İçelim Güzelleşelim Köşesi

İçelim Güzelleşelim Köşesi
hımmm

İspatlar v.1

Hastalıklı Dünya'nın isminin Hastalıklı Dünya olmasının sebebi elbette benim Hasta olmamla alakalı. 

Ama dışarıdaki dünyada öyle güzel hastalıklar var ki, es geçmeye gönlüm razı olmuyor. İçimden geldi, böyle hastalıklı derecedeki büyük rahatsızlıkları arada böyle bir paylaşalım ve dünyamızın Hastalıklı olduğunu "ispatlayalım!" 

İşte bir öğretmen/müdür/ eğitim görevlisi olduğunu düşündüğümüz bir Hasta'nın, muhtemelen 23 Nisan gibi çocuklara has bir tören organizasyonunda icra ettiği muazzam tören adım yürüyüşü. 

Askerde geçiş törenlerinde uygulanan bir yürüyüştür. Öğretene de öğrenene de eziyetten ibarettir. Yemin töreni öncesinde 8'li yürüyüş düzeninde ip gibi yürüyene kadar günlerce, defalarca tekrarlanır. Ayaklar şişer, omuzlar düşer, gösteriş uğruna yapılan bu yürüyüşün anlamını çözmeye çalışırsın küfürlü cümlelerle...

Peki biz askerdik, idare ettik ama bu abinin olayı ne?


video

Devamını Oku!

Süper Cem'le Dev Röportaj!

Hastalıklı Dünya: Naaber lan yarraam?!
Süper Cem: Sanane lan yarraaam?!
Devamını Oku!

Suffocation ve Sigara Kokulu Adana Şivesi...

Son birkaç haftadır Suffocation'ın, Suffocation'dan daha fazla sevdiğim gruplar olmasına rağmen, dünyanın en iyi grubu olduğunu düşünüyordum ve şu an bu perçinlendi.

Adanalılarla dolu bir O304 içinde mahsur kalmıştım. Otobüsün koltuklarında küllük vardı ve çevremde Adana şivesiyle, sigara kokan ağızlardan çıkan kötü espriler dönüyordu. Gözlerimi kapatmaya ve uyumaya çalıştım ama otobüsün girdiği her engebede O304, 7.2 şiddetinde sarsılıyordu ve bu sarsıntıyla otobüsün içinde olşuan toz kümeleri, en az çevremde iğrenç espriler yapmaya devam eden sigara kokulu Adana şivesi kadar rahatsızlık vericiydi.

Yanımızdan geçen herhangi bir firmanın, herhangi bir otobüsünün camından içeri baktım. Konforlu koltuklarında yayılmış, kanal değiştiren başka dünya insanlarına inat önümdeki küllüğe bakmaya devam ettim toz bulutu arasında.

Trafik vardı. Milim milim ilerliyorduk ve arabesk şarkılardan oluşan cep telefonu melodilerine yüksek sesle eşlik ediyordu sigara kokulu Adana şiveleri. Diyarbakır cezaevindeki bir siyasi suçlu gibi hissettim kendimi. Baskılara ve işkencelere göğüs geriyordum.

O304'ümüzde su yoktu. Kek - poğaça servisi yoktu. Muavin hiç yoktu.

O304'ümüzün sigara kokulu Adana şivesiyle süslenmiş tozlu ortamında ne yapacağımı bilemez halde çevreme bakınırken elim diskmane ulaştı ve Suffocation o an dünyanın en güzel grubuydu, bir nimetti. Yer yer sigara kokulu Adana şivesi tarafından bastırılsa da dünyanın en güzel grubuydu, bir nimetti.

Bunları yazdım tüm bu kaos ortamında ve gözlerimi kapattım. Sigara kokulu Adana şivesi ile birlikte Adana'ya gidiyordum...
Devamını Oku!

Hastalıklı SK Sezon Öncesi Brifingi


(İnternetten oynadığımız bir menajerlik oyunu ve ben bu şekilde orada da kendimi eğlendirecek işlere imza atıyorum. Her sezon öncesi paylaştığım brifinglerden en sonuncusunu sizlerle de paylaşayım, değişiklik olsun :)

Efendim selamlar!

Bir sezona daha merhaba diyoruz ama içimiz bu sefer kasvetli çünkü kış geldi. Kışı sevmiyoruz takım olarak. Futbolcular özellikle kış aylarından çok muzdaripler ve kışın oynadığımız maçlarda genellikle kötü sonuçlar alıyoruz. Yerlerin ıslak olduğu maçlarda futbolcular yerden kayarak müdahale etmede sıkıntı yaşıyorlar. Hepsi sanki sadrazam çocuğu olduğu için kıçlarının ıslanmasına gelemiyor pezevenkler! Neyse. Hal böyle olunca defansif zaafiyet ortaya çıkıyor ve maç başına yediğimiz gol oranı 3'ün üstüne çıkıyor.

Geçen sezondan pek bir şey beklemediğimizi, geçen sezonun başında söylemiştik. Ama takım ligin ikinci yarısından itibaren çok iyi bir performansla ilk üçe girmeyi başardı. Hatta playoff turuna bile kaldı ve son maçta zayıf rakibimiz karşısında rehavete kapılmasaydık şu an bir üst ligdeydik. Olmayınca olmuyor. Zaten adını şampiyonluğa yazdırmadan bir üst lige çıkmayı pek makul ve sevimli görmüyorum.

Geçen sezonun ortalarında takıma Çinli bir oyuncu aldık ama adını henüz bilmiyoruz. Çincemiz yok. Biz ona kendi aramızda Chan Lee olarak sesleniyoruz, o da yavaş yavaş alışıyor bu duruma. Sağolsun zorluk çıkarmadı ve takıma uyumu gayet hızlı oldu. Zaten dünya para verdik şerefsize, adam gibi oynamazsa külahları değişiriz. Çin işkencesi ne demekmiş o zaman öğrenir. Zaten her maç soyunma odasına gelirken yanımda getirdiğim meşe odunu biraz işe yarıyor sanırım. Yönetici arkadaşlarım ilk önce yadırgadılar durumu ama bu işler böyle yürüyor arkadaş. Onlar da hak vermeye başladılar yavaş yavaş. Duruma herkes alışıyor. Aslında ilk zamanlar kolpa yaptığımı, göz korkutmak için böyle meşe odunuyla gezdiğimi sanıyorlardı ama Illdefanso Nazario'ya bir meydan dayağı çekince herkes durumun ciddiyetini anladı. Neyse.

Bu sezon parola şampiyonluk elbette. Şimdi tabi ligler değişti, formatlar değişti, neler olur bilmiyoruz. Geçen seneki ligde olsam kesin tokatlardım hepsini ama durum şu ara belirsiz. Bakalım, elimizden geleni yapacağız yine. Hastalıklı SK olarak kazanmak bizim her zamanki hedefimizdir. Biz kazanmak için doğmuşuz. Zira kazanamazlarsa meşe odunu var. Şakam yok, Nazario'ya sorun.

Gençleştirilmiş kadromuzla bu sezon girdiğimiz U23 turnuvalarında da derece bekliyoruz. Şu ana kadar iyi gidiyoruz, bakalım. Dereceye girip para ödülü getirirlerse meşe odununu, kızılcık sopasına çevirip bir jest yapmayı düşünüyorum. Şampiyon da olurlarsa cetvele kadar düşer bu iş. Başarı onlardan, jest benden. Böyle başkanı bir daha nerede bulacaklar!

Bol kazançlı ve keyifli bir lig dilerim efendim. Sevgiler.

Hastalıklı SK Yönetim Kurulu Başkanı ve Kulübün Sahibi

Beşir HASTAOĞLU
Devamını Oku!

Sınav Sonuçları, Hissiyatlar, Yalan Olmuş Hayatlar...


Önceden güzeldi lan bu işler! Kanaat notuyla falan geçerdi insanlar. Geçme notu da 45 idi. Güzel zamanlardı ve o zamanlarda, gerçekten 40 ile 44 arasında aldığın notlar senin geçebilmene yeterdi. Bunun vermiş olduğu gönül rahatlığıyla girerdik sınava. Beş soru bilebilmekti amacımız ve gerisi bizi enterese etmezdi. GEÇER denilen o notu karnelerimizde gördüğümüzde göğsümüzü gererdik en kallavisinden. Umursamazdık takdir alan manyakları. Kapitalist dünyada yaşıyorduk hacı, cebine para girdiğinde takdir edilirdin bu ülkede. 

Kanaat denen güzel bir şey vardı o zamanlar okuduğumuz okullarda.

Şimdi yok amına koyim. Şimdi açık öğretim fakültesi denen ticarethanedeyiz. Yılda ortalama 500 lira eden mücevherleriz. Çil çil parlıyoruz sınav sıralarında hepimiz. Dolar işaretleri beliriyor kafamızda. Bir özel üniversiteye giden, tek suçu zengin çocuğu olmak olan garibanlar, bir de açık öğretime giden insanlara yok bu kanaat notu. Birinin babası zengin, biri zaten çalışıyor. 

msdıfas

Ne diyorduk, nerelere geldik. Aslında amaç bu değildi. Keza amaçta yok artık. Eve gelip bilgisayar başına oturma isteği duymamdaki istek, bana bunları anlattıracak istek değildi. Zaten ben bunca yıllık öğrencilik hayatımda bana kanaat notu veren tek insana tüm sınıfın içinde "orospu" diye bağırmıştım. Ayıp bir şey tabi ama gençlik işte. Coğrafyacı Nevcihan. Hala sevmiyorum seni ve umuyorum ki sen de beni sevmiyorsundur ve unutmamışsındır. Aslında tek kanaat notu veren insan değildi. İngilizce öğretmenim vardı. Canım benim. Lanetli ve boktan, yani inanma sınırlarınızı zorlayacak kadar kötü bir sınıfın yeni öğrencisiyken, ingilizceden sınıf tarihinin en iyi notunu almıştım; 70. Sınıfça bir OOOOOuğğğ çekmişlerdi. O günden sonra hep favorisi oldum o öğretmenin, hep mutlu ettik birbirimizi. O günden sonrada bir daha 70 alamadım ve o rekoru da kimse kıramadı. Tarihte adım var benim.

Ama gariptir, ingilizce öğretmenleriyle aram her zaman iyi olmuştur. Lisede de çok severdi öğretmen beni. Body Ekrem. Bir vücut vardı, bir koysa yarısı boşa gider. Bense sınıfın ve hatta okulun en minyon adamıydım. Kızlar yanaklarımı sıkardı. Her dersten önce yanıma gelir, her zaman yanında taşıdığı plastikten yapılma, lastik kas geliştirici aletini bana verirdi. Ders bitene kadar elime alır onunla çalışırdım. Derste olmazdı zaten pek. Meslek lisesi işte.. Okulu bitirdikten sonra bir gün, diplomamı almaya gittiğimde, o gün öldüğünü öğrendim. Hüzünlüydü. Elimdeki diplomamın hayatım boyunca hiçbir işime yaramayacağını ve bu hiçbir işime yaramayacak diploma için koskoca üç yılımı harcadığım kadar gerçek olan bir şey vardı ve bu da, hiç bir işime yaramayacağını bildiğim ve hiç istemediğim halde, üç yıl boyunca almaya çalıştığım diplomamı almak için çırpınırken, hayatımda tanıdığım en keyifli adamın, o diplomayı aldığım gün ölmüş olduğuydu. Gerçekten hüzünlüydü.

Neyse. Açık öğretimden bu sene 10 derse girdim ve 4 tanesini verdim. 6 tane kaldı ve bunların da 4 tanesi 43, 44, 45 ve 47 olarak direkten döndü. Kendi geliştirdiğim ve uygulamaktan KPSS sınavında bile çekinmediğim sistem bu şekilde iş gördü.

Bana kalırsa önümüzdeki sene bitiririm ben bu okulu ama malum, metayız hepimiz, ticarete konuyuz. Parasız eğitim isteğini belirten pankart açtığı için aylardır içerde tutulan öğrencilerin yaşadığı nesilde ve ülkede yaşıyoruz.

Fonda Nejat abim bağırıyor sessiz çığlıklarla; ne olacak bütün bunlar, bütün bunlar, ne olacak?...
Devamını Oku!

Açıköğretim Sınavlarında Hiç Çalışmadan Geçme Teknikleri...

Şunu anladım ki, açık öğretim sınavlarında izlediğim taktikler gerçekten işe yarıyorlar. Çocukluğumuzdan beri test sınavlarında uyguladığımız "bilmiyorsan salla" taktiğini çeşitli reformlarla işe yarar hale getirdim. Her seferinde muhteşem bir başarı sağlayamasam da genel olarak baktığımda hakkında hiçbir fikrim olmayan derslerden, hiç çalışmadan geçebilmemi sağladı bu taktikler. Kimi derslerse ucu ucuna kaçtı.


Burada açıköğretim sınavlarında hiç çalışmadan nasıl geçilir konusunu işleyeceğiz. Hani elektrik direklerine asılan el ilanları vardır ya "matematik mühendisinden dersler" diye, işte ben de "hiç çalışmadan, hatta derslerin adını sınava girince öğrenen ama buna rağmen geçen adamdan açıköğretimden geçme taktikleri" şeklinde bir kamu hizmetine adıyorum kendimi.

Öncelikli olarak yapmamız gereken ilk şey; çalışmamak! Kesinlikle çalışmıyor ve aklımızı ferah tutuyoruz. Akıl ferahlığı bu süreçte en çok ihtiyacımız olan kan olacaktır. Akıl ferahlığı bizim kurtarıcımız, can simidimiz, bir nevi hayali dostumuz olacaktır. O yüzden yaşınız gelmiş otuz küsüre, çalışsanız da almayacak kafanız zaten, hiç boş yere kendinizi zorlamayın, aklınızda tutamayacağınız bilgilerle zihninizi yormayın. Tertemiz, püri pak bir zihinle, mümkünse bir idiot kadar, bir andaval kadar boş bir zihne erişmeye çalışın sınava giderken.

İkinci adımımız sınava girdikten sonra relax kalabilmek ve heyecanlanmamak. Bunu sağlamanız çok önemli. Akıl ferahlığı kadar can alıcı ve mühim bir nokta. Zaten düşününce, heyecanlanacak bir şey yok. Çalışmadınız ve cevaplar hakkında hiçbir fikriniz yok. Bu durumda heyecanlanmanız fazlaca mantıksız olmaz mı?

Rutin TC kimlik no, kitapçık kodu, salon numarası gibi dantelleri girdikten sonra, sınav görevlileri tarafından sınava başlayabileceğiz işaretini bekleyebilirsiniz. Bu sırada akıl ferahlığınızı korumak adına burnunuzla oynayın, saçınızı tarayın veya kaleminizi açın. Kesinlikle tek yapmayacağınız şey, çaktırmadan sorulara bakmak. O sorulardan birini dahi görseniz akıl ferahlığınızı kaybedebilir, onu kafanızda çözümlemeye çalışırken zaten boş olan aklınızı tamamiyle gereksiz bir şekilde yorar ve düğümleyebilirsiniz.

Start verildiğinde ilk yapmanız gereken hangi derslerden sınava gireceğinizi anlamak ve karar vermek. Cevap kağıdından ders başlıklarına bakın ve en kolay olduğunu düşündüğünüz dersten başlayın. Soruları tek tek, yavaşça okuyun ve aklınıza yatan ilk cevabı işaretleyin. Aklınıza yatan hiçbir cevap yoksa dert etmeyin, o soruya bir işaret koyun ve kaldığınız yerden, başka bir soruyla devam edin. Önemli olan doğru cevabı bulduğunuza emin olmak değil, bunu sakın unutmayın. Önemli olan, aklınıza en yatan cevap hangisiyse onu bulmak. Boş bir zihin, dinlenmiş bir idiot kafası ve inançlı bir kalple soruları okuyun ve size en mantıklı gelen cevabı işaretleyin.

Bu şekilde mantık çerçevesinde çözebildiğiniz tüm soruları çözün. Boş bıraktığınız soruları baştan bir kez daha okuyun. Hala size bir şey ifade etmiyorsa, yine endişelenmeyin. Bizde her problem için mutlaka bir de çözüm var!

Yıllardır girdiğimiz ve bir şekilde atlattığımız sınavların bize kattığı bir çok tecrübe var elbette... Yaptığım araştırmalar ve denemeler neticesinde testlerde en iyi sallama tekniğini çözdüğümü düşünüyorum.

Testlerde sallayan arkadaşlarla yaptığım görüşmelerde ve araştırmalarda, genel olarak rastgele sallama yöntemi kullanıldığını görüyorum. Yani belirli bir standardı olmayan, gereksiz bir sistem. Özellikle alt alta aynı iki şık seçmeme gibi bir klişe söz konusu bu sistemde ama malesef, hepimizin bildiği üzere böyle bir şey söz konusu değil; iki şık ve hatta üç şık her sınavda en az bir kere alt alta gelir. Burada soru kaçırma olasılığınız çok fazladır.

Benim teorimi şöyle açıklamaya çalışacağım. Testte beş cevap seçeneğiniz var. Ve genelde sınavlarda 30 soru var ve ortalama her şıkkın çıkma sayısı 6. Yani salladığınızda tutturma oranınız 20%. Ve alt alta düşündüğünüzde her seferinde farklı bir seçeneği seçmek, içler dışlar çarpımı ve bunun gibi umrumuzda olmayan asortik formüllerle çiftleştirme sonucunda bu 20%lik oranı tamamen düşürüyor. Bunu da mantığımızı kullanarak, hiçbir matematik işlemi yapmadan da anlayabiliyoruz zaten. Neyse. 5. soruda B şıkkını seçersek tutturma oranımız 20%'dir. Tutturamama oranınız 80%. Bir alttaki soruda da cevabın B olma olasılığı 20%'dir ve farklı bir şık olma olasılığı da elbetteki 80%....

Yani, fazla kafanızı karıştırmadan, zira muhtemelen karıştı ve bir skim anlamadınız, neyse şöyle söyliyim; mantık çerçevesinde işaretlediğiniz sorulardan sonra boş kalan şıkların hepsinde aynı şıkkı seçin. Böylece zaten 20% olan tutturma oranınızı iyice düşürmeyin. Mutlaka bir tanesi bile olsa denk gelecektir. Diğer türlü, yani rastgele sallayarak hiç gelmeme ihtimali daha yüksek. 80%'lik tutmama oranına göre, 20%lik tutma oranını denemek daha akıllıca. Rastgele sallayarak hepsinin de tutma ihtimali elbette var ama tek bir şık üzerinde yoğunlaşmak genel bağlamda daha yararlı sonuçlar vermiştir. Arkadaşlarla yaptığımız çalışmalarda 30 soruluk bir testi baştan aşağı sallayarak ve baştan aşağı aynı şıkkı seçerek cevapladığımızda aldığımız sonuçlar, baştan aşağı seçtiğimiz şıkkın daha fazla doğru cevabı bulduğu oldu. Bu bağlamda, siz işinizi şansa bırakmayın, istatistikler her zaman doğruyu söyler ve genel olarak yanılmazlar.

Bu şekilde en zor derse kadar gelin. En zor derse geldiğinizde okuduğunuzu anlamayacak kadar mallaşmış durumda olacağınızdan sizden herhangi bir mantık yürüterek soru çözebilmenizi beklemiyorum. Elbette deneyebilirsiniz. Zira ben deniyorum ama çözemiyorum. Mantığın bittiği yer olarak hafızalarıma kazınmış bir "İktisada Giriş" sözkonusu. Bu en zor dersi sona bıraktırıyorum, zira buna ilk başlarsanız aklınızın ferahlığını erkenden kaybedecek ve sonraki derslerde muhtemelen sıçacaksınız. O yüzden bu laneti sona bırakıp, en azından geçebildiğinizden geçmenizi, bu şerefsiz zor dersi de bütünlemeye bırakıp, berrak zihin taktiğini bütünleme sınavında bu lanet derse uygulamanızı tavsiye ederim.

Sizi aydınlatma konusunda iktisada giriş dersinde yapmış olduğum iki farklı uygulamanın notlarını vereceğim.

Şunu öncelikle belirtmeliyim ki, iktisada giriş, benim için cehenneme giriş kadar lanetlidir. Adeta bir orspu çocuğudur iktisada giriş benim için. O yüzden adını görür görmez berrak zihnim kangrene tutulmuş bir bacak gibi kararıyor. Neyse.

Sona bırakılmış ve mantık çerçevesinde yanıtlanmış sorulardan sonra, kendi sallama taktiğimle salladığım sınav sonrasında 34 aldım. Bir sonraki sınavda beynim iyice yanmıştı ve erkenden bırakıp gitme isteğiyle hiç bir zaman uygulamayı sevmediğim "rastgele sallama" tekniğini kullandım ve o sınavdan 20 aldım. İstatistikler ve gerçekler ortada...

Sınav sırasında bir çok kere bunalacaksınız. Sıkıntılı bir süreç çünkü bu. Alakasız ve ilgisiz olduğunuz ve hayatınızın hiçbir köşesinde sizin ihtiyaçlarızı karşılayamayacak olan gereksiz bilgilerle muhatapsınız. Sıkılmamanız mümkün değil. Bu süreçlerde saçınızla başınızla oynayın, kalemi açın, su için, camdan dışarı bakın ama tüm bunları yaparken fazla dikkat çekmeyin. Kopya falan sanarlar, bunca yaptığınız emek (zihni boş tutmak, tüm soruları okuyarak mantıklı cevaplar bulmak, tek bir şık belirleyip mantığınızın herhangi bir köşesinde yer bulamadığınız soruları o şıkla cevaplamak ve en sona o lanetli dersle kalakalmak) boşa gitsin istemeyiz.

İzleyeceğiniz rota bu'dur. Uygulayıp uygulamamak size kalmış elbette ama ben ilk yılımı bu sistemle geçtim, ikinci yılımda okulu bitiremesem bile en fazla 3-4 ders kalır (10 dersten(ki o kadar bile kalmayabilir)).

Test edilmiş ve onaylanmış bu harika sistemi siz sevgili okurlarıma sunmaktan kıvanç duyarım. Boşa para ödemeyin, yeter artık!
Devamını Oku!

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.19

Olaydı Bir Yeteneğim....


Ohh bebeğim, saman kağıda yapılmış portre resmim...
Ne kadar şanssız olduğunu anlatamam sana ulan...
Bildiğin bir beceriksiz ile birliktesin, tatlım, kaymaklım, köle izauram...
Çok uğraştım, çok didindim ama beceremedim;
Cin Ali'den ötesi çıkmadı, çıkamadı...
Olaydı bir yeteneğim, natürmortlar yapardım sana...

Çubuğa sarılmış macun şekerim,
İçimden türlü türlü jestler geçiyor,
El emeğimlen, göz nurumlan büyülemek istiyorum bünyeni...
Hayal ediyor ve uğraşıyorum, kastırıyorum lan resmen!
Fotoşopla birleştirip fotoğraları, güzel bir ahenk yaratmak istedim
Olaydı bir yeteneğim, bir wallpaper yapardım sana...

Anladım ki beybi, dondurmanın en güzel yeri...
Garip danslarla dolu filmler çeken bir Hintli kadar bile olamıyorum.
Bu acı itirafı bile yaptıktan sonra ne söylesem boş aslında...
Hayalimde yarattığım görüntüler, videoda iğrenç çıktı...
Uğraştım didindim bir bağımsız romantik komedi yapayım sana istedim...
Olaydı bir yeteneğim, kısa filmler çekerdim sana...

Bilmiyorum, nasıl anlatacağım sana bu hissiyatları!
Gözlerimi kapattığımda gördüğüm sahneleri görsen şaşırırsın adeta!
Potansiyel var, biliyor ve hissediyorum Nelson Mandela'm...
O yüzdendir şu beş kilo çamurla kırk saattir uğraşmam...
Evirdim, çevirdim ama bir yerden sonra yamuluyor çamur...
Olaydı bir yeteneğim, büstünü yapardım lan senin...

Der ki Aşık Seyfi; bozdun beni pıtırcığım!
Baleyi bile düşündüm bi ara, hisset ne derece sapıttığımı...
Soneler mi yazsam, hikayeler mi döşesem, minik ve sevimli maniler mi yazsam...
Heyhat! 
Bakarsın tek kişilik tiyatro oynarım senin için Marriachi biram..
Bakarsın atmosferik bilek metal şarkıları söylerim...
Aslında hepsini denedim hoyrat güzel, hepsini denedim ama beceremiyorum..
Olaydı bir yeteneğim, şiirler yazardım sana...

Devamını Oku!

Biz Ne Zaman Öldük?


Bilmiyorum, atınız mı gözlük kullanıyor yoksa o gözlükleri siz mi takıyorsunuz gözlerinize...

Çok saf ve insani iki haykırış geldi aklıma bugün. Milleti, dini, dili, ırkı olmayan iki haykırış. Sadece insani olan şeyleri hissettiren, insan olduğunu anımsatan...

Bakışlarımızın özünde ayrımcılık var, biliyorum bunu. Baktığınız her insan, "diğer partiden", "diğer ırktan", "diğer köyden", "diğer takımı tutuyor", "diğer firmadan", "diğer mahallede oturuyor", "diğer okula gidiyor". Hep bir ayrımcılık, hep bir dışlama bilinci hakim bünyelerimizde. Özümüze yerleşmiş bu çünkü. İlkokulda, bizlere ahlak ve kutsal bilgileri öğretmesi gereken din derslerinde bile diğer dine mensup olanları kılıçtan geçirmemizin şanlı hikayeleri anlatıldı. Lise hayatımız savaş meydanında kazandığımız destanlarla, kurtuluş savaşlarıyla ve yapılan "barış" antlaşmalarında neler "kopardıklarımızla" ve ya bizi nasıl "böldükleriyle" alakalıydı. Koparmak ile bölmenin aynı şey olduğunu bize kimse anlatmadı ama. Bizim kopardığımızın başkasını böldüğünü kimse bize göstermedi..

Hep beraber ufak çocuklardık ve çocukken bile bize ilk öğrettikleri şey "uyanık" olmamızdı. Diğer çocukların önüne geçebilmemiz için uyanık olmalıydık. Hakkımızı yedirmemek için gerekirse haklarını yiyebilirdik.

Hayatlarımızın anlamı, kazandığımız misketlerdi. Ya da mahalle maçlarında attığımız gollerdi ama büyükler bizi hiçbir zaman o çocuk halimizle görmek istemedi. Hep kafamızı katliamlarla, şövenist hikayelerle, olmayan hayali varlıklarla, korkularla doldurdu. Ve çocukken göremediğimiz için her şeyi, bugün büyüdüğümüzde "önceden böyle değildi" diyoruz. Aslında böyleydi. Babalarımızın ve dedelerimizin yaşadığı dünya farklı değildi. Biz sadece teknoloji sayesinde daha fazlasını öğrenebiliyoruz. Tüm çağlar boktan ve birbirini düzmeye çalışan toplumlardan oluşuyordu. Hırsızlık her zaman vardı misal. Cinayetler bizim aklımızın ermediği tarihlerde bile işleniyordu.

Ama baktığınız zaman geçmişinize ve bize verilen eğitime, hiçbir zaman bize bunların yanlış olduğu öğretilmedi. Savaşların "özgür yaşam" için gerekli olduğu anlatıldı. Düşmanı yenmezsek esaret altında, eziyetlerle yaşardık falan... Ama çoğumuzun ecdadının can verdiği ve bir çok ailenin tamamen ortadan kalktığı savaşlar sonrasında kazanılan statü, bizlerin birey olmasını bile sağlayamadı. Dedelerimizin tırnaklarıyla savaşarak kazandığı bu topraklarda hakim rejimin çıkarlarına uymayan fikirlere sahip olmak bile suç sayılabiliyor, apar topar evinizden götürülüp, hapishanelerde yıllar geçirebiliyorsunuz. Hiç kimseye ait olmayan bu topraklarda yaşayabilmek için sayılıyor, vergi ödemek zorunda bırakılıyor ve hatta verginizi ödemezseniz o hiç kimseye ait olmayan topraklardan atılabiliyorsunuz.

Din olgusunun asıl amacı hiçbir zaman size düzgün anlatılmadı. İyi bir insan olmanın gerekliliğini bize, bizi korkutarak göstermek istediler her zaman. Ticarette kazık atarak zengin olanlardan dürüstlük hikayeleri ve dersleri dinledik.

Hep içimizde birilerine karşı nefret tohumları ekildi. Hep haklının ve güçlünün yanında olmak öğretildi bizlere. Ve tüm bunlar olurken çocuk olduğumuzu unuttuk. Misketlerden koptuk, birbirimizin hatasını kollayan kocaman adamlar olduk. Din için, ırk için adam öldürür hale geldik. Ve yarın çocuğumuz olduğunda, onun bizim gibi olmaması için hiç birşey yap-a-mayacağız.

Çok saf ve insani iki haykırış diyordum... Okuyun ve düşünün. Atlarınızın mı o gözlükler, sizin mi, bilemiyorum ama, her kiminse bi süre kenara koyun ve düşünün.Dilinizi, dininizi, ırkınızı, sizi siz yapan her şeyi unutun ve kendinizi saf bir insan halinde, üç yaşındaki saf halinizde düşünün...

Rakel Dink: "Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim"

Ece Temelkuran: "Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz?"(ilgili video yazının sonunda)
Ve bir çocuk, 8-10 yaşlarında.. Elinde taş, polis arabalarını taşlıyor. Bu çocuk nasıl bu hale geldi? Bu çocuğu kimler bu hale getirdi? Sadece sorumsuz ve "orospu çocuğu" olan onun ebeveynleri mi, onun dini mi kötü, onun dili mi kötü, yoksa ırkı mı, yaşadığı toplum mu? O çocuğu nasıl bu hale getirebildik? Ve o çocuğu bu hale getirdikten, insanlıktan çıkardıktan sonra onu nasıl suçlayabiliriz? Elimizi vicdanımızın kenarına sürtmeden o çocuğa nasıl işkence yapabiliriz? Biz ne zaman bu kadar zalim olduk?...

Devamını Oku!

Napalm Death Konseri




Efendim selamlar! Nasılsınız?!

Beni soracak olursanız, yine sormadığınıza eminim aslında ama, olsun, yine de, bi ihtimal olsun soracak olursanız, ben de iyiyim. Gazlıyım. Hala gazlıyım.

Uzun zamandır heyecanla beklediğim, her aklıma geldiğinde heyecanla elimi yumruk yaptığım konsere nihayet kavuştum. Oldukça "has" (yani böyle efsane gibi, muhteşem gibi, can gibi) geçen bir Napalm Death konseri sonrasında, burun ağrısı (gece boyunca 4 ya da 5 darbe aldım burnuma ve iki kere kanadı), boyun ağrısı (kafa sallamaktan değil, stagedive yapan lavuğun teki üstüme düştü), omuz, kalça, kaburga ağrısı (bunlar pogo yapmaktan), kol ağrısı (sanırım düşünce oldu, bi kere düştüm ama düşmemek için tutup çekerlerken de olmuş olabilir), bacak ağrısı (tekme falan yemişim sanırım) çekmekteyim ancak halimden de bi o kadar memnunum. Hani "bir daha olsun, bir daha yaparım!" kafası vardır ya, işte o kafanın tam dik alasını yaşıyorum şu an yaşadığım bunca ağrıya sızıya rağmen. Ağrıyan her hücrem, elimi attığımda bedenimin kasılmasına neden olan her acı, dün akşam ne kadar çok eğlendiğimi hatırlatıyor bana! İşte "dayanılmaz haz" dedikleri bu değilse, hiç birşey değildir.

Hiçbir zaman müzik hakkında özgürce yazamadım. Yani beceremedim içimden geçenleri tam olarak aksettirmeyi. Müzik, konserler, albümler falan, hep çok mühim konular oldu hayatımda. Hep benim için özel ve seçenek yapılması gerektiğinde "seçilen" olmuştur bunlar. Bu yüzden, hayatında büyük yeri olan mevzular söz konusuyken nutku tutulur ya insanın, ben bu konuda tamamen tutuğum. Bu nedenle öyle bir konser kritiği falan beklemeyin. Ne çaldıklarını bile hatırlamıyorum. Tek bir parçayı bile dinleyemedim hatta. Bir insan duvarından, başka bir insan duvarına fırlattım kendimi. O agresif, o hayvani, o insanın içindeki canavarın dışavurum nedeni olan gaddar müzikle kendimi av peşinde koşan bir leoparın, avını yakalamak için vurdumduymaz koşuşunda hissettiği gibi koyverdim, benim gibi hayvanlaşmış diğer "aynı kafadan" insanlara kafa göz girerken.

Tam hatırlamıyorum ama sanırım 1,5 saat civarı kaldılar sahnede. Onlar da bizim gibi kilolarca ter kaybetti muhtemelen.

Alt gruplar olan Self Torture ve UÇK Grind'da gayet iyiydi. Güzel ve gazlı bir akşam oldu. Tadından yenmez oldu. Bu geceyi bizlere yaşatan "yayında ve yapımda emeği olan", orada bizimle "eğlenmesini bilerek" omuz omuza çarpışan insanlara sonsuz taşşaklı teşekkürler!

Tanju CAN! Bolt Thrower getir bize şöyle dünya gözüyle!... :)

Bir daha olsun, bir daha yaparım!

Devamını Oku!
 

Bu Hafta Bunları Dinledik!

Bu gadget'ta bir hata oluştu

National Geographic POD

Hastalıklı Dünya için tasalayan Simran