Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Saçmalarım


- Abi şu adam çok kıl, yüzünü bile görmek istemiyorum...
* Tüy dökücü kullan abi?

:s

---- o ---- o -----

- Süper gömlek; 5 YTL!
* Abi kurşunsuzu var mı?

(Yıllardır en sevdiğim iğrenç esprimdir, hala gülüyorum amk :D)

---- o ---- o -----

- aaa oğlum sen mi geldin?
* Tüpçüüğğğ?

---- o ---- o -----

- where are you from?
* i am from toptaşı!
- toptasi?
* yaa toptaşı! yürü len!
(amcaoğlunun hikayesi dsaofnsd)

Bu gün güzel bir insana mesaj yazarken aklıma geldi, orada da bahsettim. Burada da bahsedeyim. Armudun iyisini ayılar yer diyorlar ya? Armut yiyen bi ayı gören var mı aranızda? Bence bizi yemişler yıllar yılı. Ben hiç rastlamadım. Balık falan yer bunlar, bal yerler.. Zorda kalırlar insanları yerler belki :s Ama armut hiç görmedim. Ben mi cahilim, yoksa başka var mı benim gibi yada armut yiyen ayı gören var mı? Armudun iyisi olduğunu tescillemiş mi? Garanti mi yani? Yada neden balığın iyisini ayılar yer dememişler. Bunca yıldır belgesellerde bu koca götlü hayvanları ya ağaca yaslanıp kaşınırken ya da derede balık tutarken görüyoruz. Neden balık değilde armut? Bence bizi s.kmişler bunca yıldır, bi köşeden, salladıkları yalana tüm dünyanın inanmasını, hatta üstüne ata sözleri çıkartmasını izleyip, katıla katıla gülüyorlardır bu yalanı çıkartanlar.. Ayılar armut falan yemez bence. Ben görmedim, inanmam görmediğim şeye.. O aslında bi benzetme demesin kimse bana, kızarım. İnsanda biraz gurur olur, söylediğinin arkasında durur. İspatla dediğin zaman; ben onu benzetme için yapmıştım falan demez. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz hem. -Bunu ispatlayabilirim bak, bunu diyene helal olsun mesela- O armudu yiyen bir ayı gören adam çıksın, medya önünde herşeyi açıklasın. Şerefsiz göt.

Neyse. Daha yazardım, aklımda çok şey vardı belkide, yani yoktu ama olabilirdi. Olmasın bu saatten sonra. Sinirlendim.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 0 Comments

Turkcell "Süper" Lig

Can sıkan mevzulara biraz daha parmak sokalım değil mi canımın için güzeller güzeli blog okuyucuları...

Şimdi yıllardır takip ettiğimiz, her maçta ayrı heyecanlandığımız, öncesinden skor tahminleri yapıp, sonuçlar için iddialara girdiğimiz Türkiye Ligi, artık monoton bir lig olma yolunda ilerliyor. Bilmiyorum, sadece benim için mi böyle ama, yıllardır tek maçını kaçırmadığım Fenerbahçe'min maçlarını bile izleyesim gelmiyor. Bu Fenerbahçe'min kötü oyunundan değil, bu Fenerbahçe'm karşısında oynanan oyunlardan dolayı böyle. Türkiye Ligi, Turkcell "Süper" Ligi olduktan sonra ve ortaya "iddaa" karıştıktan sonra, bu memleketin futbolu artık size de pek sikko gelmeye başlamadı mı? Artık kulüpler futbolu güzelleştirmekten çok uzaklar. 8 kişilik defanslarla, golsüz yada çok az gollü biten maçlar izlemekten bıkmadık mı?

Kulüpler sahaya 1 puan için çıkamaz, ben bunu anlamlandıramam kendi kafamda. Fenerbahçe'nin yada Galatasaray'ın karşısında açık oynarsan 5 yersin diye bir şey yok futbol literatüründe. Eğer adam gibi topunu oynarsan Fenerbahçe'ye de, Galatasaray'a da 5 atabilirsin. Bunun örnekleri mevcut, Bursa Galatasaray'a, Vestel Manisa Fener'e daha geçtiğimiz senelerde 5'er tane sallamışlardı. Oynamak isteyen oynuyor yani.

Baktığımız zaman lige genel anlamda, muazzam bir gol sıkıntısı var maçlarda. Ve genelde berabere biten sonuçlar... Komplo teorisi kurarsak; iddaanın beraberlik maçlarına iyi para verdiğini de göz önüne alırsak, pek garip bir komplo teorisi olmaz bence. Kulüpler artık kesin olarak bu işlerin içindeler ve bu futbolumuzu inanılmaz derecede olumsuz etkiliyor.

Federasyona gelecek olursak, tamamen rezalet. Ne yasa var, ne yaptırım var. Birbirinden tutarsız kararlarla, biz taraftarları futboldan iyice soğutuyorlar.

Avrupa futboluna baktığımız zaman hızlı oyun görüyoruz. Takımlar her zaman kazanmak için oynuyorlar çünkü. Ligin en dibinde ki takım bile lider takıma kafa tutabiliyor, yenilse bile oyunuyla ezilmiyor. Bu maçları izlerken tüylerim diken diken oluyor, sonra kim s.ker turkcell "süper" ligini diyorum. Bitsin bu işkence bence. Artık kirli bir futbol ligimiz var. 16-17 dakika uzayan maçlarla belirlenen şampiyonluklarımız var, hiç bitmeyen teşvik primi iddialarımız var, her hafta eleştirilen bir hakemler grubumuz var, var oğlu var. 3 büyükler dışında futbolu güzelleştirmek adına bir şeyler yapan kulübümüz yok. Anadolu takımlarının kendi aralarında yaptıkları maçlarda ne gibi anlaşmalar dönüyor, bunu Allah bilir.. Ama ben ve diğer futbolsever %90, bu ligin kirli bir lig olduğuna inanıyoruz. Adında süper var, ama oynanan futbol rezalet denebilecek kadar kötü.

Umarım düzelir diyeceğim ama düzeleceğinden umudum yok.

Bu konuya girdim ve çok beğendiğim bir yazar abim var antu.com'dan.. Mehmet Doğan... Objektif ve zeka dolu yazılarıyla her zaman beğenimi toplamıştır. Bu hafta yazdığı yazı da, bu konuyla ilgili, bunu da paylaşmak isterim...

REKİRLAM

Mesleğim değil bilmiyorum. Ne yalan söyleyeyim hiç de merak etmedim reklâmların nasıl tasarladığını ve hayata geçirildiğini…

Ama tahmin edebiliyorum.

Herhalde reklâm vermek isteyen şirket bir reklâm ajansı ile anlaşıyor. Reklâm Ajansındaki kişiler önce alternatifli senaryolar hazırlıyor, bir odada kendi aralarında tartışıp, çalıştıktan sonra müşteriye sunum yapıyorlar ve Şirkette bu sunumu kabul ediyor, akabinde de reklâm televizyonlarda oynama başlıyor.

Herhalde böyle oluyordur, dedim ya bilmiyorum.

Şirketin hedefinin, reklâmını yapmak istediği ürünün, belirli özelliklerini ön plana çıkartmak olduğunu tahmin ediyorum. Örnek vermek gerekirse deterjanın üreten bir Şirket ürettiği deterjanın reklâmı yapılıyorsa, muhtemelen reklâmda o deterjanın bütün çamaşırları ak pak yaptığını anlatacaktır. En azından biz bugüne kadar ekranlarda bunu gördük.

Bugüne kadar "Kapsama alanı en yüksek deterjan bizim deterjanımızdır" diye bir reklâm gördüğümü hatırlamıyorum.

Seyretmişsinizdir, son günlerde "İyi ki varsın Turkcell Super Lig" diye bir reklâm oynuyor televizyonlarda, seyretmediyseniz aşağıda verdiğim linkten seyredebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=oalVYTMWBR8

Reklâmda, belirli olaylar peşi sıra gösterilip, ardından "Gol" sevinci ahali ile paylaşılıyor… Olaylardaki sevinç golle eş tutuluyor…

Olaylara bir göz atalım.

Birincisi olay nikâh salonun da geçiyor. Salonda bekleyen misafirler merakla kim kimin ayağına basacak merakıyla yanıp tutuşmakta. Sonuçta gelin hanım damadın ayağına basıyor ve gelin tarafı, "Gooool" diye bağırıyor. Damat tarafı gol yemiş kadar üzgün…

"Nikâhta gelin ve damadın birbirlerinin ayaklarına basmaları bir adettir, ama iki tarafın birbirine attıkları gol değildir artı evlilikte benim sözüm geçer mantığı da doğru değildir, sağlıklı bir evlilik için çiftlerin karşılıklı olarak birbirlerine saygı göstermeleri gerekir."

İkinci olay park yerinde geçiyor, arabalarına park yeri arayan iki genç otoparkta buldukları bir yere tam park edecekken, bir başka araba gayet saygısızca hızla önlerine geçerek, park ediyor. Park eden arabadakiler "Goooool" diye bağırıyorlar. Olay devam etmiyor. Gerçek hayatta bu olay olsa, muhtemelen bu saygısızlığı yapan kişi ya dayak yer, ya da muhtemelen "ayıp değil mi yaptığınız" diye serzenişte bulunan diğer arabanın şoförünü döver. Reklâmda yapılan saygısızlık gol diye adlandırılıyor.

Üçüncü olay vapur iskelesinde, elinde paketler olan topuklu ayakkabı giymiş bir kadın, iskeleden ayrılmış neredeyse iskeleyle arasında 1.5-2 metre olan vapura atlıyor. Kadın atlamayı başarınca, vapurdakiler Gooool diye bağırıyor. Medeni ülkelerde vapur ayrıldıktan sonra vapura değil atlamak, o alana bile giremezsiniz. Geçiniz bu durumu bugüne kadar acaba İstanbul`da kaç kişinin vapura atlamak isterken suya düşüp ölüm tehlikesi atlattığından acaba reklâmı hazırlayanların haberi var mı?

Dördüncü olay sokakta geçiyor. Sokakta top oynayan çocuklardan biri topa sağlam şekilde vurup bir evin camını çerçevesini indiriyor. Camcı dükkânında çalışan elemanlar "Goooool" diye seviniyorlar. Garipsiyor ve soruyorum…

Acaba bir onkoloji doktoru hastasının kanser olduğunu öğrenince aynı mantıkla

Goooooool diye bağırmalı mı?

Bilemedim.

Reklâmda bütün kirlilikler ve yanlışlar gol diye tanıtılıyor…
Gol futbolun baş kahramanı…

Biz futbol kirli deyince inanmıyorlar,

Sundukları ürünün en önemli özelliği kirliliği olsa gerek
Kirliliğin reklâmını yapıyorlar…

Temiz Kalın

Mehmet Doğan

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Cafer ve Onun Kanlı Düşleri...

Kanlı bir hikayenin başlangıcıydı belkide o oyun parkında gördüğü kızın pembe donu... Yıllardır bu parka gelir, etrafı seyreder ve kendine yeni kurbanlar arardı Cafer... Cafer'in kara gözlerinin içinde nefret vardı, ama çevresindeki insanlar onu çok severlerdi. Her fırsatta ona hediyeler alır, onu mutlu etmeye çalışırlardı. Oysa bunların hiç biri onu mutlu edemezdi. Onun aradığı başka birşeydi. Her zaman düşlediği birçok kötü emelleri vardı Cafer'in..

Oyun parkı onun içindeki hayvansı duygulara şekil verebilen kanlı bir kafesti sanki. Orada dolaşan, kumlarla oynayan, salıncaklarda sallanan küçük çocuklara baktıkça içindeki nefrete şekil veriyor, onların kanlı bedenlerini canlandırıyordu gözünde..

Onları nasıl katledeceğini düşünüyordu her an. önce misket oynayan çocukların misketlerini ellerinden alıp, sonrada tekme tokat giriştiğini canlandırdı gözünde. Tüyleri zevkten diken diken olmuştu çocukların ağlamalarını, yalvarmalarını hayal ettikçe.


Onun çizeceği yol bu olmalıydı. Kararını vermişti. Her gün kafasında yeni bir işkence canlandırıyor ve bunları biriktiriyordu beyninin karanlık hücrelerinde. Derken arkadan biri seslendi ona çocuk parkında.. Döndü baktı, annesiydi. Eve gitme zamanı geldi deyip kucağına aldı Cafer'i.. "birgün görüşeceğiz sürüngenler" diye geçirdi içinden.. Ama önce büyümesi gerekiyordu...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Kadın ve Erkeğin Yeniden Yazılan Ahlak Kuralları!

Geçen gün Uykusuz dergisini okurken bir yazı gördüm arada. Her zaman bunu ve bunun gibi şeyleri bende düşünmüşümdür ve anlam verememişimdir. Hem bu fikri irdeleyelim hemde yeni fikirleri düşünelim, tartışalım elden geldiğince. Ana konu kadın ve erkek arasında yıllardır süren, sanki gizli bir anlaşmaymış gibi, bunu ahlak ve görgü kurallarıyla bütünleştiren, "olgun ve centilmen erkeğin yapması gereken altın kurallar" gibi bir tabu oluşturmuş bazı hal ve hareketler bütünü...

Öncelikle Uykusuz'da okuduğum bölüme gelelim.

* Hep derler ya, evde, işte, orada burada, neyse. Halk arasında şöyle bir inanç vardır; tuvalette bulunan klozet kapaklarını genelde erkekler işeyecekken kaldırır, iş bittikten sonra kapatır. Neden? Bence çok saçma? Nedir yani bunu ahlak kuralı yapmanıza iten şey? Ben anlayamıyorum. Biz işerken -en azından ben- klozetin oturduğumuz bölümünde ki kapağı zaten kaldırıyoruz, da işedikten sonra indirmesek ne olur yani? Siz oturacakken indirseniz elinize mi yapışır? Hem neden bu size göre uyarlanmış? Şöyle olsa mesela? Bayanlar tuvalete girdiklerinde klozet kapağını indirir, işini yaptıktan sonra kendinden sonra bir erkeğin gelebileceğini düşünür, kapağı kaldırır ve çıkar. Neden böyle olmuyorda tersi oluyor? Bunu yapmayan kadınlara zerre kadar kızmıyorum, bir kapağı kaldırıp işemek benim için ölüm değil ancak, sizin bir kapağı indirmeniz neden bu kadar büyük bir ahlak takıntısı haline getiriliyor, bunu anlayamıyorum, yıllardır düşünüyorum, işte bu hafta Uykusuz'da görünce patlayasım geldi mk! Neden biz lan neden yani nedir?!

* Bayanların kilosu sorulmazmış! Bak sen şu işe?! Neden olduğunu söyliyim sevgili hayran kitlem, nur toplarım, pembe pancurlu evlerde mini mini bir düzine çocukla yaşayacası insanlar! Bayanlara kilosu sorulmaz derler çünkü onlar genelde feminist birer şişkodurlar. Bunu söylerseniz de; hayııığğr, sadece kemiklerim iri, derler! Düpedüz kompleksli hatunların kendince uydurduğu bir takıntı daha. Bir bayana kilosunu soran erkek terbiyesizlik etmiş sayılırmış, geçiniz efendim. Taş gibi, cillop gibi, hani böyle izlemeye doyamayacağınız ideallikle bir hatunsa kilosundan memnunsa bunu her yerde açık açık söyler. Hatta şöyle bile olur; "merhabağ ben aysu, 51 kiloyum"... Evet abi, taş gibi olanlar hiç çekinmez, sorun etmez ama nerede feminist bi şişko karı var, direk bayanların kilosu sorulmaz der. Sorarım mk. Siz şişkosunuz, bunu ispatlamak için gerekirse odunda olurum!

* Şimdi en büyük tespitte!!! Bütün kadınlar odundur! Evet! Şaşırmayın hiç, kızmayın, üzülmeyin! Baktığımız zaman şu yeryüzüne centilmenlik diye bir olgu var. Peki centılgörl neden yok? Çünkü umutsuzsunuz kusura bakmayın... Bir erkeğe "ay çok centilmen" dendiğine hepimiz rastlamışızdır. Çünkü kibarlığı hep erkeklerden bekliyorsunuz. Sizin kibarlık anlayışınız sadece ağır ağır oturup, güzel konuşarak, güzel güzel gülmekten ibaret ehi ehi diye. Kaç kere otobüste bir amcaya yer verdiniz? Hadi hadi açık olun kaç kere? Kaç kere bir kapıdan girerken, aynı anda bir erkekte giriyorsa, tam kapıda sıkışmışsanız, yolu veren siz oldunuz? Ya otobüse binerken? Taksi çevirdiğinizde? Hadi ama cevap bekliyorum?! Erkekler verdi değil mi yolu? Evet işte, bu erkeklerin kibarlığını sizinse odunluğunuzu gösteriyor. O narin vücutlarınızın altında ki feminen duygularınızdır sizi dışarıya karşı kibar gösteren! Ama ben biliyorum ki; içinizde kibarlıktan eser yok, sadece yapınız bu sizin... Artık saklanamazsınız... 65

* Bayanların yaşı sorulmaz var birde... Neden sorulmasın? Teyze olmaktan korkmayın bu kadar, hepinizin sonu o. Şimdi Ajda Pekkan gibi estetikle yaşayan bir insana sorsanız gururla söyler yaşını bence. Cillop gibi görünüyor makyajı falanda yaptığı zaman. Süper babaanne mode : ON direk. Geçtiğimiz yıl bir klibini görmüştüm, oynuyor, zıplıyor falan. Mantık olarak o kadına yaşını sorsak, 70 demekten çekinmemeli, utanmamalı. Mantığı; bakın 70 yaşındayım ama ne kadar sağlıklıyım, kendime baktım ve hala güzelim! olmalı... Bununla gurur duymalı. Ama 70 yaşında ki insan, yaşını söylemiyorsa, hatta ve hatta, yaşını ufaltarak söylüyorsa ben bu işten tırsarım, çok tırsarım. Bunun anlamı nedir biliyor musunuz pek sevgili sayısal loto tutturası okurum; bunun anlamı "70 yaşında da olsam, azgın, genç erkek delisi, içi içine sığmayan bir insanım, bunca makyajı, bunca operasyonu, bunca gençleşmeyi sırf abazalığımdan yaptım, doymak bilmeyen bünyem yüzünden yaptım"dır... İşte bir gerçek daha belgelendi sayemde sevgili masasından kuş sütü eksik olmayasıca okur; kadınlar yaşlarının sorulmasına, bu sapık fantazileri yüzünden bozuluyorlar. İçlerinde ki sapık ortaya çıkıyor, içlerinde ki sübyancı, genç ve parlak erkekçi ortaya çıkıyor ve bu yüzden bize kızıyorlar. Yaşlarını sorduğumuzda içlerinde ki o sapık dışarı çıkıyor ve yüzümüze çemkiriyor "bir bağyanın yaşı sorulmaz, yuh adi kaba, sapık pis adam!" diyerekten. Ama artık gerçekleri biliyorsunuz, korkmayın, yaşlarını sorun ve gerçekten niyetlerini anlayın kadınların...

* Böyle buyurdu Zerdüşt!

* Niçe kitabı okumaktayım son zamanlarda, kadınlar hakkında yazdıklarında şöyle birşey var. Zerdüşt bir gün yolda yürürken, çok yaşlı bir kadınla karşılaşır. Kadın, Zerdüşt'e "Biz kadınlara dahi çok şeyler söyledi Zerdüşt, ama kadınlar üzerine hiç bir şey söylemedi bize" der. Zerdüşt ise;
"kadınlar üstüne ancak erkeklerle konuşulur" der, koyar postayı eheh. Sonra kadının ısrarına dayanamaz bir güzel döktürür. En sonunda konuşması bitince yaşlı kadın Zerdüşt'e teşekkür olarak, "sana küçük bir gerçek sunayım" der. Zerdüşt kadından ister küçük gerçeğini, ve kadın şöyle der; "Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!" 65

* Neyse, işler güçler, tıkandı bu bünye, V.2 yapmanın yolunu açık bırakıyorum...

Saygılarımla efedim.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Nefret Style V.1


* Otobüste orta kapıda dikilip, arkası bomboş olduğu halde ilerlemeyen zihniyet. Her seferinde geçerken ya ayaklarına basarım, yada kıçlarına sürterim çükümü. Onu bilin, buna göre davranın ey blog okuyucuları! Bir gün size de sürttürebilirim!

* Yere çöp atan zihniyet. Bunu yüzlerce kez daha söyleyebilirim eminim ki, bu tür insanların sıfatını sikeyim.

* Bakkaldan ekmek alırken, hepsini böyle elleyen, sıkan, okşayan, utanmasa ucundan koparıp tadına bakacak kadar itoğlu it olan zihniyet. Elleme kardeşim ekmeği! Senin ruhuna dokunmuş, o pis ellerinin değdiği ekmeği yemek zorunda mıyım ben? İlla sosyete olup, poşette ki ekmeklerden mi alalım! Arkamızdan küfredersin ama değil mi? it oğlu it.

* Belediye otobüsü şöförlerinin 70% lik kısmına uyuzum arkadaş. Bu kadar suratsız insanlar daha gelemez yer yüzüne. Hayır, onları da anlıyorum, akşama kadar eşi bulunmaz Türk milleti ile uğraşmak zorunda kalıyorlar. Biliyorum ne kadar sıkıldıklarını, ki ben şöför olsam günde 3 posta adam döverdim / dayak yerdim. Ama gözünüzü seveyim, biraz daha güler yüz yahu! Belediye otobüs şöförlerini halka ve topluma kazandırma çabası içersindeyim! Her sabah selam veriyorum ben bu insanlara, günaydın diyorum. Cevap vermiyorlar, ama umutluyum.

* Ottur, günahı yoktur diyen zihniyet. Ramazan geldi malum, göstermelik müslümanlıklar tavanda şu ara. Ya tam yapın, ya hiç yapmayın felsefemden hiç bahsetmeyeceğim ama, bu ramazan olduğu için içemeyip, kafası güzel olamayan güzel mümin kardeşlerim, iftardan sonra toplanarak otlanıyorlar. Neymiş? Ottur, günahı yoktur. A benim yaşadığı, tek laf edildiğinde aslan kesildiği, nüfus cüzdanına yazdırdığı dinini bilmeyen güzel memleketim insanları! Keyif yapan ve beyni uyuşturan her madde günahtır size, sadece alkolle kıyaslamayın bunu! İnandığınız şeyleri bari bilin yahu!

* Çalım yapan zihniyet. :s. Evet abi ne var yani? Yapmayın sizde şu çalımı! Takım oyunu oynasak herkesi yeneriz inan bana. Bak Fenerime, ne koydu ama nasyonel nasyonel İnter'e?! Takım oyunu güzeldir, çalımı bırak pas ver, sikertirim!

* Bağlanmayan internet. Aman yarebbi, ne kadar sıkıntılı bir durumdur böyle. Refresh yapmaktan ellerin kangren olacaktır neredeyse ama o göt mavi bölüm dolmaz bir türlü. Modemini kırasın gelir. Kıyamazsında, ya gelirse diye. Bağlanmayan internet insanı katil edebilir, hüzünlendirip ağlatabilir. Karnına karnına seri yumruklar saydırabilir. Herşeyi yapabilir, öyle bi şerefsizdir o.

* Bakkala her giren hatunu şöyle bir süzen, çıkarken de götüne bakan bakkalımızın zihniyeti. Bunlarda hacıdır yanlış anlaşılmasın. Kız arkadaşımı o bakkala sokmuyordum götüne bakacak diye. Şerefsiz. Sinirlendim bak.

* Aldığım kitabı sonradan sevmemem. Beğenmemem. Nefret ediyorum bu huyumdan. O kadar da inceliyorum böyle salak bir yanım olduğunu bildiğim için. Ön sözünü okuyorum, sonunu okuyorum, aradan bölümler okuyorum. Yok amısına koyim, illa o kötü kitap beni bulacak. Kötü kitaplara karşı bir çekiciliğim var. Seviyorlar beni, kütüphanemin en sikko yerinde yerlerini almak istiyorlar. Kıramıyorum. Hepsini alıyorum onların bilinçsizce. Yarısına kadar gözümü kırpmadan, dişlerimi sıkarak, başarma umuduyla, buram buram gerilerek okuyorum. Sonra ani bir patlama ile "ya amısına korum böyle şansın, böyle kaderin, böyle seçmeyi bilemeyen adi şemsipaşa pasajında sesi büzüşesevcisbeva'lik olmaz yahu" diyerekten, kendime kızaraktan, sonra üzülüp gönlümü alaraktan, kütüphanemin en sikko köşesinde ona ayrılan yere bırakıyorum onu. Bir bakire olarak ölüyor kitap. El değmemiş, taptaze, azcık oynanmış sadece, ön sevişmeyi geçememiş. Mutlu o, rahibe teresa amk!

* Yeter.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Hücre

Öncesinde havada uçan bir hücre tanesiydi bir polen gibi, bir toz gibi.. Uzunca uçtu ve bir yerde kesilen rüzgarla bir otun üstüne kondu.. Zamanla otla bütünleşip bir vücut oldular. Güneş açtığında dikildiler, gece olunca büzüştüler. Rüzgarla dans ettiler bir o yana bir bu yana.. İnsanlar geçti üzerlerinden.. inekler geçti.. Koca memelerini sallayarak her geçişlerinde "acaba sıra bizde mi? diye geçirdiler içlerinden. Elbet bir gün sıra onlara da gelecekti.


Rüzgarlı bir günde koca memeli bir inek durmuştu tepelerinde. Haşır huşur seslerle ve löpür löpür bıraktığı gübrelerle yankılanıyordu. Ya bir bok sağnağı altında yada bir ineğin geviş getirdiği o pis ağzı içinde son bulacaktı yaşamı. Gözlerini kapayıp sonlarını bekliyorlardı... Birden hımmmfff diye ineğin burnundan soluğunu hissetti ensesinde.. Derken ineğin o yapışkan ve iğrenç kokulu ağzında buldu kendini. Bir o yana bir bu yana geviş modelinde geçti bir beş dakika.. Gırtlaktan aşağıya inerken bir boşluğa düştü sanki. Etraf çok karanlık ve pis kokuluydu. Şimdi ki gidişhatı tahmin edebiliyordu. Asitler tarafından saldırıya uğrayacak ve yararlı besinler olarak süt deposuna yada yararsız besinler olarak bok deposuna gidecekti. Ya bir gübre olacaktı yada süt! Ne de boktan bir hayattı bu böyle? Kaderinde bir bok olmak vardı, ne ilginç. Oysaki gözle görünemeyecek kadar ufak bir hücrecikti.

Yine gözlerini kapattı akımın onu götüreceği yere gitmeyi bekledi. Her şey durduğunda beyaz bir et parçası içindeydi. Etraf bok kokmadığına göre sanırım süt haznesindeydi. Burayı gözünde daha farklı canlandırmıştı. İçi süt dolu bir torba gibi gelmişti ona ama bezelerle dolu bir yerdi burası. İlginç diye düşündü, ve nefes alacak yer bulmasına dua etti.

Uzun uzun bir serüvendi başından geçenler. Ne güzel bir çiçek üstünde yaşamını sürdürüyordu. Bu koca kafalı inek bozmuştu her şeyi. Derken bir çekim gücü hissetti aşağıdan doğru. Sağılıyordu!! Tüm macera bu kadar sanmıştı ama bitmedi bir türlü bu işkence. Sıkıca tutundu ama başaramadı, indi aşağılara doğru ne olacağını bilmediği bir sona doğru. Derken "fırck" efektiyle birlikte fırladı bir delikten. Işıktan gözleri kamaşmıştı. Bir kova içinde buldu kendini, güneşi gördü yukarıda.. Ne kadar da özlemişti. Kafasını kaldırıp onu yutan ineğin götünü gördü. Bastı kalayı o koca göte bakarak. Hareket hissetti bir anda. Sanırım kovayı taşıyorlardı. Bir müddet gittikten sonra tekrar yere kondu. Küfrederek sağa sola gidip gelmeye başladı. Çok sıkılmıştı ve terler boşanıyordu artık her tarafından. Sıcak bastı soyunmak istedi ama zaten çıplaktı. Sıcak dayanılmaz boyutlardeyken ancak anladı kaynatıldığını! Ananıskim ulan diye hömkürdü. Bu kadar da olmazdı yahu!

Izdırap bitmek bilemedi, yarım saat belki bir saat.. Sonrasında iyice derileri büzülmüş, şişmiş, toplanmış bir hücreydi. Tüm yakışıklılığı kaybolmuştu. Bir başka kaba ve bir başka kaba daha boşaltıldı..

Artık vazgeçmişti, düşünemiyordu zaten. Bir başka kaba daha konulduğunda tinerci çocuklar gibi boş bakıyordu etrafa. Şeffaf bir cam, üzerinde çizgiler, şekiller olan bir cam.. Yine sömürüldü, yine yutuldu.. Yine asitler tarafından saldırıya uğradı, yine ayrıştırıldı. Sıvı olarak bi haznede kaldı. Bir anafor eşliğinde aşağı doğru sürüklendi. Bir fırcklamadan sonra yumuşak bir yere düştü. Bok kokuları ve ıslaklık... Bir bebek tarafından işenmişti. Atın ulan beni çöpe, hatta yakında kurtulayım ulan, diye hömkürdü, haykırdı.. Ofgh.

O sinirle bebeğin kıçına bir tekme savurdu geçirdiği evrimsel sürece küfrederek.


Yıllar sonra kıçında ki doğum izini kaşıyan Darwin evrimin ne kadar ilginç olduğunu düşünüyordu…

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Çağın Vebası.


Ufakkenlik zamanlarım geldi aklıma ya. İlginç düşünceler, ilginç eylemlerle geçmiş beyinsizlik çağı. Bence bütün çocuklar salaktır ehah. Derler ya; ayh çok zeki bu çocuk falan. Kesinlikle inanmam. Bütün çocuklar beyinsizlik örneğidir.

Misal ben. Çok beyinsiz bir çocukluk geçirmişim bence. Aklıma geliyor bazı mevzular..


Misal televizyon izlerken, izlediğim insanların gerçekten kendi hayatlarını yaşadıklarını ve evlerine yerleştirilmiş gizli kameralarla onları izlediğimizi düşünüdürdüm. Hatta onların da bizi izlediklerini düşünürdüm. Evde gizli kameraları arardım hergün hergün.. Yaptığım aptalca yada utanılacak birşeyden sonra utanırdım. Rezil olduk millete diye düşünürdüm. Hatta bazen kameralara oynardım, sevimli çocuk, mükemmel insan gibi. ewq

Ufakken maç izlerken uğurlarım vardı ki, mallık ötesi. Elime boş bir pet şişe alıp rakip her atağa kalktığında onu eğip bükerek ses çıkartarak konsantrasyonlarını bozardım hesapta. Biz atağa kalkarken ellerimi açardım garip bişeyler yapardım.

Trt'nin kapalıyken ekranda duran garip bir görüntüsü vardı bilirsin. (bilir misin?) Onu izlerdim başka bi kanal olmadığı için. dııııt diye çıkan sesine rağmen ona bakardım "ne zaman açılacak" umuduyla.

Meraktan evde babamın içmiş olduğu sigara izmaritlerini içerdim. Sonra da anlaşılmasın diye 300 kere falan dişlerimi fırçalardım, odayı 4 saat falan havalandırırdım.

Birilerinin uydurmuş olduğu bi hikaye vardı. Çok tırsardık çocukken o hikayeden. sakallı çocuk diye bir efsane vardı bizim çocukluğumuzda. Yerin altından bir anda çıkarmış ve bıçakla delik deşik edermiş adamı. Ödüm bokuma karışırdı karşıma çıkacak diye. o kadar tırsardım ki; akşam bakkala gitmem gerekirse yanımda ekmek bıçağıyla giderdim bakkala falan. Aklıma geldi bak yine içim ürperdi. Çocukluğumu siken atan efsanevi canavar.. Sakallı çocuk.. Vay hanuna..

5 tane civarı futbol topu ve nasıl becerdiysem futbol ayakkabılarımı (krampon :d) kaybetmiştim.

Babam bana top alırken asla sarı lacivert olanından aldırmazdım. Sarı lacivert Fenerbahçe'nin rengiydi çünkü. Holiganlık derecesinde bir Fenerli olsamda almazdım sarı lacivert top. Onu tekmeleyemezdim çünkü. Kıyamazdım. Hep siyah beyaz top aldım ve kaybettim.

Bi keresinde kuzenim gelmişti. Onlar uzakta oturuyorlardı. Bizim mahalle çok çocuksu insanlarla doluydu. Ben bile küçükken, en büyüğü bendim yani. Küfür falan bilmezdim. Bigün bu geldi, bi yerlerden "nah" işaretini öğrenmiş. Baş parmağını işaret ve orta parmağının arasına geçirerek o müthiş hareketi gösterdi bana.. Önümüze gelene nah yaptık gün boyunca. Annaneme gidiyoduk, bi kapıyı çaldık. Bi kız açtı. Nah yaptık kıza. Kız annesine bağırdı "anneaa burada iki tane "lan" var bana nah yapıyoooğ" biz kaçmıştık tabi. Lan ne demek lan?!

Bigün bizim mahalleyi kazıyolardı. Elektrik midir su mudur bişi döşücekler işte yine.. Kocamaaan çukurlar var her yanda. Biz de oralarda oynuyoruz tabi. Kaset-teyp bantlarını aldık, türlü alet hedevatla bomba yapmaya çalıştık. Gece yatarken dışarıdan bi ses ve ışık geldi. aha bomba patladı diye kendimizi kandırdık sonra...

Yine bizim kuzenle yastıklara tecavüz etmişliğimizde var. Hatta ben fred çakmaktaş o barni moloztaş. yastıklarda vilmayla neydi öbürü bety miydi o oluyodu. Böyle ilginç fantezilerimizde vardı.

Daha bir sürü vardır.

Genel olarak baktığımızda hepsi televizyonun bize verdikleri ile alakadar beyinsizlikler. Televizyon çağın vebasıdır. Beyinlerimizi kültürel, bilgilendiren programlar yerine bu kültürel yozlaşmayı ve makineleştirmeyi amaç edinmiş beyinsizlik ürünü programlarla dolduruyorlar. Her kanalda yüzlerce dizi ve hepsi birbirinden geyik.

Bazen ananeme iniyorum, yada teyzemlerden her hangi birine.. Kitlenmişler televizyon başına dizi izliyorlar. Reklam giriyor hemen diğer kanaldakine geçiyorlar. Orada reklam giriyor başka kanala. Pratik zekayı geliştiriyor sadece televizyon sanırım. Bütün dizi izleyen insanlar böyle. Dış dünya ile alakası sıfırlanmış, sadece önüne sürülen yemekten yiyen, acaba diye sormayı unutmuş bireyler yaratıyor televizyon. Acaba diye sordukları tek şey "önümüzde ki bölümde ne olacak" oluyor insanların. Tayyip ananıza sövse umurunuzda olmaz, hadi oldu diyelim bir hafta sonra unutursunuz. Ama kurtlar vadisi bölümlerini hala ve hala birbirinize anlatıyorsunuz.

Televizyon çağın vebasıdır. Veba mikrobu bünyemizde, beşinci sınıf ülkeler gibi televizyona bağlı yaşıyoruz. Yaşam destek ünitemiz gibi artık televizyon. Eve gidilince insanlar birbirlerinin yüzlerine değil televizyona bakıyor.
Yalan ve yanlı haberler, magazin ana haber bültenleri ve diziler ve reklamlar. Büyük bir dişli öğütüyor memleketi. Medya, televizyon, haber servisleri vs. Hepsi aynı amacın peşinde "para".. Rant nerede ise o yöne kayılıyor. Yalan yanlış gerçekler insanlara aktarılıyor ve insanlarımız zaten koyun olduğu için hepsini alıyor bünyesine. Bu ülkede ne basın ne medya özgür ve gerçekçi değil. Çünkü sistem bunu istiyor. Veba içinde gerçeklerden uzak, bizi anlık mutluluklarla oyalayan diziler ile birilerini zengin etmeye ve gerçeklere at gözlüğüyle bakmaya devam ediyoruz. Çağın vebasına kucak açıyoruz. Ve son olarak, Kill Your Television! Diyorum.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 1 Comment

Doğal Yaşam Özlemi...

Bakın çevrenize, ne kadar çok var onlardan.

Bazılarımız, bize giydirilen insan kostümünden kurtulmak ve normal hayatlarına dönmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ellerinde değildi aslında insan olmak. İstemeden, zorla kabul etmişlerdi bunu.

Bir gün, gözlerini açtığında, daha ne olduğunu anlayamadan ona insan olduğunu sö
ylemişlerdi. Ağırına gitmişti elbet, nasıl olur diye deliler gibi düşüncelere dalmıştı. Bu yüzden inat etti zaten 5 yaşına kadar emeklemeye! İki ayak üstüne kalkıp, insan olmayı kabullenmek, insanlar gibi davranmak ve en kötüsü de, sadece yürüyerek bile insanları eğlendirmek ağırına gidiyordu.

Kaşık kullanmadı uzunca bir süre, ağzıyla yedi yemeğini tabaktan. Babasının tokatları ikna etti onu çatal, bıçak kullanma konusunda. "Ah şu insanlar" diyordu, her yediği tokattan sonra; "Yine işlerini zalimce ve zor kullanarak hallediyorlar"... Aslında bir çok kez ailesi onu eğitmeye çalışmış, bir çok konuda ona sabırla ve uygulayarak anlatmıştı her şeyi. Ancak hissettiği gibi yaşamanın dayanılmaz hazzı, onu engellemişti ve zor kullanılana kadar karşı koymuştu insancıl hareketlere.


Okul çağlarında da böyle devam etti, her zaman böyle olacaktı.

Çünkü ona ve onun gibilere insan olmak yakışmıyordu. İnsan suretinde hayvanlardı onlar, doğuştan reddetmişlerdi belkide gerçekten insan olmayı. Kurtarıp kendilerini kabuklarından, doğal hayatlarına dönmek için, amaçsız, tasasız, sadece "yaşamak için yaşamak" için hala ellerinden geleni yapıyorlar. Aramızda bu insan suretinde ki hayvanlar. Yan komşumuz belki, belki de patronumuz, belki annemiz! Belki sevgilimiz? Belki de bu yazıyı yazan kişi yada okuyanlardan her hangi biri? Bilemiyorum kim olduklarını ve bilmekte istemiyorum. Tek istediğim artık bizim doğal hayatlarımızdan çıkıp, kendi doğal hayatlarına gitmeleri.

Hala insan kostümlerinden kurtulmaya çalışıyorlar ve hala bizim için şu manzaraları bırakıyorlar...


Bu manzarayı hepimize layık gören, insan kostümünden ayrılma çabasında ki "insanlara" sesleniyorum. Hepinizin sıfatını sikeyim.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Tanımayın Beni, Gözünüzü Yiyim!


Evet abi çok ciddiyim! Mümkünse tanımayın beni! Tanıyorsanız da tanımamazlıktan falan gelin, lütfen! Bakın, açık konuşacağım, eğer benimle olan muhabbetiniz, klasik olan "naber, nasılsın, bla bla bla" dan oluşan 5 cümleden ibaretse, selamlaşmak dışında aramızda bir bağ yoksa, benimle uzun msn muhabbetlerine (çetleşmemişseniz -çetleşmek-) girmemişseniz, beraber, kol kola bir konser izlememişsek, yada ne bileyim sabahlara kadar muhabbet edip, içmemişsek, lütfen tanımayın beni! Yolda yada otobüste, farketmez, eğer yukarıda saydığım kişilerdenseniz, aman diyorum, tanımamazlıktan gelin beni. Bu ikimiz içinde iyi olacak emin olun. Çünkü her 5 cümle sonrasında biten muhabbet sonrasında sizden fena halde tiskiniyorum. Açık sözlüyüm!

Benim mahalleyle tek bağlantım bakkaldan ekmek almam ve haftasonları halısaha maçı yapmamdır. Başka bir suretle kesinlikle orada ki insanlarla bi ilişkim yoktur, olamıyor zaten. Hal böyleyken, aramızda ki ilişki bir ekmek almak kadar basitken, neden bu ısrarcı tutumunuz? Bakın uzun saçlı, keçi sakallı, iğrenç bir insanım işte, nedir yani?! Tek suçum aynı mahallede oturmak mı? Yada tek suçum lisede aynı sınıfta olmak mı? Ben unuttum sizi? Ne yapalım, kötü bir hataydı dedim, unuttum. Sende unutabilirsin. Yada bana 5 cümleyi geçecek bir bahane sun, muhabbet üret, ki emin ol benim öyle bir derdim yok. Ben müzik dinlemek istiyorum ulan!

Yani düşünsenize, takmışsınız kulağınıza diskmani, otobüste evinize gidiyorsunuz, günün en güzel anı bu yahu! En temiz sesle, en kaliteli müziği, orijinal cdnizden, beyin hücrelerinize aktarıp, bir nevi orgazm yaşıyorsunuz. Müthiş... Dünyada değilsiniz o an. Mutluluk pınarlarında yüzüyorsunuz adeta! Ve o sırada bir dallama geliyor, "Ooo Cem naber?"

Hiç birşey bir 64 bakışı kadar iyi anlatamaz o an ki düşüncelerimi. İyiydim amına koyim! Biraz önce iyiydim ama sen geldin siktin attın tüm güzelliği! Ya birde işin şöyle bir sikkoluğu var ki, en sinir bozucu olan bu zaten. İnsancıl biriyim her ne kadar yukarıda amına koymuş olsamda. O salak muhabbet başlayıp, kulağımdan kulaklığı çıkarttım ve 5 cümlelik muhteşem muhabbetimiz sonunda bitti. Adam karşında, birşeyler düşünüyor sana söylemek için, ama bulamıyor gariban. Bulamaz tabi, yok ki bir ara pas yapacak pozisyonumuz! Olamadı ki hiç. Ben bunun farkında olduğum için, ses etmiyorum, ağlayan gözlerle bakıyorum yüzüne. O da bana bakıyor, bir süre sonra bakışlarımız birbirinden kurtuluyor ama ben, yani insancıl ben, bir daha takamıyorum o kulaklığı kulağıma. Neden? Çünkü ayıp olurmuş! Bok olur! O sikti bütün müzik zevkini, hiç düşündü mü ayıp olur diye! Olmaz mına koyim! Ama yapamıyorum. Tüm müzik zevkimin içine edilmiş bir şekilde, "arkada bi götlük yer var bilader, he he sen, uzun saçlı, huooop, kayda binsin insanlar" replikleriyle, oyuncağı elinden alınmış çocuktan daha kötü, oyuncağı elinden alınmış, gözlerinin önünde parçalanmış, parçaları birer birer götüne sokulmuş çocuk gibi kala kalıyorum otobüsün orta yerinde...


Yani bak şimdi, sabah kalkmışım, muhteşem bir enerji var bünyede. Zıplasam götümü tavana çarptırabilirim, öyle bir enerji! Gidip hemen duşumu almışım, saçlar yine cillop ewq. Elime 10 tane cd alıp, bir tane akşam, bir tane sabah için, gözlerimi kapayıp, şansıma ne gelirse hesabı çekmişim iki cd yi. Anathema - Silent Enigma çıkmış sabah için, gayet uygun diyorum. Akşam dönüşü için Bolt Thrower - Warmaster. Ohh diyorum taşşağını yiyim! Mutluluk çarpı trilyon! Böyle başlıyorum güne. Hemen diskmani hazırlayıp, kulağıma takıyorum kulaklıkları, durağa iniyorum, bu sırada ilk şarkı başlamış, arkamdan bi el uzanıyor omuzuma. Kulaklıkları çıkarıp, diskmani kapatıyorum, aaaağ enişte naaber diyorum. İyidir bla bla bla. 5 cümle sonra birbirimize boş gözlerle bakmaya başlıyoruz. Derken otobüs geliyor, ben biniyorum, haydi görüşürüz repliklerinde, gülümseme içinde.. Hemen çıkartıyorum diskmani! Başlatıyorum yine, derken ikinci şarkıya geçiyoruz. Aman yahu diyorum, en sevdiğim şarkı! Derken otobüse binen dayımı görüyorum. Yanıma oturuyor, yine o 5 cümlelik muhabbeti gerçekleştiriyoruz. O sırada dayıma dönüp;
"Help me to escape from this existence", diyorum (bilmeyenlere; Anathema - The silent enigma albümünün, ikinci parçasından bir söz), kulağıma biraz önce gelmiş olan sesi tekrarlayarak... Dayım bana bakıyor; Nea?! diyor.

Gözünüzün yağında yumurta kırıp, ekmek banayım, noolursunuz, yukarıda saydığım gibi bir muhabbetle gelecekseniz, tanımamazlıktan gelin, geçin yanımdan, sıçmayın iki dakikalık müzik zevkimin içine. Yemin ediyorum gram trip yaparsam! Bu bana gurur verir, arkadaşım beni düşünüyor derim, bir daha ki sefere altıncı cümleyi ararım bende senin gibi o boşluk sırasında. Valla bak! Nolur, tanımayın beni, gözünüzü yiyim!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 10 Comments

Hastayız bu adama ailecek!


Yahu ne müthiş bir karakterdir şu Şener Şen! Her filmde ayrı gülerim bu adama, bu kadar sağlam karakter oyuncusu olamaz yahu. Hele eski Türk filmlerinde üç kağıtçı ağa tripleri falan yok mu öldürüyor beni.

Şu koyacağım videoda ki muhabbet hele! Saf köylü Bilo'yu yurtdışına kaçırdığına inandırmak için yaptığı numaralar arıza ötesi. Bir Maho oluyor, bir Gümrük Polisi, üstüne birde köpek oluyor, yerlere yıkıyor beni..

Yine öldüm gülmekten amk. dsmnfsdaf

Tabi soluğu İstanbul'da alıyor bizim garibanlar :)

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Yumurtayı Bırakıyorum!


Yok arkadaş, harbiden bırakıyorum bu yumurtayı! Yemesini çok severim, yapmasını da çok severim, -ki peynirli yumurtayı süper yaparım, genç kızlara duyrulur- ancak gel gelelim, mecbur kalıpta, o tavayı yıkamak zorunda kalması, soğuttu beni yumurtadan, adeta yumurta değilde dereotlu bamya yemiş gibi hissettim kendimi. Hem dereotlu, hem bamya. Daha kötü ne olabilir ki?! Evet, yıkanmak zorunda olan bir yumurta tavası doğru cevaptı...

Evde tek başıma kalınca yeminle yapmam yumurta falan. Beni bu zevkten mahrum eden, o yapışmış yumurta ve yağ parçacıklarına yazıklar olsun diyerek esefle kınıyorum onları!

Dağ gibi olmuş bulaşık tepesi arasında kaşık, çatal arama zorunluluğu ve zorluğu beni ikna etti, bulaşıkları yıkamam konusunda. Aslında bulaşık yıkayan yada yıkayabilen bir insan değilimdir. Durulamayı becerebiliyorum, onuda güzel bir teşvik olursa. Güzel bir hatun yıkarsa bulaşığı, şerefsizim durularım! Biz ev işlerinden kaçan, tembel bir insan değiliz, yeter ki motive etmesini bilin! Neyse, şimdi ki durum biraz farklıydı tabi, bu tamamen artık mutfakta yer kalmaması ile alakalı birşey olduğu için ve de yapacak birşeyler aradığım için daldım mutfağa.

İlk defa yapıyor olmam nedeniyle biraz zorluklar yaşadım. Ama olaylar sırasında gördüğüm hatalarımdan ders alarak geliştirdim kendimi. Bir nevi mutasyon geçirdim o anda! Hayır, solungaç falan çıkartmadım, ancak bulaşık yıkamanın inceliklerini yaşayarak öğrendim. Evrim geçirdim bir nevi, ki evrim teorisini saçma bulanların alnını karışlarım, canlı örneğim ben burada!

Şuna da emin oldum ki, tabak yıkamak fena zor birşeymiş. Tutacak yeri yok meretin. Neresinden tutsan kayıyor, bir intihar teşebbüsü her anı.. En güzeli kaşıklar, masrafsız, tek seferde hoppala bitiyor. Bıçaklar tehlikeli. Bardaklar da güzel ancak rakı bardağı yıkamakta pek zor. El girmiyo şerefsizin içine. Çay kaşıklarını adamdan bile saymıyorum ahah!

Evet efendim, ev işlerine yardımcı olabilen, yakışıklı, bir o kadar da karizmatik kişiliğim, aynı zamanda bekarım. İlgilenen ve bana bulaşık işlerinde yardım etmek isteyen genç kızlara duyurur, gözlerinden öperim.

Haydi kalın sağlıcakla. -Sağlıcak-

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 5 Comments

Çamlıca Kanatlı Hayvan Katliamı


Uzun yıllar önce değil, bizzat bir kaç dakika önceydi. Cemsaw yatağında uzanmış, neden olduğunu bilmediği halde bir animasyon film izliyordu. Adeta buram buram sıkıntı basmıştı, haz almıyordu filmden. Pencereden süzülen hafif meltem, taşşaklarına vurdukça onu biraz olsun rahatlıyor, kendini bir sahil kasabasında, şezlong üzerinde uzanmış, birasını yudumlarken hissettiriyordu. Ama pencereden süzülen sadece o taşşak ferahlatıcı esinti değildi...

Animasyona katlanaraktan, bazen kıçını kaşıyaraktan, arda bir gidip 12 dev adamın maçına bakaraktan geçiriyordu saatlerini Cemsaw. Buram buram sıkıntı basmıştı animasyondan ama bir filmi yarıda bırakmamak gibi lanet olası bir huyu vardı aynı zamanda. İşkence çeker, karnına ağrılar girer, nedensiz yere ağlamaya başlardı belki ama asla o filmi yarıda bırakamazdı. Biraz sonra yaşayacağı kanlı macerada, bu yaşadığı "sikkodan animasyona katlanma" seansının da büyük etkisi vardı elbet...

Animasyonun son sahnesini yüzünde gülücükler oluşarak izlemişti. Belki çok kötü değildi ama tek başına izlemesi sıkmıştı belkide onu. Her animasyonun da Buz Devri tadı vermesini beklemek hayalcilik olurdu. Zaten animasyonlardan yana hiç şanslı değildi. Yarısında bozulan animasyonlardan, ikinci CD den başladığı animasyonlara kadar başından sayısız animasyon kazası geçmişti. Yılmadı ancak artık umudu da yok denecek kadar azdı.

Mutluluk saçarak doğruldu yatağında. Bilgisayara doğru ilerledi ama içinde bir anda garip bir his oluştu. Yalnız olmadığını hissediyordu. Bir anda geri sayımın son hanesine gelmiş ve sistemli bir çıkarma yapıyormuş edasıyla saldırıya geçen kanatlı hayvanlardan, kendini yere atarak son anda kurtuldu. Etrafı sarılmıştı ve düşman tüm şiddetini üstüne kusuyordu. Çıkan kanat sesleri cehennemi andırıyordu adeta! Düşman sayıca üstündü, 5-10 civarı gözle görülemeyecek kadar ufak sinek, 4 kelebek, 8 sivri düşmanın hava saldırısı organizasyonunu yürütüyordu. Gündüz kara kuvvetleriyle başarıyla çarpışılmış, elektrik süpürgesiyle çekilmek suretiyle 60 civarında karınca yok edilmişti. Bu sayıca üstün ve öldürmesi zor düşman karşısında nasıl bir strateji izleyeceğini düşündü. Yapacağı pek bir şey yoktu aslında. Battal Gazi'nin torunu değil miydi o? Kara Murat'a özenerek büyümedi mi? Ecnebide olsa Rambo'ya içten içe saygı duymadı mı?!
Bu savaşta tek başına olması teslim olacağı anlamına gelmiyordu. Kararını verdi ve ani bir refleksle, yuvarlanaraktan, odanın ışığını kapattı.

Işığın kapanmasıyla görüş açıları sıfıra inen kanatlı düşman birliği, odada ki tek ışık kaynağı olan monitöre doğru yöneldi otomatik olarak. Tek başına olabilirdi ancak düşmanın zaaflarını iyi biliyordu. Düşman birlikleri monitöre konduklarında, siper aldığı yerden yavaşça doğrularak, sandalyeye oturdu, hiç birşey olmamış gibi bu blog sayfasını açtı. Bir yandan yazarken bir yandan da düşman birliklerini parmağıyla ezmek suretiyle gebertiyordu.

İşte Çamlıca Kanatlı Hayvan Katliamının özeti budur.

Bu olay tamamiyle gerçek olup, olayın kahramanlarından sadece Cemsaw hayattadır. Diğer düşman birlikleri s.ki tutmuş vaziyettedir.

*bknz: yukarıda ki resim, kameramın dandikliğimi mazur görünüz, ancak bu kadar çekebildi. Olay yeri resimleri iyi olmalı ama olamadı. Tarihi belgeler böyle eskimiş olmaz mı zaten? Değil mi yaa, yaa... O küçük siyah noktalar ölü sinekler oluyo işte, neyse..

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Holy Tits \m/


Meme lazım meme.

Meme güzel bir şeydir. Meme çok güzel bir şeydir. Meme hoş bir şeydir. Meme hoş çarpı trilyondur hatta.

Yumuşaktır, sıcaktır, kalbe yakındır, hissettirir şefkatini. Kokusu güzeldir, kafanı dayar uyursun yeri geldiğinde, süt verir, besler, sinirlenir, dikleşir.. Meme güzeldir...

Bence her insanda kocaman bir meme olmalı. Aslında kocaman dememe bakmayın tabi, kendimle kıyaslıyorum. Kocaman memeleri seven bir insan değilim. Kocaman memeler bizden biri değiller çünkü. Onlar global, onlar herkesin, onlar evrensel... Globalleşmeye ve küreselleşmeye karşı olduğumuzu düşünürsek, global memelere pek sıcak bakmamalıyız. Büyük memeler şehvetlidir, herkesin ilgisini çeker, globaldir büyük memeler bu yüzden. Globalleşmeye hayır!


Ama küçük ve sevimli memeler, çok cana yakın olurlar. Adeta bizden biridir onlar. Sıcaktır, insanın içini ısıtır, sevimlidir. Global memeler gibi herkesin ilgisini çekmez, o yüzden bizden biridir zaten. Ne zaman ki kocaman bir meme görsem, hemen başımı çevirir, bakışlarımı kaçırırım o global yaratıktan. Yaratıktır büyük memeler. Ekseriyetle porno yıldızlarında ve şişman teyzelerde olur. Porno yıldızlarında ki memeler en globalleridir. İnsanlığa malolmuş, adeta yozlaşmış, terbiyesizliğin son haddini görmüştür onlar. Üstüne işenmiş, ısırılmış, çekiştirilmiş, aralarına çükler sürülmüş, tamamen kötü kalpli memelerdir bunlar. Böyle memeler yasaklanmalı bence. Teyze memeleri global değildir, ama ona kimsenin bakası gelmez zaten. Üstelik terlemiştir o bide. ıy.


Global memeleri tanrılar cezalandırmıştır. Meme tanrıları var aslında. Yunan mitolojisinde de, Arap mitolojisinde de meme tanrısına rastlarız. (arabın’da mitolojisi mi olurmuş bey?) Yunan mitolojisinde Tittosia olarak görürüz meme tanrısını. Tittosia memelere şekil veren tanrıdır, aklını alır adamın yeri geldiğinde. Yeri geldiğinde de hatunlara global bir meme vererek cezalandırır. Toplumda ki ahlaksız hatun kişileri cezalandırmak için, Tittosia onları büyük memeli yaptı. Bazıları bunu sevdi, bazıları sevmedi. Ama tabi ki lanetlenmiş olduğu gerçeğini değiştirmeyecek bu. Arap mitolojisinde ise ikizleretakkemsü olarak çıktı karşımıza meme tanrısı. Araplar bu tanrıyı simgeleştirerek, günümüzde kullandığımız sütyenleri yaparlar ve şu anda tüm dünya nüfusuna egemen olan, asıl ve tek din olan memeizm'i yaratırlar. Birçok insan fark etmese de aslında memeizm dinine mensuptur. Onları bilgilendirmekte bize düştü artık...


Konumuza dönelim. Memeler dedik. Memeler güzeldir dedik. Meme insanın yüzünü güldürür, adeta bir sevinç kaynağıdır. İnsan memesinin olduğu için sabah akşam dua etmelidir, şükretmelidir. Ya memeniz olmasaydı? Ne kadar üzüntü verici bir durum olurdu değil mi? Tahta gibi bir vücut, sanki ilk okulda resim derslerinde çizilmiş gibi. Ama memelerimizi keşfettiğimizde resimlerimiz değişti, güzel oldu resimler.


Her insanın bu güzelliği tekrar fark etmesi için, bunu bir misyon edinip, soyundum meme misyonerliğine. Memelerimize sahip çıkalım, onları koruyalım, onları sevelim. Meme yüzümüzü güldürür, meme güzeldir, meme bizden biridir, ama büyük olanlar değil, onlar global. Minik ve sevimli olsun bizim olsun.


Bir gün Osmanbey civarlarında dolaşırken, bir hatun gördüm. Aslında bir çok hatun gördüm ama bir tanesine dikkat ettim iyice. Bu hatun kişilik hafif barzani bir tip olmakla beraber, o memelerinin hemen üstünde, kocamanda puntolarla "fuckin big tits" yazılmış bir tişört giymişti. Ne yazdığını biliyor mu acaba diye düşünüp gülümsedim ama içten içe nefret ettim o insandan. Evet. Fuckin ne demek?! Ne diyorsun sen abla demezler mi insana? Nasıl fuckin yahu. Sweet, great, perfect nerede kaldı! Tittosia'nın laneti üzerinde olsun. Evet.
Yeter, sinirlendim.

* Bu yazıda geçen tanrılar ve fanteziler tamamen götümden uydurulmuştur. Din değiştirmenize gerek yoktur. Bi de sapık falan değilim. Her edebiyatçı biraz çılgındır ha hayt (h)

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 3 Comments

Kamburumun sebebi olun yahu!



Selamlarım evvelden, nasılsınız, afiyette misiniz diye soracak kadar da kibarımdır. Bazen kibarlığımı kaybedebilirim ancak bu sizin hoşgörünüzle alakalı bir şey. Etliye sütlüye dokunmayan ama ballıya dokunup, üstüne birde parmağını yalayan bir bünyeye sahibim. Hepimizin zaafları vardır. Beni de böyle kabul edeceksiniz, elinizden bir şey gelmez. Elinizden gelecek tek şey, sağ üst köşede bulunan çarpıya basmak. Ama bunu yapmayacağınızı ikimizde biliyoruz. En çok ben biliyorum. Ben herşeyi bilirim çünkü.

Bizzat kendi götümden uydurduğum naçizane hikayelerim, beni derinden etkileyen müzikal zevklerim, yuh amısına koyim dedirtecek olaylar ve filmler ile birlikte, bu dandik bilgisayar masasında, kamburumu çıkartacağım. Okuyunda, kamburumun sebebi olun yahu!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

National Geographic POD