Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Nostalji...

Gece yatmadan önce kararımı vermiştim.

Özlemiştim geçmişte kalan bazı ayrıntıları, ufak ama mutluluk veren, bazen utandıran ayrıntıları...

Kararımı vermiştim, ertesi sabah kalktığımda tam bir nostalji rüzgarları estirecektim çevremde. Nostaljik bir gün yaşayacaktım. Bunu düşünerek, neler yapabileceğimi planlayarak heyecan ve mutluluk içersinde uyudum.

İlk olarak yatağa işemeliydim.

Gecenin 4üne kurduğum telefonun titremesiyle uyandım. Görev basit ve belliydi. Ama cidden çok zorlandım. Bir gün deneyin, valla bak, yatağa işemeyi deneyin... Olmuyor lan! Çocukken misler gibi salardım. Tutmaya çalışsam bile salardım. Şimdi ise işemeye çalışıyorum ama yapamıyorum. Zaman insanları değiştiriyor, o masum işeme hissiyatını bile kaybediyorsun... Çok acı verici. Neyse.

Kendimi zorladım ve başardım. Son damlasına kadar işedim yatağıma. İlk başta biraz sıcaktı, sonra serinlemeye başladı. Bi ara titremeye başladım hatta. Ama yılmak yoktu. Bir amaç koymuştum ve bu amaca ulaşmak için biraz çabalamam gerekebilirdi.. Uyumaya çalıştım...

Sabah kalktığımda altımda bulunan ıslaklığa baktım yorganın altından.. Leş gibi kokuyordum. Karar kesindi. Yataktan kurumadan çıkamazdım. Önceden böyle yürürdü işler, öyle anımsıyorum yani... Yatakta bi 2 saat kadar uzandım. Çabucak kurusun diye sürtünme taktikleri uyguladım. Olmuyordu. Ablamda uyanmış, işe gitmek için hazırlanıyordu. Benim hala yattığımı fark edince, "işe gitmeyecek misin sen?" diye sordu.. Gözlerimi açarak "hastayım :G" dedim. Aynı zamanda yorganı boynumun hizasından beri vücuduma bastırıyordum. Koku dışarı çıkmamalıydı. Nostaljiyse bile kendi çapımızda takılıyorduk, herkesin bilmesine gerek yoktu. "aaa neyin var?" diye düşünceli insan style olarak yanıma yaklaşmaya çalışırken "yaklaşma!" diye bağırdım kesin ve net olarak. Korktu. Görüşürüz falan deyip yolladım odadan. Amacımı baltalamasına izin vermedim.

Çiş kuruduktan sonra üstümü başımı değiştirdim. Duş almadım. Boxer yerine beyaz slip don diydim. Altıma bir eşofman çektim. Çocukluğumda annemin yaptırdığı gibi iki çift çorap giydim üst üste. Çorapları eşofmanın üzerine kadar çektim. Bunu atlamak olmazdı. Pantolon altına eşofman giymeden nasıl bir nostalji rüzgarı estirebilirdim ki? Pantolonumu giydim eşofmanın üzerine, taşakları sıktı biraz. Önemsememeye çalıştım. Slip don hafif hafif başlamıştı, pişik yapma faaliyetlerine. Bunu hissederek mutlu oldum, ehu dedim.

Annaneme indim sonra. "Bakkala gidiyorum birşey lazım mı annaneciğim" diye sordum. Gözleri yaşardı... Çiftli ekmek almamı rica ederek, 1 YTL verdi. Bakkala gidip ekmeği aldım, üzeriyle kendime sakız aldım. Dönüş yolunda ekmeğin ucundan kopartıp yedim biraz. Sonra yediğim tarafını poşedin alt tarafına koyarak ekmeği annaneme teslim ettim. Para üstü soran bakışlarına içten bir nah çekerek merdivenleri çıktım, evime girdim.

Kendime kahvaltı olarak tüp içersinde bulunan çikolatalalardan almıştım. Saatlerce emdim onu. Muhteşem bir duyguydu bu bence, çok özlediğimi hissettim. Ama daha yapılacak çok şey vardı. Öncelikle yıllar önce teknoloji harikası olarak gördüğüm kara kutu şeklinde ki atarimi bulup, onunla oyun oynamak istedim. Nostaljinin dibine vurmalıydım bugün.. Bulamayınca, yine çağın güzelliklerinden yararlanarak yakaladım nostaljiyi. İnternetten süper mario oyununu buldum. Saatlerce oynadım, ejderhanın amına koyduğumda sevinçten tüm evi koşturdum, gürültü yaptım. Alttan teyzemler tavana oklavayla vurana kadar devam ettim gürültü yapmaya. Özlemiştim o oklavanın sesini.

Ejderhayla işim bittiğinde hemen dışarı attım kendimi. Koşa koşa bakkala gittim. 20 YTLlik misket aldım. Mahallede kökülecek çocuk bekledim sonra. Mahallede çocuk kalmamasının yanında, kalanların da misketleri yoktu. 20 YTL de onlara verdim. 10 liralık misket alın kendinize dedim, burada bekliyorum sizi dedim.. 10 liralık misket, çikolata, gofret, meyvesuyu kokteylleri ile birlikte geldiler. Çok kızdım, küfrettim ama söylemedim bişey. Bok için dedim.. Çocukları korkutup kaçırmak istemiyordum, nostalji evresini tamamlamalıydım misket oynayarak. Misket oynamaya başladık, çok iyi oynuyorlardı pezevenkler. Bir tanesinin adını sordum, Osman'mış. Aradan bir kaç dakika geçtikten sonra, "lan Osman, Murat'ın sana selamı varmış" dedim. Hangi Murat? diye sordu, "KOYUMDA TUR AT" dedim. O an içimden eriyen yağları anlatamam, çocuk pis pis baktı, küfür etti bana içinden eminim. O hırsla bütün misketlerimi köktü şerefsiz.

Misketlerimi kaybedince ne yapacağımı düşündüm. Bu durumda iki çeşit hareket tarzı vardı çünkü önceden. Hangisini yapsam daha iyi olur diye düşündüm. Ya çocuklarla kavga edecektim, ki bu onların .mına koymam anlamına gelir, çok yanlış, küçükleri sev büyükleri koru :s Neyse.. Ya da ağlamam gerekirdi. Elinden misketleri alınmış çocuk gibi ağlamak daha cazip geldi. Şimdi iki tane çakıcam yarısı boşa gidecek, babalarını falan çağırırlar uğraşılmaz. Ağlamak daha temiz. Oturdum ağladım biraz. Ne olduğuna anlam veremeyen çocuklar "ağlayan bebeek, ağlayan bebeek" şeklinde ki bağırışlarıyla beraber uzaklaştılar.

Karizmayı biraz çizdirmiş olabiliriz ama olsun. Önemli olan kendimi tatmin etmem değil mi zaten?

Hemen eve geri döndüm. Eve dönerken duvara "bunu yazan tosun, okuyana kosun" yazdım..

Eve dönünce annemi aradım ve ona nah, ibne, göt, am, yarak, it gibi kelimelerin ne anlama geldiğini sordum. Yüzüme kapattı...

Bir daha aradım, yılmadım! Hepsinin hala köpek anlamına geldiğini duyunca sevindim, içime bir huzur doldu. Demek hayatta bazı değişmeyen değerler var dedim, içime bir gülümseme yayıldı. Tekrar dışarı çıktım, azıcık bisikletle dolaştım.

Derken hocanın akşam ezanı okuduğunu duyunca hızlıca ve korkarak eve döndüm. Akşam ezanından sonra eve gireni babam s.kertirdi çünkü. Bu ayrıntıyı atlayamazdım.

Televizyonu açtım, TRT1 haber bültenini izledim. Sonra radyoyu açtım, radyo tiyatro dinlemekti amacım ama sikko şarkılar çalınıyordu. Zükerün böyle işi, yeter lan artık deyip, msni açtım, çet yaptım, kominikeyşın olayının dibine vurdum. Bir de nostalji olsun diye açtım şöyle old school death metal bi albümü. Daha ne olsun mısına koyim :s

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 5 Comments

Kuzuların Sessizliği...


küçüktüm ufacıktım,
top oynar acıkırdım...

Sonra bir kuzum oldu,
kınalı bir kuzuydu o...

aradan geçen zaman
onu kınalı bir koç yaptı.

yaz tatili bitmiş,
okul vakti gelmişti.

birgün bayram dediler,
dualar ettiler,
kan aktı!...
cinayeti gördüm!...

düzen çalışır tıkır tıkır,
beyinler üşenir,
sessizlik sürer gider...
kuzuların sessizliği...


Bulutsuzluk Özlemi - Kuzuların Sessizliği


Kurban bayramı ve bana hissettirdikleri, işte bu parçayla cuk diye oturmuş...

Birbirlerine gösteriş için yada sırf kesmiş olmak için her sene yüzlerce hayvan katlediliyor.. Bunun dini bir inanıştan öte bir katliamdan başka birşey olmadığını düşünüyorum..

Yine insanların samimiyetsizlikleri beni buna inanmaya iten.. Sadece kutsal kitap tarafından belirlenmiş günlerde; ve yapmazsanız cehennemde yanarsınız diye korkutulan olaylarda görüyoruz halkımızın müslümanlığını, dinine bağlılığını..

Yüzlerce yıl önce, o günün şartlarına göre yaratılmış kuralların, bu günün şartlarına göre, günümüz modern hayatına göre hala dayatılmaya çalışılması tamamen saçmalıktır. Buna uyarak her yıl binlerce hayvanı katletmek caniliktir.

Cennete gitmek için bunca hayvanı katletmeniz sonucunda, eğer varsa öyle bir yer, size garanti veriyorum, cehenneme gideceksiniz. Fikirler ve amaçlar bu kadar yozlaştırılamaz sanırım..

Düzen çalışır tıkır tıkır, beyinler üşenir... Sessizlik sürer gider... *Kuzuların sessizliği...

* Çok koyun bir halkız diyoruz ya her zaman, bundan daha iyi anlatılamaz sanırım...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Brutal Kanarya!

Heyyamola hey hey :s

Böyle bir şarkı (yada buna benzeyen bi şarkı) vardı önceden, nooldu ona? :s

Efendim! (Efendimi skiyim) Nasılsınız?

Süpersonik güçlerimle yalayaraktan hepinizi, şu kıymetli kelimelerimi dökmeye başlıyorum avuçlarınızın taaaa içine içine.

Hepiniz bekliyorsunuz ki ne dökecek bu adam? Bi bok dökmeyecek. Aklında dirhem bir bok yok. Yok abi, yapacak birşeyde yok. Blog dediğiniz şey, kimilerinizin ezberlediği gibi şeyler değiller her zaman! Her blogda şiir göremezsiniz.. Yada mp3 albümleri.. Bu blogda çük görürsünüz, g.t görürsünüz. Bu bloğun edebi bozuktur.

Bi şarkı vardı. Önceden çok severdim. Duman'dan lan hemide! İstanbul diyerekten...

Bu şehir rakıyla yaşar
Bu şehir cigarayı çeker
Bu şehir gündüzü yaşar
Bu şehir her geceyi sever
Bu şehir adamını söver
Bu şehir kadınını döver
İstaaaanbuuuuuuul...
Elinden öper....

Gibi birşeydi..

Sözleri tam hatırlayamadım şimdi. Yanlışsa yorumlara yumurtlayın.. Adamın asabını bozmayın.

İşte bu blogda böyle birşey. İşine geldiği gibin yani.

Diyeceğim şudur ki; güzel bir yarışma olsun.

Şu an Asphyx gazındayım. Denizden ne çıksa yerim diyenler vardır ya; bende, Hollanda'dan death metal adına ne çıksa dinlerim! diyenlerdenim.

Çok güzel kafamı salladım bu The Rack parçası eşliğinde. Dertleştim arada bir insanlarla! Geğirdim ve işedim de! İnsanım ben; bazı temel ihtiyaçlarım var. Yadırgamayınız.

Yarın gideceğim Fenerbahçe - Galatasaray maçının heyecanı sarmış bulunmakta bedenimi. İçtiğim ve içeceğim biralar kesemez sanırım bu heyecanı. Şu ana kadar gittiğim tüm Kadıköy maçlarını kazanmış olsak bile, her Galatasaray maçında yaşadığım heyecanı yine yürekten yaşıyorum. Galatasaray'a saygı duyuyorum. Bunca yıllık rekabete saygı duyuyorum.. Bu saygı çerçevesinde Fenerbahçe'min fark atmasını isterim yarın bir taraftar olarak. Formamı giyeceğim, başım dik ve gururla gideceğim mabedimize. İçimde Fenerbahçe'min kazanacağına dair olan inancım tam olarak, ve olması muhtemel kötü bir sonucun varsayımlarını kafamda hesaplayarak, hislenerek, hüzünlenerek, gururlanarak, heyecanlanarak, gözlerim dolarak izleyeceğim yarın maçı.

Fenerbahçe sevgisi... Anlatılacak bir sevgi değil.

Sevdiceğime nasıl ki onu gerçekten ama gerçekten nasıl sevdiğimi anlatamıyorsam, Fenerbahçe sevgisini de hiç bir Fenerbahçe'li anlatamaz. Eller kilitlenir, gözler kilitlenir... Bilinç altı ruha egemen olur, sözler boş gelir.

Mabede girdiğinizde, daha önce yüzlerce kez girmiş olsanız bile, o tribünlere baktığınızda tüyleriniz diken diken olur, "muhteşem..." dersiniz içinizden.. Bazen haykırarak!.. Hissedersiniz orada bulunan tüm insanların inancını ve duygularını... Parmaklarınızı yemeye başlarsınız ilk çalan düdükle, yada başka bir tribiniz varsa onu yaparsınız.. Geçen dakikalarda boğazınızın patlayacak kadar acıması önemli değildir, tek önemli olan sahada sizin sevdiğiniz renklerle çubuklu formasını süslemiş olan futbolculara destek olmak, onların yanında 12. adam olmaktır. Onların her hareketinde reflekslerinizle hareket eder, onların her vuramadığı kafa topuna yerinizde zıplayarak siz vurursunuz. Her kaptırdığı topta, kendiniz kaptırmışçasına hırslanır, her attığınız golde, gerçek Fenerbahçe'li olmanın gururunu, o anın hayallerini, o anın sevincini, o anın handikapını yaşarsınız üzerinizde olan diğer çubuklu formalı taraftarlarla...

Fenerbahçe'nin Galatasaray'a attığı gollerden sonra ayakta durabilen insan olmaz.. Baktığınız zaman yerlerde yuvarlanan insanlar görebilirsiniz sadece.. Birbirine deli gibi sarılmış insanlar görebilirsiniz. Sevinçten ağlayan insanlar görebilirsiniz.

Sayısal lotoda 7 trilyon kazanmış insanın yüzünü görebilirsiniz o gol olduğu an orada bulunan insanların gözünde!

Orada din, dil, ırk, alt sınır-üst sınıf ayrımı yoktur o an.. O an Fenerbahçe'li olmanın önemi vardır. O an Galatasaray kalesicisinin koruduğu kalenin filelerini havalandıran topun coşkusu vardır! Kimin kim olduğu, kimin kime sarıldığı önemli değildir o an...

Çok garip anılarım olmuştur benim maçlarda, özellikle Galatasaray maçlarında.. Hiç tanımadığım bi hatunla gol sonrasında bir anda sarmaş dolaş olup, sonra erkek arkadaşıyla sarmaş dolaş olup, sonra üçlü bir sevgi ve mutluluk yumağı olduğumuzu bilirim.. Sarılma bittikten sonra birbirimizi içten bir şekilde öpüp, gelecek diğer golleri beklerken el ele tutuştuğumuzu bilirim o maçın heyecanı ile...

Cebimizde bulunan son parayı, yemek yememesini göze alıp, eve yürüyerek gitmesini göze alıp, son meteliğine kadar maç bileti bulmak için karaborsacılara verme coşkusunu bilirim ben... Sırf Fenerbahçe'min Galatasaray maçında yalnız kalmaması için.. Hep destek, tam destek psikolojisiyle..

Yarın büyük maç.. Yarın..

Sonuç ne olur bilemiyorum.. İçimden ve gönlümden Fenerbahçe'min kazanması geçiyor.. Aksi bir sonucu düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum...

Umarım temiz bir maç olur. Hakemin sonuca tesir etmemesi en büyük temennim..

Galatasaray hakem hatasıyla bizi yenerse sinirlenirim!

Fenerbahçe'nin hakem hatasıyla Galatasaray'ı yenmesini istemem!

İki durumda da oluşacak polemiklerden nefret ederim...

Hakeden kazansın, umarım biz hakederiz...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Crazy Hindu

Normalde artık bıkkınlık vermişti bana bu Hintli videolarından, kliplerinden yada filmlerinden dalga geçen yutub görüntüleri ama bu harbi iyiymiş.

Şu sikkoluğun tavan yaptığı günde bile beni güldürmeyi başardı valla.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 1 Comment

Kutsal Hafta...

Ya şimdi biliyorum, bir çoğunuz okumayacak bu yazıyı (zaten kaç kişi var ki okuyan? :s) ama yine de kopyalayacağım. Bu yazıyı antu.com dan kopyalıyorum. Gerçekten inanılmaz komik ve esprili bir yazı olmuş. İlkokul çocukluğunun temiz saflığından başlayarak, yaklaşmakta olan Fenerbahçe - Galatasaray maçına kadar süren ve günümüze gelen bir anı... Her şeyden önemlisi bir taraftar olarak duyulan heyecanın, sevginin hislerini aktarmış.. Ve bunları yaparken sadece kendisinden bahsetmiş, yani bir laf çarpma olayı falan yok. Çok eğlenceli bir yazı olmuş, saygılarımı sunuyorum yazarına...

Çocukluğunu da, Fenerbahçe taraftarlarının sevgisini de, bir Galatasaray maçı öncesi duyulan heyecanı da çok iyi anlatmış. Kendimi buldum desem yeridir eheh..

http://www.antu.com/AntuHaberOku.aspx?ID=8561

Kutsal Hafta...

Bu Aşk Bizi Canlı Tutacak kitabından 29 Şubat 2004 tarihindeki Fenerbahçe-Galatasaray maçı için yazılmış “Kutsal Hafta” başlıklı bölüm :


-Kutsal Hafta-


70 li yıllar….
Evimizin bitişiğindeki Ahmet Vefik Paşa İlkokul’unda fasulye yetiştirme,patates baskı,ters takla,okuma parçası özeti ,çini mürekkebi,ünite dergisi,güzel yazı defteri falan gibi ufak tefek “stresler” ile günlerim su gibi akıp gidiyor.


Cumartesi ve Pazar Sabahlarını çok seviyorum.
O sabahlarda Çankaya Sineması’nda Ziraat Bankası’nın ve Akün Sineması’nda ise Akbank’ın çocuk filmleri oynuyor.Bu filmlere hatırladığımı kadarıyla bilet alınarak değil davetiye ile giriliyor. Babam Ziraat Bankasında çalıştığı ve bol bol davetiye getirdiği için her hafta “red kit,define adası,balonla beş hafta” falan gibi filmleri izlemek isteyenler hafta içi benimle iyi arkadaşlık etmek ve gözüme girmek zorundalar.Sınıftaki tüm iyi arkadaşlarıma biletleri her hafta veriyorum. Geri kalan bilerleri de o haftaki performans değerlendirmeme göre dağıtıyorum.Çok beğendiğim güzel gözlü Güliz ise bir türlü bilet istemiyor.Gerçi istese o çocukluk ile gıcıklık olsun diye vermem.Ancak Güliz’in ailesi ile tanışıyoruz,galiba o vasıtayla annemler benden gizli bilet veriyorlar ve bu onurlu tavrım işe yaramıyor.Güliz’in ablası Deniz’i de çok beğeniyorum ama aramızda epey bir kuşak farkı var,ona “Deniz Abla” diyorum.Deniz Abla benim anket defterimdeki “hangi yabancı şarkıcıları beğeniyorsunuz” soruma , “benim beğendiklerimi tahminen sen bilmezsin ama…” diye bir şeyler yazmış.Beni küçümseyen bu tavırdan sonra Deniz Abla ile aramızdaki aşka son veriyorum.Zaten abla kardeşe aynı anda aşık olmak çok etik değil. Bu yaş ve ileride azalsa da şu andaki boy farkı en azından şimdilik beraberliğimizde bir sürü sıkıntı yaratır. Tabii Deniz Abla’nın yazdıklarından da anlıyorum ki bu yabancı şarkıcı denilen kategoride Abba ve BoneyM dışında şarkıcılar da varmış,neyse bir ara öğrenirim…ve ileride Güliz ile evlenirsem bu Deniz Abla bizim eve giremez onu da şuraya yazıyorum.


Sınıf Başkanlığı seçimi gelip çattı mı benim rakiplerime göre bu “bilet dağıtma” avantajım var. “Sevgili 3-C liler,yaklaşmakta olan seçimlerde oyunuzu istikrardan yana kullanın,bu hafta aylardır beklenen “Ali Baba ve Kırk Haramiler” filmi Çankaya sinemasında başlıyor,unutmayın.Biletler bir tek ben de var.Yapmanız gereken sadece seçimlerde…” formatında yaptığım sürükleyici ve makyevalist konuşmalar ile çoğunluk hep beni seçiyor.Babamın Ziraat Bankası’ndan ayrılmasına kadar bu böyle devam ediyor.Babam ayrılınca ,gelen bilet sayısı düşüyor ve şerefsiz 4-C “bizi satanı biz de satarız” mantığı ile benden desteğini çekiyor. “Kim bilet verirse onun peşinden gider bu haytalar” diye yakın arkadaşlarım beni teselli ediyor. “Abi ona üzülmüyorum ,yaptığım hizmetler ortada,hangi istiklal marşında kimi “hocam bu söylemedi” diye şikayet ettim hangi boş dersten sonra “hocam bunlar konuştu diye tahtaya yazdım”.Beni asıl kahreden bu vefasızlık” diye dert yanıyorum. “Ne desen haklısın” diyorlar.


İşin kötüsü başkanlık gittiğinden beri üzerimde bir stres ,bir kırıklık, bir bıkkınlık var ve Güliz ile her gün saç çekmeydi, defterini saklamaydı gibi ufak tefek konulardan dolayı kavga ediyoruz.Evlenmeden önce böyle bir süre ilişki yaşayıp birbirini tanımak en doğrusu zaten.Gerçi beşinci sınıfa geçip Kolejlere hazırlık için beraber ders almaya başlayıp ,Güliz’in babası Nejat amca bizi siteyşın anadol arabalarıyla Bayındır Sokak’da ders aldığımız hocalara okul çıkışlarında getirip götürmeye başlayınca ve onların evinde beraber ders çalışınca bir takım şeyler tekrar alevleniyor.Bazı hafta sonları Kızılay’a beraber belediye otobüsü ile gidiyoruz.Hatta bir öğleyin dönüşte tüm tabuları yıkıp çevremizdekiler ne der diye aldırmadan beraber yan yana oturup sosili sandviç yiyoruz.Mutluluk bu olsa gerek ! Güliz “benimki amerikanlı olsun” diyor,öyle nasıl oluyor bilmiyorum ama “benimki de” diyorum.Amma çok şey biliyor bu kız,hatta tüm şarkıcıları falan da biliyor ama tabii Deniz Abla’nın doldurması hepsi…Bu arada Güliz’in doğum günü gibisinden bir organizasyona ailemin baskısıyla “kravat ceket” gidiyorum.Deniz Abla “aynı küçük prens” gibisin diyor.Prens falan olmak hoş tabii de,küçük falan diye beni hakir görmesi hiç hoşuma gitmiyor,kardeşi ile yakınlaşmamı çekemiyor bence…Ben bitti demişsem bitmiştir de bu kız milleti anlamak istemiyor bazen.


Ziraat Bankası Çocuk Sineması sabah saat 10.00 gibi başlıyor.Zaten sinema bizim eve çok yakın. Sağ olsunlar annem babam tek başıma gitmeme izin veriyorlar zira bazı çocukları anneleri ellerinden tutup getiriyor.Biz tek başına gelenler ,son derece maço bir ifade ile anneleri ile el ele gelen çocuklara bakıyoruz.Bakışlarımızdan “yazık size be..” anlamını okuyan arkadaşlarımız yüzümüze bakamıyor bile.Güliz ise Deniz Abla ile geliyor ama o normal .Gerçi Deniz Abla da koca kız ama belli ki unutamamış ve beni görmeye geliyor .Bizim çocukları “bak sakın Deniz Abla’ya kötü tezahürat yapmayın,keserim biletleri .Tamam mı Sefa ?” şeklinde sert bir şekilde uyarıyorum.


Çankaya sineması, iki katlı ,hatta iki katı sağ taraftan birleştiren merdivenlerindeki koltukların bulunduğu yeri de sayarsak üç katlı,tiyatro oynamaya da uygun kocaman ahşap sahneli ,bordo kadife perdesi üzerinde Ziraat Bankası’nın altın başak amblemli,yuvarlak fuayeli ve köşesindeki mısır satılan büfesi ile çok sevdiğim bir mekan.Zaten hem sahiplerini ,hem müdürü Şefik ağabeyi ,hem de çalışanlarını tanıyor olmam buraya geldiğimde ayrı bir hava katıyor bana.Kapıda biletleri verince “çocuklarda benle beraber şey olmasın tamam mı?” tavırlarım var ki Güliz bir benimle gelse şu tavrımı ,şu bana gösterilen ihtimamı görse her şey değişir.Gerçi şimdinin kızları gibi “güce tapan” bir yapısı da yok Allah için.O halim ile Don Karleone gibiyim.


Çocuk filmleri dışında ailecek sinemaya geldiğimizde genelde o merdivenli bölümün en başındaki 5-6 koltukta oturuyoruz.Galiba çocuk filmlerinde “düşer müşer veletler” diye merdiven bölgesine seyirci alınmıyor.


Arkadaşlarım ile geldiğimde alt kata gidiyoruz.Yer numarası var mıydı veya uyuluyor muydu hatırlamıyorum ama tüm çocuklar sheltox sıkılmış hamam böceği gibi salona saldırınca on iki kişi yan yana zor oturuyoruz.


Aslında define adası,tom amcanın kulübesi falan beni çok cezbetmiyor.Zaten kitaplarını okumuşum.Okuduğun kitabın filmini seyrederken illa ki kurgu da ,dekorda, ışıkta ,oyuncularda bir kusur buluyorsun.Mesela dikkat edin normal şartlarda pamuk prensesin kitap kapağındaki resimlerde göğüs ölçüsü en fazla 75b dir ,halbuki filmdeki artistin en az 90c.Böyle detaylar çocukların gözünden bile kaçmıyor !


Beni o sinemalara asıl çeken ise “TC Ziraat Bankası Sunar ! danana naaa Ayın Olayları !” anonsu ile başlayan programın sonu.Öncesinde ne vardı hiç hatırlamıyorum ama sonunda “siiipooor” diye anons edilen bölümünde renkli olarak maçlar gösteriliyor.Gerçi hep takip etmeye çalışıyorum bu ayın olayları geçen ayınkiler mi “ne zamandan ne zamana bir zaman” pek çözemiyorum.Renkli bir şekilde çubuklu forma- beyaz şort -üstleri enine sarı lacivert çizgili beyaz konç ve siyah pabuçlar ile görmeyi hayal ettiğim Osman,Cemil, Ender, Alpaslan, Aydın yerine “ve boluspor kara kartallardan bir puan alarak evine dönüyor” gibi beklenmedik ve istenmedik haberler de çıkabiliyor ve umutlar sonraki aya erteleniyor.


Rüyalarımız ve beklentilerimiz gazetede okuduğumuz,mecmualardan takip ettiğimiz maçı bir de perde üzerinde görebilmek.Hızlı hızlı görüntüler ile çekilen ve “ Muhterem seyirciler , İstanbul Mithatpaşa stadında nefis bir hava ve tribünler tıklım tıklım dolu….Hakem Doğan Babacan ….Sarı Kanaryalar gazhane tarafındaki kaleyi almışlar…İlk atak sarı kırmızılılardan …Güzel bir orta,Kalabalık arasından yükselen Gökmen’in kafa şütü farklı bir şekilde avüta gidiyor…atak sırası şimdi Fenerbahçe’de.. sol taraftan Fenerli futbolcu akıyor akıyor ve topu Cemil’e veriyor….Cemil…Cemil…. bastı çalımı,sıyrıldı rakiplerinden,oradan vurur mu?.. şüüüüt ve top Kaleci Yasin’in şaşkın bakışları altında ağlarla kucaklaşıyor”.Ben ve tüm çocuklar ( o yılların anket defterleri arşivlerde var,isteyen çıkarır bakar,çocukların %80’ni Fenerbahçelidir-Güliz de!)ayağa kalkıp “goool” diye bağırıyoruz ve salon “Feeener -şak şak şak-Feneer şak şak şak” sesleri ve ile el çırpmaları ile inliyor.


O iki üç dakikalık görüntü bozkırda bize yetiyor.Evin Koridorundaki çalımlar,okulun bahçesindeki şutlar yeni bir anlam kazanıyor.İstanbul’da maç seyretmek hele hele bir derbiyi seyretmek için daha beklemem gerekecek…


***
Kutsal hafta geldi.
Arkadaşlarım aylardır yaptıkları planları uygulamaya geçirmiş akın akın İstanbul’a geliyorlar.Hadi Ankara’dan Bursa’dan gelenleri anladık neyse de Almanya’dan, Rusya’dan, S.Arabistan’dan gelenler var.Biletleri yok ama “bulursam girerim bulamazsam o havayı koklarım” mütevaziliği ile geliyorlar.Yani kalkacaksan yabancı bir memleketten uçağa bineceksin ve İstanbul’a geleceksin, sadece birkaç arkadaşının “gel abi,bileti buluruz bir yerlerden inşallah” sözlerine güveneceksin.Sadece “bu maçı kaçırmayım bilet bulunamadı falan stresine girmeyim” diyerek yurtdışında oturup sezonluk kombine kart alanları bile tanıyorum.


Keşke o çocukluk günlerimdeki Ziraat Bankası Çocuk Sineması biletleri gibi elimde maç biletleri olsa,hepsine parasız pulsuz kayıtsız ve şartsız verebilsem.Artık öyle başkanlık sevdam da yok.


Karaborsayı teşvik falan değil bu söylediklerim ancak bu maçların biletinin parasal olarak üst limiti gerçekten yok. “Gerekirse gelecek ay..” diye başlayan bir telafi cümlesi ile o olmayan üst limite doğru hamle yapacak onlarca insani tanıyorum ve hepsini seviyorum.
***
Maç öncesindeki gece Fenerbahçe Birleşik Vakıf’da bir organizasyon var.Her yer ,aşağı yukarı herkes sarı - lacivert !
Rakı-müzik-dostlar tezahüratlar gibi bir ortamı belki başka bir yerde de yaşamak hem de benzer bir coşkuyla yaşamak mümkündür.Bu geceyi benim için özel yapan iki önemli ve de geçerli neden var.


İlk nedenim şöyle :Yirmi saat sonra maçın oynanacağı Şükrü Saraçoğlu Stadına sadece birkaç yüz metre uzaklıktayız ve yarın orada maçı seyredebilecek mutlu azınlıktanız. Daha önce bu binaya hiç gelmemiştim.Gelirken dikkat ettim,hemen yanındaki stadyumun ışıkları açık .Öğrendik ki tribünler süsleniyormuş,pankartlar asılıyormuş.Stadın çevresi öyle sakin ve sessiz ki keşke bu sükunet hepimiz için geçerli olsa.Bir çok arkadaşım aynı şeyi söylüyor “geçen seferki 6 golü yedi yapacağız sözleri mözleri bizi fazla havaya soktu.İnşallah bir terslik olmaz”. Gerçi ben de geceye 6 Kasım t-shirtü ile gittim ama sakinim ve huzursuzluk çekenlerin kabusunu anlıyorum.İmkan olsa beni bu gece “mr-tomografi-ultrason vs” aletlerine soksalar ve tıbben niye bu kadar sakin olduğumu söyleseler,mesela “dün ıspanak yemişsiniz ondandır,şunu okumuşsunuz bundandır” gibisinden bir şeyler deseler bundan sonra her derbi öncesi onu yesem, onu okusam.


Geceye diğer anlam katan unsuru anlatmak çok basit ama algılanması yine de epey zor olabilir.
Oturduğumuz masada daha önce yazışarak tanıştığım yüzlerini görmediğim bir grup arkadaşım var.Moskova Fenerbahçeliler Derneği olarak gelmişler.Masanın en ucunda oturan arkadaşım Murat S.Arabistan’dan gelmiş ve o saat itibariyle hala bileti yok.
Kiev’den gelenler var.Anons ediliyor Romanya Fenerbahçeliler Derneği oradaymış.Deminden beri “bu çocuğu nereden tanıyorum,bizim arkadaşlardan birinin kardeşiydi galiba” dediğim kardeşimizin Konya’da enkaz altından kurtulan Muhammet olduğunu öğreniyorum.Yanındakiler de Konya’dan gelmiş.


Anlattım işte ,basit gözüküyor ama birisi kalkıp hafif de alaycı bir bakışla “sen diyorsun ki bu arkadaşların Moskova’da hiçbir maddi çıkarları olmadan dernek kurmuşlar.Sadece Fenerbahçe sevgisi için. Kalkıp sadece bir maçı seyretmeye Türkiye`ye geliyorlar ve maçtan hemen sonra dönecekler.Bıark bu işleri be ya… Senin aklın ermez ,mutlaka bir çıkarları vardır.Belki geliş gidiş paralarını birisi ödemiştir,bu devirde kim böyle bir iş yapar,ne kadar safsın” diyebilir.
Bu nedenle anlatmıyorum,yazıyorum sadece.


Kupaları basketboldaki müessese klüpleri kardeşçe her yıl pay etmek,
95.,96.,97.,98.,99. ve 100. yılında tüm kupaları,şiltleri,plaketleri,ödülleri almak,
Alttan ısıtmalı,yandan soğutmalı ,rüzgar panelli hem portatif hem sabit olabilen yüz bin kişilik hatta gerekirse evdeki yemek masları gibi açılarak 150.000 kişilik olan stadyum yapmak,
Tüm lobilerin kayıtsız ve şartlı yegane hakimi olmak,
Avrupa’nın münhasıran tek fatihi olmak,
Bunların hepsi mümkün.
Bir lig maçı için Moskova’dan kaç kişi getirebilirsiniz ? Büyüklüğün ölçütü budur işte


“Ön Kutlama” dediğimiz gecemiz şarkılarla,marşlarla içenler için bol alkolle sık sık sarılarak öpüşerek coşku içinde “her zaman her yerde en büyük FENER!” sloganı ile sona eriyor.Şimdi evimize dönme ve yatma zamanı. “Ben kesin uyuyamam” diyenlere nispet edercesine yastığın altına elimi koyup rahat rahat yatıyorum.


Sabah erkenden kalkıyorum.Kendi kendime “hani sen bugün çok sakindin” diyorum. Hakikaten de sakinim ama mide-bağırsak bölgesi bir ayaklanma hazırlığı içinde.Bu ayaklanmayı hissediyorum ve eczaneden takviye olarak getirtilen ishal ilacımdan iki tane alıp isyankarları bastırıyorum.


Tüm sevenlerime “maç öncesi hep beraber yemek yiyelim, oraya gidelim ,burada buluşalım” programlarına katılamayacağımı açık seçik söylemiştim.Erkenden maça gideceğim ,stadyuma girip oturacağım ve tribünlerin dolmasını seyredeceğim.Hanıma “ben çıkıyorum” diyorum. “Aaa saat kaç daha ,ne yapacaksın bu kadar erken ?” sorusuna çok seviniyorum zira erken olduğunu birisi daha teyit ediyor ve beni rahatlatıyor…


Stadyumdaki “buluşma noktası” numaralı tribünde oturduğum yıllarda “Burger King’in önü veya Migros’un girişi” şeklinde söylenir, “kime sorsan gösterir” denirdi.Şimdi ise maraton tribünün önündeki Fenerium bu işlevi görüyor.Orada bütün gün dursam herhalde tanıdığım Fenerbahçe’ye gönül vermiş yıllardır görmediğim tüm dostlarımı kucaklama şansım olurdu.Tüm arkadaşlar ile orada “vay ne haber ya ?” diye sarılarak buluşuluyor, biletler veriliyor,yemekli yemeksiz programlar konuşuluyor ben hepsinden muaf olarak stadyuma Bursa’dan gelen Altuğ ve Ankara’dan gelen hayta Barış ile giriyorum. Turnikelerden önden onları sokuyorum.Birer çay kahve içiliyor ben her zaman olduğu gibi maç öncesi tuvalete gidiyorum ve Barış ve Altuğ’a “bak çişiniz varsa yapın ,sonra gir çık yapamazsınız” dedikten sonra bu “yolculuk öncesi öğüt veren baba” tavrıma kendim de gülüyorum.Hakikaten de maç öncesi tuvalete girerim maç arasında aklıma bile gelmez ve eve döndüğümde hep “bir az daha tutsam çatlayacaktım herhalde” derim.


İçeri girip tribünlere şöyle bir bakanların ilk tepkisi hep aynıdır “Muhteşem !” İlk kez gelenler ise “televizyondan bu kadar güzel olduğu anlaşılmıyor” yorumunu yaparlar. Orada olmak seçilmiş kapalı bir gruba dahil olmaktır.Karşılıksız sevgi ve coşku ile orada duran herkes yanındakine nasıl gurur duyduğunu anlatmaya çabalar hatta bir sevdiğini annesini,arkadaşını,sevgilisini “keşke burada olsan da bir görsen…” diyerek arar.Altuğ ve Barış da büyülenmiş gibi birkaç dakika sessizce stadı seyrediyorlar.


Maç öncesi rakibimizin de puan kaybetmesi üzerine hemen yapılan aritmetik hesaplar diyor ki “bu maçı alırsanız ki biz de aritmetik olarak hep yanınızdayız zaten, bir de lider olacaksınız”


Bir önceki Kadıköy maçında skorun yarım düzineye gelmesi sonucunda “multiple orgazm” kitabını revize etmesi zorunlu olan yazarlar da “skor az olsa da bu liderlik faslı da işin içine girince etkisi yüksek olacak” diye fikirlerini söylüyorlar.
***
Bazen bir yabancıya onun lisanında hayatımı anlatmam gerekirse Fenerbahçe tutkumu , hayatımdaki yeri ve önemini nasıl anlatırım,ifadelerim çok mu yalın kalır, “peki senin schalke04 taraftarından ne farkın var?” dese ne derim diye düşünmüşümdür.Hatta bir yabancıyı bırakıyorum bir yerliyi alıyorum.Kendi lisanımda anlatmak,anlatırken ikna etmeye gayret etmek nasıl mümkün olur diye de düşünmüşümdür.


29 Şubat 2004 günü binlerce maytaplı görüntünün fotoğrafını göstersem ve “benim de elimde maytap vardı ve oradaydım” desem artık yeterli olur.


Maçın sonunu tribünden nasıl gördüğümü anlatmayacağım.
Oğuz Konuralp , Torosların tepesinde Eskişehir deki evine giderken o son anı nasıl yaşamış onu anlatacağım.İster tribünde,ister sahada ,ister televizyon-radyo başında mutluluğun coşkusu hiç değişmiyor :


Dağın taşın arasından kıvrıla kıvrıla Torosları geçiyorsun, başladı radyo arada bir " crrrrrrrrztttt, brrrrrrrrrzzztt " etmeye. İki farklı istasyonun seslerini birbiri üzerine bindirmeye.


Bizim suratsız spiker son 7 dakika dedikten kaç saniye sonra idi bilmiyorum ? O karışık sesler de gitti ve biz doğanın kendi vızıltısı ile baş başa kalıverdik. Kamyon otobüs bolluğu arasında daracık yolda bir o yana bir bu yana kıvrılırken bir anda telefona yapışıp biraderi aradım ve " gol olursa anında bildir " deyip kapattım. " Hay böyle bir hafta sonuna kurs koyanın da, bir daha o göreve kabul edip gidenin de " diye saydırmaya başlamıştım ki. Baktım zır zır öten telefonun ekranında biraderin adi. Daha ona komut vereli 30 saniye bile olmamış. " Hayır haberdir İnşallah " deyip açtım. Karşıdaki sesin sahibi uçmuş, avaz avaz bağırıyor " Yozgat`tan selamlaaaaaaaaar ! Yozgatı`dan selamlaaaaaaaaar ! " diye


Hakikaten Mehmet Yozgatlı’nın forması havada helikopter pervanesi gibi sallanarak tribünleri selamlıyor. Tribünler bir o yana bir yana devrilmiş.O an tribünlerin fotoğrafı çekilmiş olsa ya havaya kalkmış yumruklar ya da yere düşmüş arkadaşlara uzanmış eller gözükecek.


Aslında coşkunun yarattığı mutluluk öyle güçlü ki sanki 12.500.000 kişi diğer 12.500.000’den birini tutmuş sarsarak kucaklıyor.


Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözüne istinaden “Cumhuriyet” en tepedeki yerine geçiyor , “imparatorların” zamanı değil artık…
-----
İnşallah ,2007’deki haftamızda mutlu olur.


Bozkurt K.Yılmaz
bky@antu.com

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

Amorphis - My Kantele

Çoook uzun yıllar evvel (sanki 10 yıldır dinliyorum bu müziği, lafa bak, çok uzun yıllar önceymiş, ooo'lar da bir sürü, maşallah...) Amorphis dinlerdim ben, severdim de.. Bir albümü vardı bende, Antalya'da yaşayan süper insan Ersin yollamıştı bana o albümü. Benim bu kadar bodoz death metal fanı olmamda büyük etkisi olan iki insandan biridir.. (Diğerini buradan yalıyorum)

Neyse efendim, o albüm güzel bir albümdü. (Elegy) Brutaldi kısım kısım. Hoştu yani. Severek dinledik o albümü bi aralar. Şu an yüzüne bile bakmıyor olsam bile, hala güzel albümdü diyebilirim. O kadar terbiyesiz değilim. Geçmişimi unutmam! ve utanmam.... :s (bknz: Emrah, İbrahim Erkal ve Ayna kasetleri :s)


Biricik Last efem'de dolaşırken, Amorphis'in My Kantale parçasının klibini buldum. Akustik versiyonunun. Bunun brutal versiyonu daha güzel tabi ama klip işte. "Daha çok insana açılmak istiyorsan hayvani kısımlarından çok insani kısımlarını göstermelisin" stratejisi ile olmuş bitmiş. Neyse efendim. Buyrun klip. İzleyin sevinin.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

Outro...

Karışık çalan listem dahilinde üst üste iki "outro" parça çalınca, altta yazdığım karalama içersinde bahsettiğim parçanın da bir outro olduğunu anımsadım. Diğer outro parçalara göre biraz uzun bir parçaydı aslında ama bir outro idi neticesinde...

Outro parçaları pek çok severim genelde.. Albüm boyunca bodozlama da olsa, yırtınma da olsa, o son parçaya, outro'ya geldiği zaman mutlaka hüzünlü, kasvetli, gizemli bir hava oluşuyor.

Seviyorum bu karamsar, karanlık, hüzünlü, heyecan verici melodileri..

Genelde albüm sonların outro koyan gruplar, sade ve enstrümantal ve de ağır, hüzünlü outro'lar seçiyorlar.. Ben, grubun albüm için çok emek verdiğine ve kayıtların bitişine üzüldüğü için böyle yaptıklarını düşünüyorum ehu. Aylarca yemeden içmeden çalışıp, uğraşıp, didinip, belki de bir çok zorlukla savaşarak yaptıkları kayıdın sonuna elbette sade, atmosfer barındıran bir hüzün giderdi..

"Bir daha ki albümde görüşmek üzere" dermiş gibi geliyor bana bu outro'lar.. Hüzünlü ve başarmış olmanın vermiş olduğu gururla birleşmiş bir el sallayış ehu..

Outro'ları sevelim. Onlara sahip çıkalım.

Yalnız değilsiniz outro'lar. Her zaman yanınızdayım.

İntro'lar outro'lar kadar samimi gelmiyor bana. İtici bir yanı var intro'nun. Bazen hiç dinlemeden geçiveriyorum intro'ları. Kaprisliymiş gibi geliyor bana intro'lar. Bazıları çok güzel olabiliyor, evet. Altar grubunun (Hollanda'lı olan) Spunk parçasının intro'sunu seviyorum mesela. Gerçi albüm intro'su olmuyor bu ama olsun. İntro intro'dur.

Ne anlatmak istediğimi bilmiyorum. Bu kadar yani. Girişsiz ve gelişememiş bir yazı. Aslında başlı başına bir Outro.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 1 Comment

Bahçeler İçre Yürüyelim Arkadaşlar...

Bir hışımla attım kendimi yataktan. Yattığım yerden, karışık çalan ve "death metal"den oluşmuş listeyi dinliyordum. Beni kalkmaya iten şey önce aklımdan geçenler oldu, sonra beni bu düşüncelere iten olguyu farkettim.

Death metal parçaları dolu bir listede, o kadar bodoz parçanın arasında, adam öldürme, kadavra kesme, ölü öğütme, adamın penisini koparıp sonra ağzına sokma gibi hayaller içerisindeydim. Derin bir haz, derin bir kan kokusu hissediyordum. Ensemde ki tüyler dikleşiyordu bu hazzı yaşadıkça. Bir "death side story" yazıyordum, kapattığım gözlerim arkasında...

Nasıl olduysa bir anda pozitif bir enerji, bir bahar havası esmeye başladı düşüncelerimde.

Kırlarda koşturmak, uçuşan kelebeklerin arasında ellerimi çiçeklere sürttürerek yürümek istedim. Yanımda sevdiğim bir hatunun olmasını istedim. Ağaçlar arasında yakalamaca oynayıp, eski Türk filmlerinde yaşanan o saçma geyikleri yapmayı bile istedim. Bir doğrunun iki ucu olup, ellerimizi sallaya sallaya birbirimize koşup, fizik ve matematik kurallarını yıkarcasına ortada buluşmak istedim. Bir "bizimkisi bir aşk hikayesi" yazıyordum, kapattığım gözlerim arkasında... Falan yani. Saçmaladığımı hissettim sonra. Noluyor lan dedim. Kendime geldim.

Sonrasında hayallere daldım yine. İddaa oynıyım lan dedim. Ama bu sefer tutsun bak dedim. Kendim için istiyorsam namerdim dedim. Cidden bu pozitif havanın etkisiyle sağlam bir para yakalarsam insanlar için neler yapabileceğimi, neler yapacağımı düşündüm. Bunun planlarını yaptım. Alllaaaam nolursun tutsun dedim içimden.

Neticesinde, az önce düğmesine bastığım elektrik sobasının yaydığı ısı vücuduma temas ederken, ben klavyeye dökülmüş saç parçacıklarını topladım. İddaa tutsun berbere de gidicem.

Neyse.

Beni bu psychokiller hayallerimden uyandıran olgunun, o sırada listemde olan egzantirik bir grubun yapmış olduğu, insanı hayal dünyasına sürükleyesi bir parça olduğunu fark ettim. İlk hissettiğimde noluyor amısına koyim dedim aslında. Bunca killer parça arasında neler oluyor böyle, kuş sesleri, kulağımızın alışık olmadığı enstrümanlar, bir bahçede yürüyormuş havası, hani elleri çiçeklere sürttürerekten, kelebekleri uçuşturaraktan ;)...

Bunca muhabbetin üzerine şarkının yada grubun adını öğrenmek isteyeceksiniz ama söylemicem. Böyle uyuz, bencil, göt adamın biriyim işte. Ama dinleseniz siz de sever, siz de hayallere dalardınız. Netekim ben üçüncü kere dinleyeceğim şimdi. (Hey sen! Karıştırma last.fm profilimi!)

Ve bu kelebekler arasında dolanırken, gözyüzünden kayan yıldızımı görüp, şans bugün benimle olacak diye düşünerek ve yine kendimi kandırarak, bir YTL ye hayal satın alacağım, bir internet sitesinde, bir iddaa kuponu doldururken......

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

10 küçük harf

Yazıldığı gibi okunan on tanecik harfciğin, on tanecik, birbirinden bağımsız, hiç birşey ifade etmeyen harflerin birleştiği anda, tam o anda evet, yanına ufacıcık bir <3 gelse; sizce de mükemmel olmazmıydı?

Bence mükemmel oluyor...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

National Geographic POD