Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Bugün.

Bugün de dün gibi gayet mutlu ve mesuttum. İçimde sıkıştıran şafağın şizofrenik hisleriyle ayağa kalktım, dolaştım, ona buna laf attım, arggghhh diye inledim, bunun sonucunda üzerime yönelen meraklı bakışlara s.klemez bir şekilde gülümsedim, kapak yıkadım, sildim, toner dağıttım, özledim, kontör aldım. vs.

Yine her sabah olduğu gibi erkenden kalktım ve hemen kendimi duşa attım. Güne güzel bir başlangıcın en önemli olayı duştur bence. Sabah duş aldığım zaman kendimi müthiş hissederim ve bunun asıl nedeni, saçlarımın duştan sonra süper görünmesidir ahaha. Saçlarımı sala sala dolaşırım peki bi görmemiş insanlar gibi.

Geç kalmadım ama otobüste bir kişiye uyuz oldum. Yukarıda duran demirden tutarken dirseğine öyle bir yön veriyor ki, tam burnumun önünde duruyor dirseği. İnanılmaz rahatsız edici bir durum. Çok şükür ki eski Cem'den eser yok artık. Aklımdan çok pis fantastik uyuz etme planları geçirdim ancak arkamı dönüp kafamı başka bir tarafa çevirmeyi tercih ettim. Eskiden olsa kesin kavga ederdim.

Otobüsten tam inerken önümde duran türbanlı kızın elinde kocaman bir T cetveli olduğunu gördüm. İneceğimiz durağın tam yanında bulunan Haliç Üniversitesinin bir öğrencisi olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. Vay anasını, demek buraya türbanlı alıyorlar diye düşünürken otobüsten inmiş ve bir kaç adım atmıştım ki, kız türbanını tek bir hareketle çıkarttı. Yüzünde bir ifade gördüm. Daha mı mutluydu, yoksa içinden kaderine küfrettiği için mi gülümsüyordu çözemedim. Saçlarının güzel olduğunu düşündüm. Yıllar önce bir Ticaret Lisesi öğrencisi konumundayken, bu ve bunun gibi dinci kesim insanlarının önünü kesmek için bizimde önümüzün kesildiğini hatırladım. Mecbur bırakılmıştık Bankacı yada Muhasebeci olmaya. Seçme hakkımızı önce ailemiz, sonra devlet almıştı elimizden. Biri cahillik yüzünden olmuştu, bir diğeri dincilik. Kızın yanına yaklaşıp saçlarının çok güzel olduğunu söylemek istedim ama çoktan kapıya yönelmişti gülümseyen bir ifadeyle. Bulutsuzluk Özlemi'nin "Özgürlük Emek İster" isimli parçası geldi aklıma, mırıldanarak devam ettim yoluma.

Şirkete gittim, dünden kalmış olan işlerime devam ettim. Tam 20 tane yazıcının revizyonu var, yani tamamen sökülecek, iç ve dış temizliği yapılacak, en cillop baskıları alınacak ve streç filmle sarılıp kaldırılacak. Kaldırılacak kısmı kesin değil ama. Bizim şirkette ben geldim geleli onlarca makinayı yıkayıp temizledim ve onlar hep kaldırılacaktı. Ama bir çoğu orada burada heba oldu, parçaları söküldü, tekrar kirlendi vs. Bu yüzden hemen streç sarıyorum temizlenen makinalara. Böylece üşengeç Türk milletinin zaafından yararlanıyorum. Basit bir streçi yırtıp, içinden parça çalamayacağını biliyorum çünkü.. Üşenirler. Yemin ederim üşenirler.

Dün akşam izlemiş olduğum Pınar Sucuk reklamında ki o şerefsiz herifin bir sucuk anlatışı vardı ki, beni benden almıştı. Tüm gün canım sucuk istiyordu ve şirketimin Hair Metal fanı Selçuk abim, o kocaman göbeğiyle gelip, bugün sucuk ekmek yemeye gidelim, deyince sarılıp öpecektim onu. Netekim tatmin edici bir yemek oldu.

Öğlene kadar geçen bu araların her saniyeleri aklım bir uzaklara bir karşımda oturan insana gidip geliyordu. Beynimin çift tarafını çalıştırmayı öğreniyorum bu sayede, yine sayende! ahah.

Öğleden sonra Perşembe ve Cuma günlerimize özel olarak dışarıya toner dağıtmaya çıktım. Bir çok yere gidip, bir çok toner dağıttım. Pek sorun yaşamadım, çünkü mutlu bir bireyim. İnsanların sorunlarını çözdüm, tonerlerini taktım, espriler yaptım, "umarım kolay geliyordur" diye içimden geçirdim ara ara. Arabada Azrael grubunun CD'sini çaldım. Sanki dinlemek zorundaymışcasına hiç tepki vermeden bu duruma itaat eden Rıdvan abiye teşekkür ettim. Gerçi geçenlerde bir durum yüzünden epeyce ve haddimi aşarak bağırıp çağırmıştım kendisine. Haklıydım çünkü ve haksızlık durumlarında sinirlenmiş Cem daha tam olarak değişemedi henüz. Azıcık bağırıyor ve gözlerinden ateş çıkarabiliyor. Cem'den 10 yaş büyük olsanız bile karşısında bir cevap veremeden kalabiliyorsunuz çünkü hiç susmadan söylenebilecek her sözü söylüyor ve size cevap hakkı vermeden itin poposuna sokuveriyor. Böyle bu Cem. Neyse, arada işe yarıyor bu durumlar. Güzel güzel death metal dinledik işte ehu

Azrael grubunun bir tane albümü var ve eğer bu adamlar bu albümü 1991 yılında İsviçre yerine Amerika'da yapsalar eminim ki şu an bu grubu bilen bir çok kişi olabilirdi. Gerçekten çok iyiler. Mesela memleketimin güzide grupları olan False In Truth, Suicide gibi kalbur üstü ve eski gruplarda öyle. Tek suçları yanlış ülkede olmak.

Akşam şirkete döndük, biraz makina taşıdık ve evimize gitmek üzere servise bindik. Serviste dönen bir muhabbete kulak misafiri olup, kopmamak için kendimizi zor tuttuk. Bknz:

Hatun 1 = Ya istemeye geldiklerinde çok heyecanlıydım, bacaklarım titriyordu valla... bla bla..
Hatun 2 = Ben hiç heyecanlı değildim, gayet rahattım, sanki tüm sinirlerim alınmış gibiydi vidi vidi...
Erkek = Ben kız istemeye gittiğimizde ağladım. Dayanamadım duygulandım, koyverdim gitti valla. Millet patır patır resim çekiyor, ben orada oturmuş ağlıyorum. Çok pis rezil olduk valla. bla bla..

Eve geldim. Tıkınıp sağda solda ne varmış diye bakınırken Özkan'dan telefon geldi ve koşmaya gittik her akşam olduğu gibi. Tempolu koştuk, dur durak bilmedik. G.tümüzden akan tere aldırış etmeden tam 2.5 kilometreye tekabül eden noktaya ulaştık ve bir dakika mola vermek üzere bacaklarımızı dinlendirirken muhabbet edip, etrafı kesmeye başladık. Yanımızda Mini Panelvan türü bir araba, bagaj kapısını açmış Trabzon ekmeği satıyordu. Adam Trabzon'lu değildi. Biz muhabbet ederken adam bir anda bagajı kapattı ve arabasına bindi. Bizim dikkatimizi çeken bu olay neticesinde yaklaşık 30 saniye sonra adam arabasından indi ve ağaçlık bir alana doğru yürüyüp çişini yaptı. Döndüğünde ne yapacağını görmeye dayanamayacağımız için tekrar koşmaya başladık. Muhtemelen o muhteşem Trabzon ekmeklerini, o muhteşem pipisine ellediği, muhteşem elleriyle satmaya devam edecekti. "Ohh memleketim, ta .mına koyim senin" diyerek koşmaya başladığımızda ben bir ilk olarak kronometre çalıştırmayı ihmal etmedim.

Dönüş baya zorluydu, yorulmuştuk ve "dursak mı acaba lan?!" diyerek birbirimizin gözlerinin içine bakıyorduk, ses çıkartamadan.. Ama serde erkeklik vardı, durmak olmazdı. Bir zaman sonra ben alıştım, nefes kontrolünü sağladım. Özkan'da azıcık daha kastı. 5 kilometreye tekabül eden parkuru bitirdik ve derin bir "OHHH" çektik. Dönüş yolundaki mesafeyi 14.40 'ta aşmıştık. Bence gayet iyiydi.

Özkanlara gittik, oturduk, televizyon izledik, meyve ve pasta yedik. "Ellerine sağlık teyze" dedim. Sonra evdeyim anladığınız üzere ve Özkan'ın msn'de yazdıklarına cevap vermiyorum bu yazıya kilitlendiğim için ehehe. Güzel bir gece olmasını dileyerek yazıyorum. Bugün, dün olduğundan daha güzel bir gündü ve yarın daha güzel olacak. Her geçen gün daha zor ama daha güzel olacak. Hissediyorum.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 6 Comments

Çok pis şafak sıkıştırıyor şerefsizim..

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

Şair...

(Uzuuuuun zamanlar önce böyle abidik gubidik hikayeler yazmayı pek severdim. Seyfi abi'de bunlardan bir tanesi olarak doğmuştu eheh. Bu da öyle bir şey işte, çok önceden yazılmış ve düzeltilmeden yayınlanıyor. Günümüzle alakalı konsept style ehehe)

Vay anasını demişti şair.. Yazdığı şiire baktı uzuncuna.. Bir edebiyat parçalamıştı.

Uzun uzun tekrar baktı.. Kısaydı ama özdü. Yıllar boyunca dillerden düşmeyecek bir eserdi.. Adı tarihe altın harflerle kazınacaktı, öyle hissediyordu. Duyduğu sevinç yüzünde gözyaşları olarak belirmişti..

Duyduğu heyecanla yerinden zıpladı. Telaşı yüzünden okunuyordu. Bu müthiş eser, bu nadide çiçek, bu nesilden nesile aktarılacak şiir onu sandığından daha çok heyecanlandırmıştı. Yazdığı şiiri alıp gizli kasasına yerleştirdi, kapalı ve kilitli bir kutuya koyduktan sonra…

Bir çok şiir yazmıştı ama hiç birinin bu kadar tutacağına inanmamıştı. Hiç biri bunun kadar duygulu, bunun kadar estetik ve çekici olamamıştı. Hayatının şiiriydi bu. şiiri nasıl ve ne zaman ortaya çıkaracağını çok iyi biliyordu.

Aradan bir süre geçti ve beklediği zaman gelmişti. Üstüne geçirdiği simokinine baktı aynanın karşısında.. Papyonunu düzeltti.. Kepine baktı ve gerçekten yakışıklı ve karizmatik olduğunu düşündü. Aslında çirkin bir insandı ve şu ana kadar sadece bir tane kız arkadaşı olmuştu. O hatunda zaten görme özürlüydü..

Eline aldığı baston misyonu tamamlayan unsur olmuştu. Herşey mükemmeldi. Halkın karşısına çıkacak ve bu şiiri, yıllar boyu dilden dile anlatılacak bu eseri okuyacaktı. Duyduğu heyecan yüzünden bacakları titriyor ve 15 dakikada bir çişi geliyordu. Heyecanını bekletmeliydi, şimdi sırası değildi.. Şiiri yazdığı kenarları gül resmi motifli çizgili kağıdı katlayarak cebine koydu.. Son bir kez daha aynaya bakarak evden çıktı..

Herşeyin değiştiği anı canlandırdı gözünde, ayağa kalkıp alkışlayan elleri ve patlayan fotoğraf makinelerinin flaşlarının yüzüne çarpışını canlandırdı..

Ve o anda kendini yere uzanmış buldu! Heyecan ile yola atlamıştı ve ona çarpan arabanın farları fotoğraf makinesinin flaşı gibi patlamıştı belinde..

Yerde uzanıyordu. Çevreden meraklı bakışlar ve sesler geldiğini duyuyordu. Gözleri sabitlenmiş tek noktaya bakıyordu. O sırada çarpan arabadan çıkanlar onu hastaneye götürmek için karga tulumba -yaka paça- arabaya bindirmek için yerden kaldırdılar. O sırada ceketinin cebindeki, o geleceğini kurtaracak şiir düşüyordu. Düşüşünü gördü ama müdahale edemedi, insanlara söylemek istedi ama sesi çıkamadı...

--- o --- o --- o --- o --- o ---

Mahallenin piç insanlarından Ali yolda arabanın çarptığı adamın etrafında oluşan kalabalıktan yararlanmak niyetindeydi. El çabukluğuyla birkaç cüzdanı indirdi cebine.. Yerde duran bir kağıt parçası çarptı gözüne. Eline aldı, gül desenlerine bakıp küfretti sahibine zevksizliğinden dolayı. İçinde sikkodan ilk okul çocukları ayarında bir şiir yazıyordu. Muhtemelen arabanın çarptığı şu palyaçodan düşmüştü..

Kardeşine götürdü şiirin yazdığı kağıdı. Senin yaşındakiler için uygun birşey diyerek dalga geçti üstelik.

Ertesi gün stadyumda ki tören için bir şiir hazırlanması istenmişti Ömer'den. Bu şiir ne kadar iğrenç dursa da bunu okuyacaktı.. Kararını vermişti. İğrenerek okudu şiiri her defasında ezberlemek için..

--- o --- o --- o --- o --- o ---

Ertesi gün şair hastanede ki yatağında uzanmış televizyonu izliyordu.

Kutlamalar nedeniyle inönü stadyumundan canlı yayın vardı.

Şair ellerini kıpırdatamıyor, konuşamıyordu. Felç geçirdiğini tahmin ediyordu ama doktorlardan bir açıklama gelmemişti henüz.

Sahneye 10 yaşlarında Ömer isimli bir çocuk çıktı ve şiirini okumaya başladı..

Bugün 23 Nisan
Neşe doluyor insan
...
...
...

Şiir bitip ayağa fırlamış seyircilerin çılgın alkışları arasında Ömer'in şaşkın yüzünde flaşlar patlarken, hastane odasında hareketsiz yatan şairden sadece anlaşılmaz sesler yükseliyordu...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments


Son bir aydır falan yolda yardırdığım diskman muhabbetine ara vermek durumda kalmıştım. Ceket üzerine sırt çantası pek hoş durmuyor açıkçası. ehue. Diskmanimi yanıma alamadığımdan yolda dilediğim o müthiş albümlerin hazzını gerçekten özlemişim. Geçen hafta zor bela montumun cebine sıkıştırdığım diskmanime koyduğum albüm Suffocation - Souls To Deny albümüydü. Bir aydır içimde sönmüş olan ateş bu albümle yeniden canlandı ve sonrasında; Güneş, İşte Buradayım! An itibariyle aklıma gelen ve beni benden alan, ritimleriyle içimde koşma isteği uyandıran, vokalleriyle beni, kendimi 30 bin kişinin önünde bu şarkıyı seslendiriyormuşcasına heyecanlandıran, davullarıyla çevremde bulunan tüm insanlara kafa göz girme hissi uyandıran muazzam death metal gruplarını yazasım geldi. Özellikle sabah işe giderken geç kalma sorunu yaşıyorsanız bu albümlerden bir kaç tanesini edinip, mümkün mertebe mp3 playerınızda bulundurmanızı tavsiye ediyorum. Bir play tuşuyla beraber aşılmaz dağları aşabilmeniz mümkün.

Öncelikle Suffocation - Souls To Deny albümü ile başladığım haftaya Monstrosity - In Dark Purity albümüyle devam ettim. Monstrosity'nin akıcı melodileri zaten inanılmaz ama albüm sonuna koydukları Slayer - Angel Of Death coverı albümün gidiş havasıyla cuk oturmuş. Çok geç keşfedip, çok fazla sevdiğim bir grup olan Brutality - In Mourning albümü benim her zaman için en sevdiğim albümler arasına girmişti bile. Özellikle burada da linkini vermiş olduğum, albümün ikinci parçası olan "The Past" tam olarak benim müzikal zevkimi anlatıyor. Bu parçayı anlatabilmek isterdim, uzun uzun bahsedebilmek isterdim ama sevgilinize sevginizi anlatamamanız gibi bir şey bu, kelimelerle ifade edilemiyor bazen.

Sıradan benim için çok önemli olan gruplar ve çok önemli olan bazı albümlerini yazayım, tam olsun. Hissiyatlarımı yazabilmem çok zor. Hani bu tarz, yabancısının deyişiyle "böğüren" adamları dinlerken kaç kişinin tüyleri diken diken olur aldığı hazdan bilemiyorum ama benim için yapılabilecek en güzel müzikleri yapıyor bu adamlar. Beğeni sırası olmadan, aklıma geldiği sırayla yardırıyorum.. Tabi daha sevdiğim bir çok grup var, dinlemekten haz almadığım grubu tutmam zaten arşivimde. Ancak bu grupları ve albümlerini dinlerken ayrı bir haz alıyorum, ayrı bir dünyaya dalıyorum.

Hypocrisy - The Final Chapter (Her zaman için en sevdiğim grup ve en sevdiğim albümdür o yeah. Son albümlerinde eski çizgisinden bir hayli uzak olsa bile yine de sever sayarım. İlk aşk gibin birşey ehue)
Gorguts, (Hayatımın en değerli gruplarından birisidir. Bütün albümleri ayrı güzel, ayrı teknik, ayrı gazlıdır. Yalarım böyle grubu ben)
Kataklysm, (Bu grubu anlatmak için "Kıyım" kelimesini kullanmak yeterli olacaktır. Bunalmış ve bezmiş bir gününüzde bu gruba kulak verin ve enerjileriyle yeniden doğuşunuza tanıklık edin..)
Cancer (C.F.C. -Cancer Fucking Cancer parçası her türlü!)
Abramelin, (Rast gele bulduğum bir grup daha. Old school death fuckin metal with balls)
Gorefest, (Şu grubu canlı izleyememiş olmanın derin sızısını hala yaşıyorum. Özellikle False albümüne hasta olurum!)
Misery Index, (Normalde bu tarzda çok fazla sevdiğim grup yoktur -grindcore- ama bu grubun bi şeytan tüyü var sanırım. Heyecanlandırıyorlar ve hareket veriyorlar bana ehu)
Ancient Existence, (Alamanya'dan, isimleri daha yeni yeni duyulmaya başlayan grow grow death metal yapan güzel bir gruptur. Her türlü gazı dayarlar adama.. Fenadırlar.. Canlı olarak izleme şansını bir arkadaşımın düğünü nedeniyle kaçırmıştım, sağlık olsun..)
BOLT THROWER (ah ulen bi kere izleyebilsem canlı canlı ehuehue)
Nile (Babalara saygı!)
Gojira (Fransa'dan adam gibi grup çıkmaz diyenlere en güzel cevap bu grup sanırım. Bana da öyle oldu çünkü ehuehe)
Death (Fazla söze gerek yok zaten, adamın her notası ayrı bir ruh taşıyor..)
False In Truth (Eyvallah sadece bir tane albümleri var ama bu grubun şanlı geçmişini perdelemeye yetmez. Arkadaşlarım olabilirler ancak bu listeye girerken bir torpile ihtiyaçları yoktu gerçekten ehehe Dinlerken inanılmaz haz alıyorum, siz de alın albümünü, destek olun hanuna! ahuahua)
Sinister (Hollanda'dan babam çıksa dinlerim! Bu grup diğer yazdığım gruplara göre daha brutal, daha hayvansı ama ritimlerinin, melodilerinin akıcılığı ve vokalin kuvveti her türlü saygıyı hak ediyor.)
Asphyx (Bir Hollanda grubu daha! Bu grupları dinlerken gelen koşma isteğini kırabilecek bir etki var mı acaba?)
Avulsed (İspanya'dan brutal death metal. Ancak brutal death metal olmasına bakılmaksızın, müziklerinin yumuşaklığı, melodisel olması, sözlerin eğlenceli olması (stabwound orgasm :D) açısından seviyorum ve her dinlediğimde gazlıyorum kendimi ehu)
Eternal Solstice (Old school death metal grubu. Tam olarak benim zevkime hitap eden bir grup daha.. Berk insanı sağolsun)
Morbid Angel (Fazla söze gerek yok zaten..)
Krabathor (Çek death metaline her zaman saygı duydum ama bu grubun bass ve vokalini yapan Bruno amcama ayrı bir sempatim var. Nedendir bilmiyorum. Pek saygı duyuyorum bu adama.)
Hypnos (Yine Bruno amcanın başka bir projesi olan bir grup. Özellikle Love Song'u dinlemelisiniz ehehe)
Polluted Inheritance (Yine kaza bela bir yerlerden bulup hastası olduğum gruplardan. Fazla dinleyenini bulamazsınız ama aslında çok deli bir gruptur. O yeah.)

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Kedi.

Dünya üzerinde yüzlerce, binlerce hayvan vardır ve benim en sevmediğim hayvanların başında gelir kediler. Sürüngenler ve hatta böcekler bile daha sevimli gelebilir bana bir kedinin karşısında.

Ömürleri tıkınmakla geçer, ver yemeğini yesin, değiştir kumunu sıçsın, bi o kadar miskin takılsın. Tamamen uyuz bir hayvan bence.

Ve ablam sağolsun eve kedi getirdi bir tane. Kedi olmasının zaten yeterince büyük bir problem teşkil etmesinin yanında hem İran kedisi hem de dünyanın en çirkin kedisi. Yani ben kedi seven birine kötülük yapmak istesem ancak bu kadar çirkin bir hayvanı alıp hediye ederdim o kişiye. Ancak bu kadar olur yani. Zaten bu İran kedilerinin garip bi suratları var, mahkeme duvarı gibi, dümdüz ve bi o kadar çirkin. Bu daha feci. Toparlak, koskocaman bir yavru.

Eve geldiğinden beri 8 kilo almıştır hayvan. Domuz gibi yiyor resmen. Ne zaman eve gelsem yiyecek tabağının yanında tıkınıyor. Buldu beleş yemeği yesin tabi. Domuz gibi yiyor domuz gibi. Kedi olmadığını bilsem, hani hayatımda kedi görmemiş falan olsam kesin domuz sanardım bunu. Öyle yiyor, domuz gibi.

Bi de çok sinsi. Bu domuzluğunu belli etmemek için ev içinde devamlı hareket halinde. Aklınca spor yapıp yediklerini eritecek ve domuz gibi yediği belli olmayacak. Ama yanılıyor. Ben tutuyorum çetelesini.

Kedinin benim açımdan tek güzel tarafı kuyruğunu yakalamaya çalışması. İçten içten gülüp, içten içten bir "SALAK" diyorum. Çok huzur doluyor içim bu anlarda. Ki genelde bunu yaptığı için ben evde olduğum zamanlarda genel bir huzur içersindeyim. Canın mı sıkıldı, kediye bak, neşelen. Böyle bir salak, her dakika kuyruğunu kovalıyor. Bir gün videosunu çekip koyarım, siz de atınız stresinizi.

Adını Nisan koymuş ablam ama ben çirkinliğini görmezden gelemiyorum ve Çirkin diyorum kendisine. Bazen Kedi dediğimde oluyor. Basit bir şekilde. Kedi. Domuz gibi olur bu yakında. Çünkü öyle yiyor.

Zaten yusyuvarlak ve tüyleri nedeniyle daha dombalak görünüyor. Bi de bunu koşarken göreceksiniz ahuahua. Of. Felaket habercisi gibi, öyle bi sevimsiz ki.

Ahanda buyrun.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 7 Comments

Tırt Foto

Çok şahane bir şirketiz. Resimden de görüldüğü üzere..



Buna şöyle derim ben; "fotoselli tuvalet sahibi olmuşsun ama adam olamamışsın adam! shuahu Yapacak bir şey yok. Hala insanlara işemeden önce donunu indirmen gerektiğini hatırlatmak durumunda kalabiliyoruz. Bunu yaparken iğneleyici olmak isterken komik duruma düşüyoruz. Ayrıca LütVen yani...

Bu amcayı bugün otobüste gördüm. Kasketini çıkartmış kelini ferahlatıyordu.

Telefonla çektiğim için pek iyi çıkmamış ama kasketin içinde üzerinde bulmaca olan bir gazete parçası vardı ehue. Terini emsin diye.


İstinye - Carrefour'a toner bırakmaya bıraktığım gün (Perşembe günü) bu fotoğrafı güvenlik kabininde çekmeye çalıştım. Çok küfür ettim yanımda adam gibi bir fotoğraf makinası olmadığına. İnanılmaz komik bir yazı yazmış adam. Hani şu doğu illerinden bir tanesinde askeri jet uçakları geçiyor diye komutanlığa yazılan bir yazı vardı, "3 kadin düşük yapti, inekler korkti" falan gibisinden. Onun gibi çılgın bir yazı vardı.

Aklıma geldiği kadarıyla şöyle bir şeyler söylüyordu adam.

Bakın kardeşim, 30 sefer söyledik, yazmayın dedik, hala yazıyorsunuz. Bi laftan anlayın kardeşim. Şuraları neden karalıyorsunuz! Karalamayın diyoruz, daha kaç kere söylicez, şunu okuyun belki anlarsınız" falan da filan. Altına "güvenlik" deyip tekrar devam etmiş; "Ayrıca herkes sırasını bilsin, saygılı olsun, güvenliğe zorluk çıkarmasın, polemiğe girmesin."

Ortam biraz daha müsait olsaydı çaktırmadan çekmek zorunda kalmasaydım büyük bir bomba yakalamış olacaktım ama kısmet değilmiş. Adam gibi makina olsa yanımda yine yakalardık ama telefonla anca bu kadar. Oyh, ne güzel gülmüştüm yazıya..

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 7 Comments

Bana Samuraydan Bahsetmeyin!

Yok arkadaş bana samuraylardan bahsetmeyin. Onlar ki gözümde acaip karizmatik, güçlü ve adaletli savaşçılardı. Ancak ne olduysa dün oldu, sildim samurayları defterden. Uzak olsunlar bana, gitsinler harakiri yapsınlar.

Dün öğleden sonra, sevdiceğim, canımdan çok sevdiğimle beraber benim memleketim olan Şile'nin Alacalı köyünde, kırlarda papatyalar arasında koşturmaktaydık. Taze çimenin kokusu ve baharın vermiş olduğu muhteşem haz bizi birbirimize daha çok aşık etmişti sanki. Herşey çok güzeldi ve birden tam önümüze bir tane 102 ekran LCD televizyon indi...

Haberleri sunan kadın Şile'nin Alacalı köyünün samuraylar tarafından kuşatıldığından bahsediyordu. Ben hemen panik havasına girmedim, sakindim. Etrafıma bakıntım sevdiceğim yok olmuştu. İşte şimdi panik havasına girebilirdim!

Koşa koşa köy meydanına doğru ilerledim. Yolda köyü kuşatmak ve herkesi öldürmek üzere tam tekmil ilerleyen samuray birliklerini gördüm tek sıra halinde. Hemen ara patikaya dalıp, kestirmeden bizim evin önüne gitmeyi düşündüm ancak orada da 2 samurayın sakin ve dikkatli adımlarla ilerlediklerini gördüm. Yavaşca arkalarından yaklaştım ve cebimde taşıdığım kürdanı bir tanesinin boynuna saplayarak bir tanesini etkisiz hale getirdim. Diğeri kılıcını çektiğinde benim topuklarımın kıçıma vuruşu saatte 50 km hızla gittiğimi söylüyordu.

Ara sokaklardan köy meydanına indim ve köy halkının meydanda korkulu bakışlarla toplanmış olduğunu gördüm. Süpermarket arabaları ve bazı anlamsız taşıma araçlarıyla insanlar kaçmaya çalışıyordu. Buna rağmen hala köyde kalıp karşı taarruza geçmeyi düşünenlerde vardı. Ancak samuraylar ok saldırısına geçtiklerinde onlarda cayacaklardı fikirlerinden elbet. Bindiğim bir süpermarket arabasıyla Latif-Osman bayırından aşağı son sürat ilerlemeye başladım. Bayırın dibinde bulunan düzlüğe geldiğimde süpermarket arabam devrildi ve yolun kenarına doğru yuvarlandım.

Sağ taraftan yani orman yolundan kestirmeyi kullanarak anayola ulaşıp hemen oradan uzaklaşmayı düşünüyordum. Orman yolunda ki kayalardan atlarken Konyalı Hüseyin'i gördüm. Olandan bitenden habersizdi. "Hüso kaç oğlum, samuraylar geliyor" diye uyardım onu, panik havası esmedi gözlerinde, korkusuz bir şahin gibi baktı yüzüme. Kaçmayacağını söyledi ve cep telefonundan evi aradı. O aramasını sürdürürken ben devam ettim ve sonunda anayola ulaştım.

Kaçmayı başaran arkadaşlarla aşağıda toplandıktan sonra bindiğimiz arabayla İzmir'e gittik. Ama söz konusu olan sadece bir "Alacalı köyü kuşatması" değildi. Söz konusu olan Alacalı köyü ırkını ortadan kaldırmaktı. Bu yüzden samurayların vakit kaybetmeden peşimizden geleceklerini biliyorduk ve hedef şaşırtmak için ilk trenle Ankara'ya gittik. Orada sığınacak bir yer bulduğumuzda aralık olan camın rüzgarıyla üşüdüğümü ve lanet olası işe gitme saatinin geldiğini telefonun çalan alarmıyla anladım.

Bana samuraylardan bahsetmedin dostlar! Çok kızgınım onlara. Alacalı ırkına koyim, o değilde ne güzel koşturuyorduk sevdicekle!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 5 Comments

Akbil.

Selamlarım okuyucu!

Daha önce de söylediğim gibi, hakkını vermek lazım, iyi kahve yapıyorum. Yaptığım özel birşey yok gerçi. Ama çok güzel oluyor. Ben böyle kahve içmedim hayatımda. İşte onlardan bir tanesini daha içiyorum. Bi bu kadar mutluyum yani bana huzur veren tatlılar tatlısı falan işte ehu

Neticesinde, ben böyle memleket insanlarının içine edeyim okuyucu. Yani çok pis küfürler edesim var ama etmiyorum. Etmek istemiyorum, zira bugün yeterince küfrettim zaten.

Geçen gün mahallemizin her zaman olduğu gibi ağzına kadar dolu olup, utanmadan hatta bunun yanında arlanmadan oraya astıkları "biz insan taşıyoruz" yazısıyla süsledikleri otobüsüne binmeye çalıştım. Ancak insanlar orta kapıya kadar olan bölümde camdan taştıkları için ön kapıdan binemedim. Şöför arka kapıyı açtı ve 4 kişi rahat rahat bindik otobüse. Otobüslerin orta kapısından ötesinde gözle görülemeyen bir ışın kapısı var bence. İnsanlar geçemiyor. Oraya gelen takılıyor orada. Garip birşey. Ben denedim, aslında geçilebiliyor. Ama diğer insanlar geçemiyor. Anlayamıyorum, anlamlandıramıyorum. Çünkü denedim. Geçilebiliyor. Neyse.

Arka kapıdan bindik ve 4 kişi akbil ve mavi kartlarımızı toparlayıp, elden ele olmak suretiyle ön kapıya doğru yolladık. O minik sevimli akbilim daha giderken başına birşeyler gelecekmişcesine benden ayrılmak istemedi, hissettim onun bana yalvaran bakışlarını. Gözleri falan yoktu aslında ama hissedebiliyorsun işte okuyucu. Senin eşyan o! Yakalayabiliyorsun bir yerden onunda hislerini...

Giderken gördüm hüzünlü bakışlarını... Arkasından ben de baktım hüzünlü hüzünlü. Netekim bir kaç dakika sonra yolladığımız akbiller geldiğinde aralarında benim akbilim yoktu... Şaşırdım ve anlam veremedim bu vedasız ayrılışa. Kesin henüz basılamadı benim yavrucağıma diye düşündüm. Birkaç saniye bekledim, kafamda tarttım olayı. Nasıl oluyor dedim, hepsi geldi benim akbilim yok?

Dikeldim (dikelmek -ben dikelmek gördüm-) bulunduğum yerde, ön tarafa doğru gayet sevimli bir ses tonuyla "arkadaşlar, akbilin bir tanesi gelmedi, ufak, sevimli, minicik, sarı bir akbil olacaktı..." diye bağırdım. Ön tarafta bulunan arkadaşların s.klemez bakışları beni tedirgin etmeye yetmişti. Bir dakika daha bekleyip, aldığım derin nefeslerle sinirlerimi kontrol altına almaya çalıştım. Başarabilirdim!...

Başardım. Tekrar bağırdım. "Arkadaşlar! Bir akbil gelmedi, etrafınıza bakar mısınız lütfen!"

Ön tarafta bulunan arkadaşlardan yine anlamsız ve s.klemez bakışlar gördüm.

Artık sinirlenebilir ve dengemi kaybedebilirdim. Haketmiştim bu ayrıcalığı.

Geçen bir dakika sonrasında, olanca ses gücümle, tüm otobüs insanlarının duyduğuna emin olarak, "beyler! kim bastı bu akbilleri, akbilim gelmedi!!!" diye bağırdım. Artık nevrim dönmüştü. İlk durakta inip ön kapıdan bindim otobüse. Kim bastı bu akbilleri dedim, o basan indi dediler.

Hah, dedim, ben böyle insanlığın kanının rengini s.keyim.

Bir akbil çalabilecek kadar düşmüş bir insanlığız. Ki bu insanlar bırakın Barış Gelini olarak yola çıkan bir yabancı sanatçıyı tecavüz ederek öldürsünler. Bir akbil çalabilecek kapasitedeyiz... Bir akbil.

İnsanlar soruyorlar bana, "içinde çok varmıydı?"...

"Ne kadar olduğunun .mına koyim dayı, bir akbili bile çalabilecek kadar düştük mü biz?"

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 7 Comments

Entel Amele Style..

Yokluğumda neler yaptığınızı bloglarınızı okuyarak takip edebiliyorum tabiki. Ancak ben neler yaptım, şimdi onlara kasıcaz biraz.

Öncelikle odamı değiştiriyorum kesin olarak. Yarın bu iş bitmiş olur. Bir kaç gündür devamlı bu olay üzerinde kasıyoruz evde ablamla beraber. Yan oda annemlerin yatak odasıydı ve yaklaşık bi 7-8 yıldır badana ve tadilat görmüyordu. Yılda bir iki kez annemler gelirse kullanılıyordu ve genelde kapalı kalıyordu. Ya da arkadaş falan gelirse ve yatacak yer yoksa oraya atıyorduk falan işte. Malum feci bir rutubet dalgası ve havasızlık hakimdi odaya..

Sanırım tavanı 3 ay boyunca süpürsem, 3 ay boyunca o tavandan üzerime toz yağmaya devam ederdi. Öyle lanet bir toz birikmiş tavana, çözemedim ben. Neticesinde ortaya çıkan görüntü bundan farklı olamazdı tabiki...















Sırf odayı temizlemek ve boşaltmak 1 gecemizi aldı. Anneler ve babalar garip metabolizmalardır pek bu ayrıntıya dikkat etmesek bile. Onlarda "atmak" gibi bir eylem söz konusu değildir. Bir şeyi alırlar ve o şey ortadan yok olana kadar onu bir yerlerde saklarlar. İşte odanın sakladığı o kadar çok şey vardı ki, çocukluğum odanın bir yerinden çıkacak diye korkmadım desem yalan olur. O ıvır zıvır bir sürü saçmalığı atmak ve tavanı, duvarları süpürmek bir gecemizi aldı.

Ertesi gün boyama işlemindeydi. Yıllarca boya görmemiş duvarlar, boyayı çölde susuz kalmış bir bedevi gibi kana kana içti ve boya bazı yerlere yetmedi. Kısım kısım açıklıklar var ama dikkatli bakmazsanız görmezsiniz bence. O yüzden dikkatli bakmamanızı rica edicem eğer bir gün teşrif ederseniz. Odanın resimlerini başka zaman şeyettiririz. Çünkü daha işi bitmedi.

Boyama işlemimizden sonra yer döşemesi için mineflocuları çağırdık ertesi sabah gelip, biz işyerimizde yardırırken onlar annane nezaretinde odayı kapladılar ve gittiler. Akşam gelip pisliklerini temizledik, pek güzel olmadığını (işçilik açısından) ama bu boktan evin, boktan zeminine göre daha iyisininde baya pahalıya patlayacağına kanaat getirdik. Süpürdük, sildik pek mutlu bir şekilde ertesi gün gelecek bazaları beklemeye başladık.

Ertesi gün çılgınlar gibi erkenden uyanan ben (yani bugün oluyor bu aslında) bazaları getirecek elemanları bekledim, bazalar geldi, kafama göre yerleştirdim uydur kaydır şekliyle. Sonra hemen evi terk eyleyip bozulmuş olan bilgisayarımı tamir için gerekli parçaları almaya adadım kendimi.

Bu dekorasyon olayı bununla bitmeyecek tabi. Paramız olunca gardrop ve bilgisayar masası alacağız daha. Bunu geçelim.

Diğer gelişmeler 2 haftadır maç yapmıyoruz. Göbek salmamak için koşuyorduk ama tadilat & dekorasyon işleri yüzünden onuda yapamıyoruz. Sonumuz hayrola.

Geçen gün feci sarhoş oldum okuyucu. İnanamazsın beni öyle görebileceğine. Ben göremedim, bir çok şey benim için sadece hayalden ve silüetten ibaret oldu. Öyle ki, ayıkken yaşadığım şeyleri bile anımsayamaz oldum. Gecenin sonu salya sümük bir Cem olarak bitti. Duygu seli yaşadım kendi içimde ve gelen bir mesajla bir anda kopuş yaşadım. Bu güzel oldu ama gayet memnun oldum, boşaldı her şey. Ancak sarhoşken yaptığım konuşmalardan nefret ediyorum.

Asıl ondan önceki gün çok şahane içtik. Sahilde süper mangal olayına girdik, bombalar patlattık, süp süper eğlendik. Buradan iki günümü geçirdiğim süper insan Özkan ve Duygu'ya da sevgilerimi yollıyım euhehu. Özellikle ikinci gün beni baya bir çekmek zorunda kaldılar sanırım ahahahaa Bilgin'e de yolluyorum tabi kıskanmasın hemen.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 4 Comments

Bilgisayarım bozuldu okuyucu.

Çok dertlendim, çok efkarlandım, çok özledim bir şeyleri., bir çok şeyi, bir şeyi.

Bağlanmışız bir şeylere, bir çok şeye, bir şeye.

Bilgisayar olmayınca garip oldum, sevinemedim bile beni çok mutlu eden şeylere.

Ama efsane geri dönecek bu akşam eğer bir aksilik çıkmazsa. Kıçımı izlemekten sıkılmış olmalısınız, artık karşılıklı konuşalım he mi?

Sevgi, saygı.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 1 Comment

Böyle Buyurdu Cemdüşt.

Jantsız olan arabalara lanet olsun. Hiç sevmiyorum jantı olmayan arabayı. Modeli ya da markası ne olursa olsun, benim için büyük bir iğrençlik abidesi o jantsız arabalar. Görür görmez acıyan bir bakışla bakıyorum ve midem bulanarak ve küfürler savurarak çeviriyorum kafamı. Çok çirkinler. Emniyet müdürlüğü bu arabaları testip edip trafikten men etmeli bence. Göz zevkimi bozuyorlar.


Bugün serviste çok konuşan bir eleman, bu akşam kokoreç yiyeceğinden bahsetti. Söze katılmadım. Arkamdan gelen o mis kokuyu duydum sadece, bariz kokoreçin adıyla birlikte kokusu gelmişti burnuma. Çok canım istedi bi anda. Çılgınlar gibi kokoreç yiyesim var lan. Ve bugün o eleman kokoreçten bahsederken, ben kafamı önüme eğip -yada şapkamı önüme alıp- düşündüm. Çok uzun zaman olmuştu kokoreç yemeyeli. Yüce Manitu! Büyük haksızlık ediyorum kokoreçe! Burada siz sevgili ve neden okuduğuna anlam veremediğim okuyucularım huzurunda kokoreçten özür diliyorum. En kısa zaman içersinde yine yiyeceğim seni kokoreç! Affet beni!..


Dün tam bir saçmalık vardı İstanbul'da. Olimpiyat Meşalesi denen saçma bir çubuk, İstanbul gibi trafiğin zaten çoktan .mına koyulmuş bu şehre daha büyük vibratörler sokmayı hedeflemiş. Üstelik bu sapıkça arzularını, herkesin iş çıkış saatine ayarlamış ki, işten yorgun argın ve aynı zamanda baygın olarak çıkan insanları iyice delirtmek amaç edinilmiş. Şimdi soruyorum arkadaşlar? Bu ülkede gerçekten akıllı bir yönetici yok mu? Yani bu saçma şeyi, bu saate koymanın, o kadar insanı saatlerce trafikte rezil etmenin anlamı nedir? Ya ülkede kaç kere olimpiyat yapılmış ki meşalesini koşturuyorsunuz? Böyle bir saçma sapanlık var mı yahu? Çok sinirliydim dün çok. Benim gibi sinirli olan araç kullanıcıları, polis tarafından kesilmiş yollarda up-uzun kuyruklar oluşturduklarından ara ara korna protestosuna giriştiler. Ben korna sesinden NEFRET eden bir insan olarak, "çalın lan, o kornalar bitene kadar çalın ve bu rezilliği bi şekilde protesto edin" diye geçirirken içimden, bizim serviste olan ve az önce çok konuşan kokoreç sever arkadaş bir anda parladı, korna çalan arabalara saldırdı. Tartışmalar, bağırışmalar falan.. Eğer o korna çalan arabaların sürücülerinden biri ben olsaydım, o çok konuşan kokoreç sever arkadaş şimdi muhtemelen sakat bir çok konuşan kokoreç sever arkadaş olurdu. Gözüm dönmüştü dün gözüm.


Çocukken psikolojimin .mına koyan bir horoz vardı. Onu hatırladım bugün. Özenle omuzlarıma çıkar ve hiç acımadan, gözümün yaşına bakmadan (Evet, ağlardım nolmuş), bu bizim kiracının oğlu falan demeden beynimi kekelerdi -gagalardı, s.kertirdi, bla.). O horoz eğer domuz kadar güçlü şerefsiz bir hayvan değilse bu zamana kadar çoktan kesilip yenmiştir. Bunu düşününce müthiş sevindim, görseniz gülerdiniz. Suratımda çok derin bir Tecavüzcü Coşkun ifadesi belirdi. O derece derin bir hazdı o an. Hatta yendikten sonra bok olup sıçılmıştır o. Müthiş birşey bu. Belasını buldu şerefsiz.


Eve gelirken bir sürü uçurtma gördüm gökyüzünde. Bahar geldi, böyle oldu. Çocukken süper bir uçurtma yapıcısı olaraktan, bugün o uçurtmalara anlam veremiyorum. Ölürdüm uçurtma için, gazeteden uçurtma için kavgalar ederdim, benim uçurtmamı takan (böyle bir tabir var eheh) elemanlarla kafa göz girerdik falan. Kuyruğuna jilet takardık ki, takılan uçurtmaları parçalasın diye. Böyle ruh hastası bir uçurtma fanıydım ben. Ama şimdi bakıyorum ki çok salakça birşey bence. Amaçsızca yani. Uçuruyorsun ve yukarıda duruyor. Ne saçma.


"I hate myself and i want to die" diye kişisel imzalar atan insanları seviyorum. Bence çok eğlenceliler. Güldürüyorlar beni. İyi ki varsınız. Gerçekten!






Evrim teorisine aklı yatan bir insan olarak ilk evrimleşen ırkın uzak doğulular olduğunu düşünüyorum. Özellikle Çinliler. Jared Diamond'ın o müthiş kitabı "Tüfek, Mikrop ve Çelik"te evrimleşen ilk insanların Afrika kıtasından çıktığı söyleniyordu. O yüzden bu tezim muhtemelen yanlış, ama Çinliler feci maymuna benziyor bence. Hani tamam, çok benzemeseler bile en çok andıran ırk onlar. "Topraktan geldik, toprağa gideceğiz" tezine, "Maymundan geldik, Çin'e gitsekte olur" diyerek cevap vermek istiyorum.


Böyle buyurdu Cemdüşt.


POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 8 Comments

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.5

Ohh Beybi, Ben Seni Alfabetik Sevdim

Aşık Seyfi der ki; Oh beybi, Ben Seni alfabetik sevdim.
Bi görsen kendini benim gözümle, eminim sen de severdin.
Cem isminde çok karizmatik bi adam var, çok yakışıklı ve bi o kadar süper bir insan.
Çok uzattık cümleleri, kısaltalım vesselam...
Dur toparlayacağız şimdi acele etme,
Endoplazmik bir kulunum uymasa bile...

Oh beybi, ben seni alfabetik sevdim...

Fenerbahçe nasıl koydu ama hehe
Gözlerinin ışıltısında boğulasım var bir de...
Ğğğğğüüğğ diye garip sesler çıkarabilirim karşında bu yüzden.
Hiç korkma sakın çıkarttığım seslerden...
Isırganlar batsın kıçıma yalanım varsa,
İçerlerim aynı zamanda inanmazsan...

Oh beybi, ben seni alfabetik sevdim...

Jale adında bi abla var serviste, herşeye gülüyor.
Konumuzla alakasız ama söylemek istedim işte..
Lale olabilirmiş aslında Jale'nin ablası varsa..
Matematiği hiç beceremedim bi de bunca zaman,
Nedense diğer dersleri de beceremedim.
Oh beybi, ben seni alfabetik sevdim...

Oh beybi, ben seni alfabetik sevdim...

Öyle bakma yahu canım sevdiceğim!
Parıltıdan kamaşıyor gözlerim.
Ruhumu esir almış siberoptik bakışların..
Sayko Killır'da güzel şarkıydı vesselam.
Şarkılar söylesek beraber,
Teleskobum olsa, baksak yıldızlara, şaşırsak, mutlu olup sarılsak sonra...

Oh beybi, ben seni alfabetik sevdim...

U
murumda değil hiç bir olay sen yanımdayken
Üvezli diye bir köy var Şile'de...
Ver elini koşalım biz kırlara Üvezli'de
Yozgat'ta var mıdır acaba Üvezli diye bir yer?
Zonguldak'ta yoksa bir Üvezli, çok içerlerim gerçekten...

Oh beybi, ben seni alfabetik sevdim...

Aslında yolda ilk aklıma gelen taslağı çok sevmiştim ama buna ısınamadım birden. Keşke uygunsuz zamanlar içersinde gelmese böyle hisler ehehe

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu