Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Bir Metalciğin Uzun Yol Macerası / Bölüm 7

Yuttuğumuz iki ağrı kesiciden sonra, boktan filminde bitmesiyle kendimizi yatar halde bulduk. Otobüs boş olduğu için Kenan arkadaki koltuğa geçti, bende ikili koltukta takıldım. Her türlüsünden sıkıntılı bir yolculuktu kendi adıma. Doğru düzgün uyuyamadım, ki zaten daha önce de belirttiğim gibi yolculuklarda kolay kolay uyuyabilen bir adam değilim. Bunca yorgunluğun üzerine ister istemez uyudum tabiki ama o da sikkodan oldu işte. Mola yerlerinde inmedim, devam etmeye çalıştım uykuma ve ayağımın ağrısıyla mücadele ettim. Bu sırada Kenan horlayarak osurmaya devam ediyordu (Reklam ettik adamın kıçını, bir fotoğrafını koysamıydım ahaha)

Ankara'ya indik, duygusallaştım ben, anılarım depreşti ehaha. Hislendim, işedim, kahvaltımı yaparken mesaj attım, sonra otobüse bindik hemen ve sabah 7'de kalkan otobüsle İstanbul'a doğru yollandık.

Kulağımda Deep Purple var, otobüs yavaş gidiyor, kahve servisi başlıyor ve ayağım hala ağrımaya devam ediyor. Terbiyesizce. Tv açmadılar. Oysa sabahın bu saatinde gerçekten çok iyi gider 80'li yılların old school korku filmleri haha. Tavsiye ederim kesinlikle. Bi sabah uyanın ve daha yüzünüzü bile yıkamadan geceden hazırlamış olduğunuz 80'li yılların o klişe korku filmlerinden birini takın. O yeah!

Geçenlerde Dagon isimli bir H.P. Lovecraft hikayesinin sinema uyarlamasını izledik. Gerçi bu 80'ler filmlerinden değil ama görüntü ve konseptle o çağları yakalamış adamlar. Kesinlikle 2001 yapımı olmasına rağmen old school bi konsept hakim filme. Tavsiye ederim, gerçekten seveceksiniz ve eğleneceksiniz ahaha haha!

Gerçektende gerizekalıca!

Çözünebilir kahve

Kahve beyazlatıcısı (hemde iki 'a' lı)
Beyaz (toz) şeker


Çözünebilir kahve olayını anlayabilirim. Hadi ona neyse diyorum, bişey demicem ona. Ama kahve beyazlatıcısı nasıl bir tabirdir abi sadoıfsdfsd Hadi böyle salakça bir tanım buldun buna, ok, kabul. Bari doğru yaz lan sdafudsfdsa Beyaz toz şeker. Yeşil, kırmızı, mor, çingene pembesi olan versiyonlarıdamı var bunların? Şekerin beyaz olarak nitelendirilmesinin mantıklı açıklaması nedir yani? Nedir? TAŞAK MI GEÇİYORSUNUZ ULAN!

Zaten tam ortakapıda, servis bölümüne oturttular bizi. Ayaklarımı uzatamıyorum, sinir krizine girmemek benim için gerçektende müthiş bir sinir testi olacak. Du ba, kahvemi içeyim bari, çözünebilir kahve lol Ama önce Deep Purple çıksın ve MALAVURAN CREATION gelsin artık! (
Malevolent Creation :p)

Sinister nasıl olmaz hanuna, ben hala orada kaldım gerçekten... :/


Ayakları uzatamamak nasıl sikko bir his lan okuyucu! Neyse. Bu yolculuktan son olarak düşeceğim not; Metro Turizme koyim.


Genel olarak yolculukla, yaptıklarımız seyehatle ilgili düşüncelerimizi yardıralım accuk.


Mersin - Silifke taraflarına gidecekseniz kesinlikle Özkaymak Turizmi tavsiye ederim. Saatte bir kahve servisi yaptılar resmen lan :G Bir sürü mola verdik, hiç kasmadı bizi yolculuk. Gidişimiz gayet rahattı, buradan saygılar sunuyoruz kendilerine..

Memleket çöl oluyor lan okuyucu. Anadolunun hali içler acısı. Bitki örtüsünün büyük etkisi var tabi bu duruma ama bu kadar olmamalı. Kel ve kayalık tepelerden başka bir şey göremedim gidene kadar. Konya civarı zaten dümdüz ova style. Ağaçlandırma çalışmaları yer yer görüldü ama dünyanın en gereksiz ağacı olan çam ağacının bi s*ke yaramayacağını hala kimse görmedi. Maliyetten kaçmayın hanuna! Bu hatıra ormanı şekli yapan şahıslara ve firmalara o yarattıkları ormana 10 yıl boyunca bakma zorunluluğu getirilmeli. Yaptın bi hayır, bari adam gibi yap hanuna! Bin tane ağacı dik, sonra siktirolup git, on tane ağaç kalmıyor o hatıra ormanında. Kel bir tepede duran üç-beş tane ağacın yanında "zıbiribitti holding hatıra ormanı" diye yazıp beleş reklamla kendini rezil etme. Terbiyesiz. Amacınızın reklam olduğunu zaten biliyoruz da, yapacaksanız adam gibi yapın, "ulan zıbiribitti holdinge bak, helal olsun yahu" diyebilelim. Hep g*tümle gülmüşümdür o hatıra ormanlarının kel hallerine. Ayıp.

Ama okuyucu süper dağ tepe, yarık, kaya style var Karaman - Silifke yolunda. Bizzat kendim tırmanma olaylarına yabancı olsam bile bu dik kayalıkları görünce heyecanlanıyorum. Yükseklik korkusundan olsa gerek sdfsda. Extreme sporların amansız takipçisi sevdiceğim yüzünden oluyor demeyin. Çünkü daha önce de bakmayı severdim ama ezelden beridir üçbuçuk atarım yükseklerden. Ancak şimdi, yapabilirsem eğer, extreme sporların amansız takipçisi sevdiceğim yüzünden oluyor diyebilirsiniz. Karşı koymam, ikna etmeye çalışmam.


İçinde 5 tane hane olan köyler gördüm okuyucu, çok sıkıcı göründü gözüme euha. Oralarda yaşıyor olabilirdik lan. Doğacağın yeri seçebilme gibi bir şansın yok sonuçta.. Sana bir hayat sunuluyor, gökten zembille mi iniyor yoksa anne babanın kendini tatmini mi bilinmez; bir göçebe çingenenin sümüklü çocuğu olarakta doğabilirdin, Saddam Hüseyin'de, Bush'ta olabilirdin ya da Lebron James ahah (YOK ARTIK LEBRON JAMES!) 3 haneli bir köyde de dünyaya gelebilirdin, 10 milyon nüfuslu bir metropolde de.. Sayko.

Yengeç olayına göz atın derim okuyucu. Abartmıyorum hala tadı damağımda..

Daha yol çok ama çok yazdık lan. Daha bunları bloğa geçiricez, kim bilir kaç gün sürecek bu tembellikle (
nihahaha biliyor adam kendini)

16 sayfa falan sürdü heralde la :s Yarra yidih.


Bir daha ki yolculukta görüşürüz lan. Yeter artık. Oh.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 4 Comments

Bir Metalciğin Uzun Yol Macerası / Bölüm 6

Evet, azıcık gezmiş, biramızı içmiş, yengeçimizi yemiş ve bol bol yellenmiş bir şekilde huzura ermiştik. Artık Silifke'ye geliş nedenimiz olan düğüne hazırlanma vakti yaklaşmıştı. Kenan'la birlikte odamıza döndük, klimamızı açtık, hiçte hızlı olmayan hareketlerle cicilerimizi giyindik ve geride kalan eşyalarımızı çantalarımıza tıkıştırmaya başladık. Zira orada kalmayacak, aynen düğünden sonra geri dönecektik. Gerçi Silifke'den İstanbul'a en son otobüs düğün başladıktan sonra yarım saat sonra kalkıyordu euaha. Ama biz bu düğünde olmalıydık! Bunun için aştık o dağları, tepeleri, hiç bilmediğimiz köyleri! Ve bu düğünde olmalıydık! Neyse gaz yapmayalım. Biz de Ankara'ya biletimizi alıp, Ankara'dan da İstanbul'a geçmeye karar verdik.

Takım elbiselerimizi giyinmiş ve hemen arka sokağımızda olan belediye düğün salonunun yolunu tutmuştuk sırtımızdaki çantalarla birlikte. Uzun süre bekledik ve sonunda gelin damat teşrif ettiler ve içeri doluştuk.

Silifke insanı kapı gıcırtısına oynarmış, öyle derler ve içeriye girdiğiniz anda bunun ne kadar doğru olduğunu görebiliyorsunuz. Hayır, içeri girdiğimizde kimse oynamıyordu henüz ama öyle bir sahne dizaynı yapılmış ki, sadece oynamalık. Ne masa var, ne başka bir şey. Sadece gelin - damat ikilisinin oturması ve ailelerin oturması için birkaç masa koyulmuş, geri kalan herkes tribün şeklinde dizilmiş sandalyelere oturuyor. Ortada geniş bir boşluk bırakılmış ve evet, burası oynamak için... Geri kalanlar izliyor. Tam bir kabus. Bunu birazdan anlayacaksınız...

(Kameram çok uyuzluk yaptı lan, her resim böyle flu çıkmış :/)

Düğün klasik olarak bir dans parçasıyla başladı ve gelinimiz damadımız ortada birbirlerinin ayaklarına basarken biz de kenardan köşeden olanı biteni izlemeyle meşguldük. Derken sıkıcı dans parçaları geçti ve bir anda peşinden atlıların koşturduğunu ya da ocakta yemeğini altını açık bıraktığı için evine acele dönmesi gerektiğini düşündüğüm bir abi aldı eline mikrofonu ve koştura koştura şarkılar söylemeye başladı. İnsanlar oynadığı için şarkının ritmi kimse için önemli değil tabi ama ben acaip rahatsız oldum. Adam YARDIRIYOR RESMEN! Koşa koşa söylüyor. Bariz bir repçi potansiyeli vardı abide. Olamaz birşey yani...


İnsanlar oynamak için birbirleriyle yarışıyorlar ve sahnede boş yer bulan oynamaya başlıyordu. Hatta sahne kenarında bekleyenler bile kendilerini zor tuttukları için reflekssel (kelimeye gel) olarak omuzlarını oynatıyorlardı bilinçsizce. Şunu da belirtmeliyim ki, orada bayanlardan çok erkekler oynuyor..

(Tribün şekline dikiz! Silifke'nin yerel, oyunlarından biri)

Herşey o talihsiz ana kadar gayet iyi ilerliyordu...

Burada yazıyı sonlandırıp büyük bir götlük yapmak istedim ama yapmayacağım ehua.

Bir anda o koşturarak şarkı söyleyen abi müziği kesti ve bir anons yaptı. Dedi "damadın iş yerinden arkadaşları ve şehir dışından gelen arkadaşları lütfen sahneye". Kenan'a baktım, bunlar biziz galiba, dedim. Evlenen arkadaşın kuzeni yanımızdaydı ve çıkmazsanız çok ayıp olur hede hödö deyince biz de çıkmak zorunda kaldık, orada adet böyleymiş. Neyse efendim. Bu dert değil, çıkar kenarda el şaklatırız ama bilinmeyen yönler bizi tarumar etti, yerle bir ihsan eyledi resmen.

Zaten oynamayı bilen bir adam değilim.. Ortamda tek küpeli ve uzun saçlı insan olarak yeterince ilgiyi çekiyorum, genç, yaşlı, erkek, bayan.. Her kafa bana dönüp gözleriyle soruyor "kim bu amk?" Kesinlikle alışık olmadıkları bir görüntü değildim onlar için ama o anda tek örnek olduğum ve tanınmadığım için baya meraklı gözler hissettim üzerimde..


(Kenan - Kemal ikilisi)

Sahneye çıktık ve etrafıma baktım, bütün oynayanlar gitmişti. Sahnede sadece Kenan, ben ve bir kaç kişi kalmıştı. 5-6 kişiydik yani. (ETİKETİN ALLAHI LAN) Başladı müzik çalmaya, herkeste bir çekingenlik var ama bende ultrabrutal bu çekingenlik. "hadi bakalım görelim istanbul çocuunu" baskısını hissediyorum arkamda durup, kafa kafaya vermiş beni dikizleyen 3-4 kızdan. El şaklatma style başlıyorum mevzuya ama olacak gibi değil. Taktiği kesin belirlemişler. KİMSE BU MEYDANDAN OYNAMADAN KAÇAMAZ! Herkesle tek tek oynuyor, diğerleri alkışlıyor ve TÜM SALON SENİ İZLİYOR LAN! Off kabus gibi. Ben bu kadar insan önüne çıkabilsem zaten stand-up yapardım, tiyatrocu olurdum, death metal grubuna solist olurdum olm. SAHNE KORKUM VAR LAN BENİM!! Aralardan sıvıştım, 5-6 kişi arasında dönüp durdum her sıra değiştiğinde ama en sonunda yakalandım. G*te giren şemsiye açılmaz deyip, ben açtım kollarımı. Çok anlıyormuş gibi verdim kamburu dışarı, açtım ağzımı tey tey yaptım. Kenan ve evlenen arkadaşım Kemal çok şerefsizce sırıtıyorlardı bu durum karşısında. Kafamı kaldırıp etrafa baktığımda ellerini birbirinin kulağına vermiş beni dikizleyen yüzlerce göz gördüm. Çok lanet olası bir durumdu, nasıl bitti o kabus bilmiyorum artık. (Sevdiceğim şimdi bunları okurken yerlere yatıyordur gülmekten. İyi biliyor benim triplerimi vesselam *übü)

(Cem yardırıyor *übü)

Oynama faslı bitince ayaküstü takılarımızı taktık, çünkü otobüsümüz 22.30 da kalkacaktı. Düğün tahminimizce gece 01'e kadar sürer gibi ilerliyordu ahaha.. Öptük vedalaştık, ömür boyu mutluluklar diledik, hayırlı geceler dileyip 65 şeklinde çıktık salondan yine meraklı gözlere gülümseyerek..

Şu an (o an yazmışım, ne duygusal birşey, o anı yaşadım şimdi hobaa) Ankara yollarındayız, oradan İstanbul'a aktarma yapacağız ve ayağım inanılmaz acıyo amk! Boktan bir film dönüyor televizyonda. Allah belasını versin böyle filmlerin ve derken Mut'a geldik, mola veriyoruz. Çıkmıyorum dışarı, uyuklayalım, ayak fena...

Devam eder...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 7 Comments

Arka Plandakiler..

Sarasım geldi azizim.

Şu Milli Takım, Çek Cumhuriyetini yendi ya, gazeteler, televizyonlar bir coştular, tam coştular. Gazetelerin her sayfasında boy boy Arda Turan resimleri görüyoruz. "Çekleri Arda Yıktı", "Arda Dünyanın Dilinde", "Arda Amuda Kalkarak Bile Atardı O Golü", "Arda Aslında 70 Dakika Averaj Vermiş" ... bla bla şeklinde bir sürü haber var.

Ya şimdi o Çek Cumhuriyeti maçını ben mi yanlış izledim, yoksa bu Türk Medyası mı yanlış izledi? Arda'nın attığı gol haricinde takıma olan katkısı öyle bulutlarda falan değil, nedir bu abartma? Ne yapmış bu adam bu kadar? Garip bir havalandırma operasyonu sezinliyorum ve bu hiç hayıra alamet değil. Arda Turan gibi şımarmaya yatkın yetenekli bir oyuncuya yapılacak en büyük yanlışlardan biri onu bu kadar fazla abartmak bence.

Ha, ihtiyacınız var, illa birilerini yüceltmeniz gerekiyor, başlıklara taşımanız gereken bir isim arıyorsunuz? Eğer amacınız bu ise, alın size koskocaman Hamit Altıntop verelim!

Maçın 70 dakikası boyunca (Bazıları da hala imparator demeye devam ediyor ama.. hehe) Fatih Terim tarafından sağ beke mahkum edilmiş bu adam, yine Terim tarafından sahaya sürülen ve hiç bir şey yapamadığı görülünce geriye çekilen Sabri ile yer değiştirmese bu maç sabaha kadar oynansa dönmezdi, bir gol dahi atamazdık. Adam maçın 70. dakikasından itibaren hücum destekli oynamaya başladı ve attığımız 3 golün pasını da o verdi. Adam geçti, orta yaptı, pas aldı, top kaptı.

Bize fasondan yıldızlar çıkartacağınıza, şu adamın hakkını vermeliydiniz satılmış basın!

Milli Takım falan dedik, bugün okuduğum bir Can Dündar yazısıyla ilgili bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Futbol o kadar güzel bir olay ki, dünyanın her yerine hakim olmuş geri kafa milliyetçiliğini yok ediyor yavaş yavaş. Bir çoğumuzun gördüğü ancak söylemediği, yazmadığı, yazmaya ya da söylemeye fırsatı olmadığı, ya da söylemek istemediği şeyi Can Dündar geçen gün yazmış köşesinde. (Yazının tamamı için tıklayınız)

İsviçre forması giymiş Türk asıllı futbolcu Eren Derdiyok, sağdan ceza sahasına girip, yine bir İsviçre forması giymiş Türk asıllı futbolcu Hakan Yakın'a pasını çıkartıyor ve İsviçre forması giymiş Türk asıllı futbolcuların ayağından İsviçre, Türkiye karşısında 1-0 öne geçiyor. Bu gole engel olmak isteyen, Türkiye forması giymiş Brezilya asıllı futbolcu Mehmet Aurelio...

Bu gerçekten güzel bir şey. Siz nasıl düşünebilirsiniz bilmiyorum. Bu benim hayalimde kurduğum bir şey. Irkının benim için önemi yok, benim için nüfus cüzdanını taşıdığın ülkenin önemi var. "Vatandaşı" olduğun ülkenin çıkarlarını savunmak var. Irkını düşünmeden yaşadığın ve senin hayatta kalmanı sağlayan ülkenin başarısı için düşünen bireyler benim için değerlidir. Belki Mehmet Aurelio para için yapmıştır, belki Hakan Yakın'da öyledir. Bunlar önemli değil. Önemli olan ırkçılık zincirinin kırılmasıdır. Şu açıdan düşünürsek; Yaşadığımız ülke o kadar çok ırkı, o kadar çok medeniyeti içinde barındırıyor ki, o kadar çok milletten insan var ki.. Birileri biz Türk'üz, birileri Kürt'üz, birileri Ermeni'yiz, birileri Laz'ız diyor. Kökenleriniz zerre umurumda değil. Her biriniz tüm içtenliğinizle "Biz Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşıyız" dediğiniz gün, işte o gün,...

Devamını getiremiyorum ehehe. Öyle bir günün olamayacağını biliyorum. Ben Türklüğümden vazgeçerim, dert değil benim ırkım. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Ancak bu ülkede yaşayıp, bu ülkenin kazandırdığı ekmekle doyan Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Abaza... vs.nin bu bilincin yarısını bile yakalaması bu ülkenin devrimi olacaktır.

Futbol bu bağlamda çok güzel bir iş gerçekleştirmektedir ama bunu gören var mı, görmek isteyen var mı, işte orası gerçekten çok meçhul...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 4 Comments

Bir Metalciğin Uzun Yol Macerası / Bölüm 5


Evet. Muazzam yollardan geçtik, muazzam tepeler, dağlar, kanyonlar falan gördük. Yani ben görünce pek heyecanlandım ama Kenan boş boş bakıyordu açıkçası. Ha, tırmanacağımdan değil, yapabildiğimden falan değil ama seviyorum böyle vahşi kayalıkları. Yani oralarda bir arsam olsa, güneşin konumunu falan umursamam, evin cephesinin o kayalara doğru vererek yaparım evimi. Sonra çıkarım ön tarafta yapmış olduğum terasa, tam böyle akşam vakti ama, hafif hafif esecek, altımda şortum, üzerimde tişörtüm, yanımda sevdiceğim, elimde biram böyle buuuzzz gibi... Ohh.. O terastan o dağları izlerim her akşamüstü. Müthiş bişiy gibi bişiy değil mi lan sizcede? sdakjfsdaf Ben çok eğlenebileceğimi düşünüyorum oysa ama şimdi değil. Daha sonra.


Neyse, bu yollardan geçtik ve Silifke'ye vardık. Tahmin ettiğimiz gibi ve sizin de tahmin edebileceğiniz gibi burası da gayet çük kadardı. Saat 12 gibi otobüsten indik, arkadaşımız bizi karşıladı ve bizim için ayarlanmış olan 2 yıldızlı süper lüks otelimize eşyalarımızı bıraktık. Sonra, karnımızı doyurmak amacıyla buraya geliş amacımız olan şahsı muhteremin evine yemek yemeye gittik. Bunca zaman hiç bir şey söylemedim tabi, neden gidiyorum, nereye gidiyorum, hiç biriniz bilmiyorsunuz. Sadece sevdiceğim biliyor (hayır rapor falan vermiyorum! akfdadsfa) O'da size söylemezdi zaten ahaha :P Neyse.

Asker arkadaşımız olan süpsüper bir insanın düğünü vardı efendim, biz de iyi arkadaşlar olarak iştirak eyledik naçizane. İstikametimiz daha önce söylemiş olduğum gibi Mersin - Silifke idi.

Neyse, arkadaşın evine vardık. Kulak çorbası denilen bir yemek sunuldu önümüze. Yöresel yemekler tanıtma style ahah. İçinde nohut, mantı, et gibisinden besinler vardı ve ayrıca çorba gibi suluydu. Bildiğin çorbaydı aslında ama biz onun içinde mantı görünce yediremedik ona çorba demeyi. Gayet süpsüper birşeydi gerçekten. Sanırım Yüzük yada Yüksüz ( :s ) gibisinden başka bir adı daha olabilir. Öyle bişey dediler ama anımsamıyorum. Sonra gelen yemeğin adını zaten hiç anımsamıyorum. Bir kaç gün orada kalabilsem ve her gün 3 kere ondan yedirip, zorla, kafama vura vura söyleseler belki o zaman anımsayabilirdim. Yine etli ve nohutlu bir yemekti ve yine suluydu ve de accaaaip bir şekilde yağlıydı. Direk kollestrol bombası hanuna ehaha Ama muazzamda güzel bir yemekti, tadından yenmez. Ama ben yedim nedense. (RÖHAHA SÜPER ESPRİYDİ LAN dsalkfs)

Onun yanında bir yemek daha geldi ama ondan yemedim. Buğdayın dışını öğütüp lapamsı bir şey yapmışlar. Görüntü ve tad itibariyle beni hiç tatmin etmedi. Ama o ikinci gelen nohutlu yemekle birleştirince başka bişiy oluyormuş. Bu buğdaylı yemeğin adını da söylediler ama önemsemedim. Sevmedim çünkü onu. O nohutlu yemeğin adını da hatırlamıyorum tabi. Ve en önemlisi bu nohutlu yemekle, bu lapayı birleştirince başka bir yemek oluyormuş. Onu da söylediler ve evet, tabiki onu da hatırlamıyorum ahuauha Kelkit mi, Kehlit mi öyle birşeyler yanıp sönüyor kafamda ama doğruluklarından zerre emin değilim.

Yemek faslı bitince ellere sağlık diledik, öptük ellerden. Ha tabiki yoğurtta yedik. Silifke yoğurdumuydu bilemiyorum tabi. Soramadım ayıp olmasın diye. Ama sulu bişiydi işte. Güzeldi. Yoğurda benziyordu, pek bir fark göremedim ahue. Ve bu sıralarda salı gününden beri ağrıyan sol ayağım ağrımaya hiç durmadan, gözümün yaşına bakmadan, adeta bir orspu çocuğuymuşçasına devam etti. Ufak bir şişkinlik hem ele, hem göze çarpıyordu.

Otele döndük ve saat 4-5 civarına kadar süpsüper odamızda, klimamızı açaraktan ve televizyonda çizgi film seyreyleyerekten uzandık, hatta birazcık uyuduk, dinlendik, güzelleştik.

Bu fasıldan sonra dönüş için bilet olaylarını hallettik. Burada bir sürü saçma sapan, garip olay oldu ama siktiredin, çok uzun ve saçma. Gereksiz yani. Öğrenip napacaksınız. Sevdiceğim biliyor, ona sorun ahaha

Sonra tekrar arkadaşla buluştuk ve yoğun ısrarlarıyla bir birahaneye gittik. Aslında bana hiç ısrar etmediler çünkü arkadaş beni teeeğ askerdeykenden beri iyi bilir. Limitsiz bira vaatleriyle birahaneye girdik ve geldiğimizden beri kesintisiz övgüsünü dinlediğimiz YENGEÇler masamızda alması gereken yerleri aldılar.

Önce nasıl yenileceğini öğrendik, sonra da bunca zamandır böyle bi lezzeti atlayacak kadar salak olduğumuzu! Evet okuyucu, denizden baban bile çıksa yiyin diyorum ben! Yemesi, kırması falan biraz kasınç belki evet, zorlanıyorsunuz falan ama çok taşşşaklı bir lezzeti var, tavsiye ederim.

(Tabiki böyle yenmiyor :p)

(Önce kırdıklarınızı özenle çıkaracaksınız)

(Sonra limon ve kırmızı biberli sosa bandıracaksınız)

(Sonra ağzınıza yüzünüze bulaştırmadan, şekilde görüldüğü gibi tadına vararaktan yutacaksınız. Afiyet olmaması mümkün değil!)

Öncelikle yengeçin iki boğumlu olan kıskaçlı kolları yeniliyor. Onları boğum boğum kopartıyorsunuz ve resimlerden bir tanesinde görebileceğiniz bir tahta tokmakla çtonk diye kırıyorsunuz. İçinden mis gibi bir et çıkıyor, sosa daldırıp hüp diye yutuyorsunuz. Balığa falan beş basar şerefsizim. Çok güzeldi çok.

Biralar bitti ve arkadaş artık damat olmak için aramızdan ayrıldı. İkinci biralarımız bittiğinde damaklarımızda kalan tadı asla unutamayacağımıza emin olarak çıkıp biraz dolanalım dedik.

Silifke kahvelerinde tavla yok okuyucu! Silifke'ye gideceksen ve sıkı bir tavla fanıysan kesinlikle tavlanı yanında götür auha. Hiç bir kahvede yok, kaç tane dolaştık, ama yok, bulamadık. Aşermiş hamile kadınlar gibi tavla aradık ama olmadı, olamadı. Biz de pişti oynadık çaylarımızı hüpürdetirken. Havasından mıdır, suyundan mıdır bilmiyorum, yine bol bol gaz saldık... Yola çıktığımız andan itibaren Kenan zaten yoğun bir şekilde salıyordu ama bana ne oldu onu ben de anlamadım. Özellikle Silifke'de felaketti röh...

Devam edecek.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 5 Comments

Bir Metalciğin Uzun Yol Macerası / Bölüm 4

Okuyucu... .mıma koyim lan okuyucu. Ciddiyim. Kendi kendime yani :s Dur heyecanlanma, dinle bi.

dredg dinledikten sonra Konya merkezinde yarım saat civarı bir mola verdik. Otogarda geyik yapar şeklinde dolandık, bakındık, Konya'ya da işedik. Sevdiceğe yine mesaj attık. Sonra otobüs kalktı ve birden 9 bin 500 inatçı eşek gücünde bu sefer Sinister dinleyeceğime dair söz verdim kendime.

Tam CD'yi ararken Kenan'la muhabbete daldık. Neyse lan dedim, dur bi! Yeter! Sinister dinlemeliyim artık!

Çantayı açtım, CD leri çıkarttım. Bach, dredg, Gorguts, Deicide, Deep Purple, henhünhenhen bla.. Sinister? Sinister nerde .MIMA KOYİM?! Çantayı döktüm kucağıma, donlar, atletler, çoraplar, nesli tükenmiş kaplumbağalar... Canım o kadar Sinister istemişken, o kadar heves edip son anda başka gruplar dinlemişken ve doğal olarak içimde önlenemez, çılgınca, vahşice, adeta hayvanca ve binlerce aduketlik bir enerjiyle istenen Sinister'ı bulamamak çok koydu bana okuyucu. Bunca zaman ben boş yere mi Sinister hayali kurdum yani dedim, VAY .MISINA KOYİM YAHU! dedim.

Çok komik bişiy olmalı dışardan bakılınca. Ama içerdeyim ben. Buradan aynı şirinlikte göremiyorum durumu. Gayette bir şerefsizlik görebiliyorum ben bu olayda. Mal bi adam görebiliyorum ve bu adamın bana benziyor olması, hatta ve hatta tıpkısının aynısı olması beni pek eğlendirmiyor, adeta içimi karartıyor. Darlandım lan okuyucu.

Gorguts taktım bende kulağıma! From Wisdom To Hate! dinliyorum. Sinister'dan daha çok severim bu grubu aslında. Bakmayın, last.fm de Sinister daha yukarılardadır ama Gorguts benim için her zaman daha özeldir. Neyse, ama Sinister madem yoktu, neden bunca zamandır varmış gibi geliyordu bana? 0.O

Uyuz oldum kendi kendime. Son anda çanta yerine sehpa üzerine falan bıraktık sanırım. Neyse, Gorguts daha güzel zaten hıh.

Kahve geldi, durun bea!

Kenan'la birlikte resim çekemedik. Çekmeye çalıştık ama olmadı, beceremedik. Becerdikte güzel olmadı işte. Aman yahu, neyse işte. Olmadı güzel becerememekten gibisinden selam?

Karaman'dan geçtik. Çük kadar bir yer olmasının yanında "Türk Dilinin Başkenti Karaman" şeklinde bir yazı yazmışlardı çimenlere, ona pek güldük. Karaman'lı olan bir asker arkadaşımız ve onun hala dilimizde olan şivesi geldi aklımıza çünkü. Süper Türkçe konuşurlar vesselam. Molada hemen Karaman'lı arkadaşı aradık. Karaman'a tükürdüğümüzü, sıçtığımızı ve bunun gibi iğrençlikleri yapmaya devam edeceğimizi söyleyip üzdük onu. Türk dilinin başkentiymişsiniz? diye sordum, HEEEĞ ÖYLEYİZ NE VAR AMUĞE GOYİM, BEĞENEMEDİN Mİ dedi. LA SUS GONUŞMA dedim. DESSİKTİR GET LA dedi. Ben şahsen çok eğlendim ahahah

( Karaman'ın tek kırmızı ışığı... :p )

Şimdi saat sabah 10. Silifke'ye varmamıza pek birşey kalmadı sanırım. Kaldıysa bile koyim dötüne artık, yapacak bişey yok ahaha Pinhani dinliyoruz yine. Bir yandan TRT fm çalıyor otobüste. 90'ı geçmiyoruz. Tahminen 2-3 saatlik bir yolumuz daha var. Havalandırmaya güvenerek bol bol osuruyoruz...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 8 Comments

Bir Metalciğin Uzun Yol Macerası / Bölüm 3

Evet efendim, bazı aksaklıklar yüzünden ancak devam edebiliyorum ama arayı fazla açmıcam bu sefer, emin olabilirsiniz. Zaten baya uzun olacak, o yüzden söze başlayalım hemen. Sinister dinlemek üzere kendimi motive etmiştim ve bir yandan Kenan'ın huzursuz kıçını tokatlamak istemekteydim. Tüm bunlar olurken saat gecenin 2'si falandı herhalde. Tam hatırlamıyorum ama çokta önemli değil zaten değil mi lan okuyucu? Neyse. Devam ediniz.

Sana yalan söyledim okuyucu... Sinister dinlemedim...


Elime gelen Deicide albümünü görünce dayanamadım, takıverdim kulağıma umarsızca. Hemde canlı konser kaydı lan! :s


Saat 03:00'a geliyordu yazmayı sonlandırdığımda. Ve kendi kendime güldüm bu " 03:00'a " yazdığıma. Ne kadar da abartıcı oldu böyle. Neyse. 3.30 gibi (daha samimi değil mi? :s) kısım kısım, kesik kesik uyumayı başardım. Zor oldu yanımda kocaman bir adamla uyumak. Üstelik gece boyunca osurduğunu itiraf etti sapık! Neyse ki kulaklığım vardı, duymadım osuruk seslerini. Kulaktan ırak olan, burundan da ırak olurmuş şeklinde bir atasözü yaratabilirim. Yaşadım, oradan biliyorum.

5 gibi benim tamamen kıçımdan uydurarak Susurluk olduğunu iddia ettiğim bir yerde mola verdik. Telefonu açtım, sevdiceğime mesaj attım, gece yazılmış olan ve telefonumu açtığımda ulaşmış olan mesajla mutlu oldum, yüzüm güldü ehu.. Sonra hemen mola yerlerinin değişilmezi olan ve geçen seferden içimize dert olan gözleme + çay olayımızı hallettik! Affetmedik, öküzler gibi yedik, şahsen ben pek tatmin oldum. Bir yolculuk kesinlikle gözleme yemeden bitmemeli, ağlar sonra o gözlemeler ardımdan. En önemlisi kendimi rahatsız ve eksik hissederim billahi!


Anonsla birlikte takındığımız rehavet havasından kurtulup, otobüse son binen insanlar olduk. Sonra civarda bulunan arabaların plakalarına bakarak nerede olduğumuzu kestirmeye çalıştık. 42 numaralı plaklar gözümüze çarpıyordu ama 06'nın daha fazla olduğunu görmezden gelemezdik. 06'yı görüyorduk görmesine ama etrafa baktığımızda Ankara'da olmadığımız konusunda gerçekten müthiş bir özgüvenimiz vardı. Ancak 42 neresi bir türlü anımsayamadık. Kenan Kırıkkale olduğunu iddia etmekteydi ama "ben ne alakası var olm lan!" şeklinde taşşak geçişlerimle cevap verdim. Aslında Kırıkkale'nin nerede olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu gerçektende. Ama Kırıkkale olamayacağına yürekten inanıyordum. Şartlandırmıştım kendimi adeta. Olamazdı, olmamalıydı! Değildi bence. Değildir olm ne alakası var ahaha..


Sonra şu an karalamasyon yaptığım ajandanın arka taraflarını iyice karıştırıp Kırıkkale'nin plaka numarasının 39 olduğunu gördük, kendime olan özgüvenim artmış, azıcık daha taşak geçmiştim Kenan'la.. 42'ninse Konya olduğunu gördük. Böylece biz bu saçma tartışmayı sürdürürklen yolun iki tarafında uzanan uçsuz bucaksız düzlüklerin anlamı açıklanıyordu.. Çok zeki değildik. Hatta evet, salaktık biraz. Onun haricinde, Susurluk'la alakamız bile yoktu. İkimizde okul yıllarımızda coğrafya öğretmenlerimizle kavga etmiştik ama sadece ben öğretmenime orspu diyebilmiştim. O ibne diyebilmişti tabiat itibariyle. Ve tabiat itibariyle ben sadece terbiyesiz olurken, o çok daha farklı sıfatlar dışında birazda sevilmişti. Yakinen. Bir ibne şefkatiyle değil ama. Erkeksi biraz. Hatta fazlasıyla. Neyse. Bahanemiz vardı, cahil değildik, Konya'daydık.

Resim çektik ve dredg taktık kulağımıza. Ben yazarken Kenan yine uyudu. Hala yazıyorum, hala uyuyor. Kahve servisi gelirse dünyanın en mutlu insanı olurum lan!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 5 Comments

Mola...

Efendim elimizde olmayan sebepler yüzünden bir süre internetsiz kaldık, düşman başına resmen. Yemişim bloğunu ama sevdicekle konuşamamak fena be azizim.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

Bir Metalciğin Uzun Yol Macerası / Bölüm 2

Çığırtkanların çenelerine küfürler savuraraktan bekledik Özkaymak'ımızı... Kılıflarına yerleştirilmiş kıyafetlerimizi koyacak yer konusunda kasıldık, bu sırada yağan yağmurla bir güzel sudan çıkmış balık taklidi yaptık. Özellikle Kenan çok benzedi. Ben benzemedim pek. İstesem benzerdim ama, taklit yeteneğim iyidir. Çocukken her gerizekalı çocuk gibi ben de Erbakan, Erdal İnönü ve Süleyman Demirel taklitleri yapardım. Herkesler süper oluyor der, paso aynı şeyleri yaptırırlardı. Ben de bir gerizekalı gibi yapardım. Ama herşeye rağmen ben en çok Kakılmış ve Sürahi Nine taklitlerini severdim. Onlar için özel olarak hazırlanırdım ehua. Okulda tahtaya çıkartıp zorla yaptırtırlardı hanuna.. O bakımdan sudan çıkmış balık olmak çantada keklikti yani.. Çantada keklik olayım mı bi de? o_O

Neyse. Otobüse bindik. Lanet olası manyaklar nereden akıl etmişlerse (gerçi belki hepsinde vardır, cehalet işte) uydu cihazı koymuşlar ve TV izletiyorlar bize.. TV'de Asi diye bir dizi vardı ve yağmur yüzünden LCD ekran ve uydu reciever'da Asi'lik edip 'sinyal yok' şeklinde bir isyan gerçekleştiriyordu umarsızca her fırsatta. Bi reciever bi ben bekledim şu lanet TV'yi kapatmalarını. Hem TV izliyorsun zorla, çünkü gözün takılıyor, hem de izleyemiyorsun yağmur yüzünden. Müthiş bir işkence yöntemi valla.


En sonunda "hanuna g.tüne koyarın hulen, kapayın şunu" diye cerlememe ramaktan bile az kala onlarda umudu kesip kapattılar. Takılacak birşey bulamayan gözlerim rahatlamış, kahvemi yudumlarken yanıma almış olduğum Ahmet Ümit - Kavim kitabını okumaya başlamıştı. Kahvemi yudumluyordum ve adını sonradan öğrenmiş olduğum Yiğit'in ağlamalarını duymamak için kulağıma Pinhani'nin son albümünü takmıştım.

Kenan uyumak için kıçını en uygun pozisyona getirmeye çalışıyordu o sıralarda. Tokatlayasım geldi huzursuz kıçını. İbnemsi gibi bi o yana bi bu yana yerleştiremedi kıçını. Zira ıslandığı için gömleğini çıkartmış, benim gibi az göbekli olan bir adam için bile badi izlenimi veren tişörtümsüyü o kocaman göbekli bedenine geçirmişti. Çok fena bir görüntü, evet.

Bolu dağı civarlarında mola verdik. İşedik ve yine memleketimden bir süper manzara daha...

Tok olan karnımıza güvenip, aç olan gözlerimizi gözlemelerden çektik burnumuza takılan o tahrik edici kokularına rağmen. Bir dahaki molada affetmem, yerim ben o gözlemelerden. Süper kokuyorlar hanuna!

Bunları yazarken kulağımızda Sebastian Bach efendimizin karışık bir senfoni albümü dönmekteydi. Biraz önce bitti ve şimdi burnumu karıştırdıktan sonra yazmayı bırakacağım, kitaba dönmeden önce bir death metal albümü koyacağım diskmanime. Sinister olması kuvvetle muhtemel. Bir dahaki moladan sonra devam ederim dicem ama bu kadar şeyi ben bloğa nasıl yazıcam ve en önemlisi kim okucak? Bölüm bölüm yaparık artık ehua. Ama o zaman bu muhtemelen ikinci bölümün sonu olur.

Buna daha yeni karar vermiş olmamı şimdi okumak nasıl bir duygu lan okuyucu? Hadi öptüm. Sonra yazarım yine :P

Aslında herşey yaşandı ve bitti, ne acı değil mi? Benim için yaşanmış ve bitmiş olan birşeyi merak ediyorsun. Tıpkı sonu belli olan bir diziyi izlemek gibi. Neyse, uzattım yine. Yağmur yağıyor, çok kamyon var ve 30 saniye önce şöförler değişti Kenan yanımda horlarken. Artık Sinister zamanı!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 3 Comments

Bir Metalciğin Uzun Yol Macerası / Bölüm 1

Efendim, uzun bir yazı olacağı için bölüm bölüm yapacağım bu yazıyı. Yolculuk sırasında karaladığım bir yolculuk belgeseli style :p Ahanda bu ilk bölüm olsun. Hepsini yazarsam ne siz okursunuz o kadar uzun yazıyı, ne de ben yazabilirim ehu.. Güzel ve eğlenceli bir yazı olacağını garanti ediyorum (h) Haydin yarın görüşürüz ehua

Eh, evet, hiçte güzel başlamadı yola çıkış hikayesinin giriş bölümü.. Karmaşayla sabitti görüntü, pekte sinir bozucu ayrıntılar gizliydi şeytanda..


Öhm. Işıkların kapanmasını bekledim tekrar yazabilmek için. Çünkü bunları tüm Türkiye okuyacak bile olsa zerre s.kimde olmaz ama bunları yazarken kimsenin görmesini istemem. Böyle garip bir saplantım var. Dokunmayın keleşime yetimdir Mode: ON

Neyse! Eve vardım, ütüsüz pantolon, ütüsüz gömlek ve onları ütülesem bile 15 saatlik yolculukta onları yanımda taşıyacak olmanın verdiği lanet olasıcalığıyla ekşidi yüzcağızım. Hemen ablamı aradım ve çabucak eve gelip bana yardım etmesini istedim. 20 dakika sonra ütü olayları bitmek üzereydi. Titizlikle çantamı hazırladım bende bu arada. Hiç birşey unutmak istemiyordum, zira yolculuk öncelerinde inanılmaz pimpirikli bir göt olurum. Sanki normal hayatta takılan o vurdumduymaz lavuk ben değilim! Evet, benim! Ama yolculuk olayı başlı başına bir kaos benim için. Gerçekten sağlam takıntılarım vardır uzun yol söz konusuysa. Birşey unutmak, otobüsü kaçırmak, hele ki ineceğin yeri kaçırmak!! Kabus gibi hanuna! Kesinlikle katlanamayacağım, dayanamayacağım ve yaşamak istemeyeceğim bir his bu :s Bu yüzden 15 saatlik bir yolculukta bile gözümü kırpmadan giderim. Evet, gerçek bir ruh hastasıyım söz konusu durum uzun yol seyahatiyse...

Hazırlıkları yaptım, duşumu aldım, traş oldum, donumu değiştirdim. Yanıma yolculuk için çeşitli tarzlardan CD'ler, kitap, şort, tişört ve fotoğraf makinasını aldım. Ütülenmiş takım elbiseyi Pierre Cardin - Paris etiketli elbise kılıfına geçirdim ama içindeki tabiki Pierre Cardin değildi. Üstelik Paris gibi bir yerden haberi bile olmadığına eminim.

Yüklendim ve seyahati birlikte geçireceğim arkadaşım olan Kenan insanının evine nasıl gideceğimi düşünerekten durağa doğru inmeye başladım. Taksiye binmeye karar vermiştim ancak daha durağa birkaç adım kala bir taksinin basıp gittiği görmem karşılaşacağım boktanlıkların habericisi gibiydi. Yılmak yok, yola devam parolasıyla indim durağa ve başka bir taksi olmadığını görmem pek tabiki hiç şaşırtmadı beni. Bekledim. Bu arada ablama mesaj atıp duraktan taksi yollamasını istedim. Ses çıkmadı. Boş geçen bir taksiyi duraktan gelecek taksiyi beklediğim için gözümün içine baktığı halde durdurmadım. 10 dakika bekledim ve duraktan gelecek taksiden umudu keserek ilk gelen boş taksiyi durdurmaya çalıştım, içi boştu ama "alamam" dedi, kenara çekti.. Tabiki sinirlendim. Gittim yanına gürledim biraz, birini beklediğini söyledi, yalanlarına koyim derken başka bir taksi geldi. Güzergahı uymuyormuş efendinin, dedim, s.kime kadar yolun var! Sinirlenmiştim artık. Sonra az önce birini bekliyorum diyen lavuk döndü, yakınsa götüreyim geleyim hemen dedi. Dedim yakın, 10 dakikanı almaz. Bastık gidiyoruz, yaktı sigarasını yasalara ve yasacılara küfürler savurarak her nefeste. Afiyet olsun derken telefonu çaldı. Beklediği lavuk gelmiş, özürler dileyerek yarı yolda sattı beni amcık. Zaten taksiciye güvenende kabahat. Bi atasözü söylücem ama olayların devamında daha bi anlam kazanacak, o yüzden azıcık sabredin.

Başka boş taksi bulamayınca bende yürümeye başladım. Bir tane minibüs geldi, Soyak sitesinin oradan geçer mi? diye sordum, geçer, dedi. Bindim. Soyaklara 100 metre kadar kala sağa saptı, milyonlarca km gittikten ve bana yarım saat kaybettirdikten sonra Soyaklara yakın bi yerde kapıyı açtı, geldik, dedi. Yürüsem 10 dakikada giderdim hanuna! Ona da içten bir küfür yapıştırdım. Bütün .mcıkların beni bulduğunu düşünüp küfürler savurdum tükürükler saçarak. Tamam, abartıyorum, o kadar da değil. Neyse atasözüne gelelim. Bazılarını ayıraraktan bir genelleme atasözü yapalım. "Orspunun iki çocuğu olmuş, biri taksici, biri minibüsçü olmuş" derler bizim İstanbul'da, bilen bilir. Ahanda iki çocuğuna birden rastladım 10 dakika arayla..

Arkadaşın apartmana geldim, ieçri girdim, kapıyı çaldım. Kapı duvar olmuş, açan yok! Hanuna? o.O şeklinde, acaba otogara mı gitti diye düşünürken telefon çaldı, arayan arkadaştı. Karşı apartmanda, ablasındaymış. Oraya gittim, yemek yedik, geyik yaptık, atladık arabaya ve Harem'e geldik...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 5 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu