Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Bir Metalciğin Tren Macerası / Bölüm 2

Efendim selamlar yeniden.

Bölüm 1 sonrası Ankara'ya ayak bastık, gezdik, tozduk, eğlendik, yedik, içtik ve normal olarak tuvalete falan gidip bunları çıkarttık..



Dönüş olayına adım atarkene yine olayı son dakikaya bıraktım sayın okuyucu. Kızılay'dan başladım koşmaya -bildiğin koştum-, inat ettim, binmedim metroya, dolmuşa ya da otobüse de binmedim, sadece deli beygirler gibi koştum ve bu koşma sırasında telefonla konuştum :s Yeteneklerinin farkında olan birisiyimdir ama bu kadar atraksyonu aynı anda kaldırabileceğimi ben bile bilmiyordum gerçekten. Sıhhiye civarında (Ankara'da Kızılay - Ulus arasında kalan durak) koşarken sırt çantamda bir gariplik hissedip durdum, bu sırada da telefonla konuşuyordum tabi, baktım çanta açık yarıya kadar. İçinden birşey düşmüş mü acaba diye düşünmeden hemen kapattım ağzını, başladım yine koşmaya. Sıhhiye'yi geçtim, tren garına giden son düzlükte tekrar gazlandım. Netekim trenin kalkmasına tam 4 dakika kala trende bana ayrılmış olan o muhteşem yere ulaştım. Bu sırada da telefonla konuşuyordum elbette.. :s

Koltuğum yine tekli olan koltuklardandı ve çevrede yaşlı amca ya da teyze olmadığından stratejik olarak güzel bir noktadaydı. Bu sefer koltuğumun yanında elektrik prizi olmadığı için şarj aletinin bu sefer çalışıp çalışmayacağını test edemedim. Geçen seferden tecrübeli olduğum için bu sefer tren kalktıktan hemen sonra çantamla beraber vurdum kendimi tuvalet yoluna ve üzerimi değiştirdim. Giydim uzun kolluyu, çektim pantolonu, oh mis dedim kendi kendime. Bu sırada tuvalette bulunan prizi kontrol ettim ama çalışmadığını gördüm hehe. Netekim trenin içi hamam gibiydi ve millet soyunma modundaydı. Pis pis sırıttım hepsine, Eskişehir'de bokunuz donduğu zaman görücem ben sizi, diye geçirdim içimden.

Neler dinlesem aceba diye düşündüm ve içinde ne olduğundan emin olmayarak bastım diskmanimin play tuşuna. Hiç oynamamışım ve yine Brutality vardı. İki parça sonra pil bitti, göt gibin kaldım afedersin.


Yorgunluğun had safhasında olduğumdan kitap olayına hiç kasmadım, direk uyku moduna geçebilmek için koltuğu en arkaya kadar yatırdım, arka koltuğumda kimsenin olmamasına şükrettim, kıçımı en uygun pozisyona getirip, çantamdan çıkartmış olduğum bir tişörtü cam kenarına koymak suretiyle kendime yastık yaptım. Netekim aralıklı uyanmalar neticesinde, yine o ağza alınmayacak küfürler savurmak istediğiminin tren görevlisi Eskişehir'e geldiğimizi tüm yurda duyurmaya karar vermişçesine bağırmaya başlamıştı.

Uyanır uyanmaz elim boşaltmış olduğum su şişesine gitti. Şu gariban çöp olmadan son damlaları yakalıyım bari dedim, şişenin dibine vura vura yanmış bedenime saldım o minik damlacıkları. Netekim kesmeyeceği aşikardı ve bu minik damlacıklar benim susuzluğumu giderdi desem bloğumun ve yazılarımın inanılırlılık itibarı yerle bir olurdu eminim. O yüzden -evet, sırf bu yüzden :s - hemen kapıya doğru yöneldim. Tren Eskişehir'de durmak üzereydi, çılgın kalabalık ellerinde valizlerle acınası bir halde tren dursun diye bekliyordu. Bazıları gözüne bir kapı kestirmişti ve o kapıyla beraber, önüne çıkanları eze eze, yığa yığa koşturuyordu.

Netekim tren durur durmaz trenden atladım ve garın içine girdim. Karşımda iki tane büfe vardı. Koşuyordum ve 30 adım sonra orada olacaktım! Hangisinden almalıydım... Kararımı acele vermeliydim...

Bir tanesi içerde, küçük ve bana mütevazi gibi görünen bir dükkandı. Bir tanesi de onun hemen yanında, hem garın içersinde, hem de dışarıya açılan pencereleri olan, çift taraflı kazanan bir dükkandı. (Süper)Cem olarak mazlumların yanında olmayı sevdiğim için bana mütevazi gibi görünen küçük dükkana girdim. Hemencicik bi ufak su aldım, parasını verdim ve geriye koşmaya başladım. Koşarken suyu açtım ve içmeye başlamıştım bile. Öyle acımasız bir yangın vardı içimde sanki! Trene bindim, koltuğuma oturdum ve o sırada su bitti. ananıskm 0.O şeklinde neden bir şişe daha ya da büyük bir şişe su almadığımın muhasebesini yaparken tren hareketlenmişti. Kendime sövdüm.

Tekrar uyudum ve uyandığımda gün doğmuş, çiçekler açmış ve sevgililer kırlarda mutlu aşk şarkıları söyleyerek koşuşturuyorlardı ve bir köşede onları izleyen kötü kalpli bir adam karamsar bilek metal şarkıları mırıldanıyordu..

Ve ben Tuzla'da olduğumu gördüm. Bostancı'da inecek ve tekrar otobüse binip, şirkete uçuzlama yapacaktım..

07:15 civarı trenden zıpladım ve koşar adımlarla otobüsü yakaladım son anda. Otobana çıktığımız anda girmiş olduğumuz trafik, bana yine küfretme hissi verdi ve s.ki tuttuğum gerçeğini hatırlattı. Yanıma oturan adam gazete açtı ama adam gazeteyi değil, gazete adamı okudu adeta. Adamın amacı aslında gazete okumak falan değildi bence. Adam muhtemelen otobüslerde uyumaya utanan bir insan ve gazeteyi bu utancını gizlesin diye paravan olarak kullanmayı akıl etmiş. Gazeteyi açtı, okuyormuş gibi yapıp başladı uyumaya. Bi 5 dakika sonra sayfa değiştirdi ve böyle 5 dakikalık periyotlarla devam etti bu.. Taa ki ekonomi sayfasında 5 dakika harcadığını görüp yüzüne baktığım ana kadar çok güzel gizlemişti benden kirli emellerini ancak ekonomi sayfasında geçirdiği onca süre ele verdi onu. Posta gazetesinin ekonomis sayfasında ne kadar zaman kaybedilebilir ki?! Aynı şeyi seri ilanlar sayfasında da yaptı. Ben kül yutmam!

Neticede köprü yolunda iki tane gavatın kaza yapması dolayısıyla biz işe 15 dakika civarı geç kaldık, fırçayı yedik, mutsuz olduk.


Bu efsane de böylece sona ermiş oldu.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 2 Comments

2 Responses to : Bir Metalciğin Tren Macerası / Bölüm 2

  1. Çanta yarıya kadar açık ve içinden bir şey çalınmamış?! Ankara böyle güzel bir şehir işte :p

  2. Çanta açıktı ama o sırada ben koştuğum için içinden birşey alınabilmesi mümkün değildi zaten hehe Ben daha çok koşmanın etkisinden birşey düştü mü acaba diye düşündüm. Netice olarak hiç birşey kayıp değil. Ancak Ankara'nın sayılı yerlerinde olmaz öyle olaylar. Sıhhiye bana pek güvenli bir yer gibi görünmüyor malesef. Yürüseydim ve çantanın açık olduğunu görseydim sanırım uzunca bir süre çantamda eksik birşey olup olmadığını kontrol ederdim..

National Geographic POD