Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Hepi Niv Yırs Şeysi!

Ah benim kara bahtım, kem talihim aah..

Yıllar yılı dert yolunda ne ilk ne de sonuncu olamadığım gibi, orta sıralarda geçen dert yolu yolculuğum inişli çıkışlı bir grafik seyrederek içimdeki amansız "aitlik" duygusunu yerle bir ediyordu.

Kara bahtlı olabilirdim. Evet. Bu konuda insanların çeşitli söylemleri vardı. Ha keza benimde gözüme çarpan bazı gariplikler yok değil bu hususta. Misal servise onlarca yazıcı gelir, ben giderim göz kararı bir tanesini seçerim ve o yazıcı lanetli çıkar. Milyonlarca sorunu vardır. Adeta bir orospu çocuğuymuşçasına inim inim inletir beni ve kara bahtımı. Kara bahtımla beraber bu konudan oldukça muzdaribiz.

Ama elbette bu hususta kem talihimin söyleyecekleri de olacaktır! Misal uçsuz bucaksız, insanların olmadığı yerlerde servis çıkar. Misal başakşehir. İnsan yaşamıyor orada. Hepsi zombi onların. Cesetler dolanıyor sokaklarda. Dağlarında r.t.e. yazıyor süslemeli taşlarla. Başı açık insan yok ve saatte ortalama 20 km hızla esen bir rüzgar var devamlı suretle. Ve işte böyle uçsuz ve bunun yanında bucaksız olan bu virane mekana gidebilecek tek otobüs 40 dakikada bir kalkıyor ve ben, bildiğiniz süper cem, orada işimi bitirip durağa geçtiğimde o 40 dakikada bir kalkan otobüsün, kırk dakikada bir kalkmış halini uzak diyarlara seyrederken arkasından görüyorum. Yeni yıla yeni kırk dakikalarla ve saatte 20 km hızla esen rüzgarın ittirdiği vücudumla, zombiler tarafından haklanmamak için mücadele ederek giriyorum.

İsyanım var yaradana diyeceğim ama annemle babamın bu işte pek suçunun olduğunu düşünmüyorum. Onlara sorsam, onlarda istemezdi Başakşehir denen zombieland'e otobüsle gitmemi. Ancak onlarında tamamiyle suçsuz olduğunu söyleyemeyiz.

Yeni yıla, yeni bir yaşam parolasıyla giren tüm dünya insanları gibi bende yeni yıla yeni bir yaşam parolasıyla giriyorum. Parolam "yeni yılda yeni bir yaşam". İşte bu açıdan artık bu kara bahtlı ve kem talihli bünyemi ret edeceğim yeni yılda. Kendimi süpsüper ve başbaşarılı bir insan olarak görüp, kendi kendime bir empati yaratıp, bu empatiyle birlikte yeni bir çekim gücü oluşturup hayatıma olmadık güzellikler sağlamayı hedefliyorum. Para + evlilik + araba + lüks bir villada kurulmuş gizli bir harem ve çatı tahtası. Evet, çatı tahtası.

Parayı bulmuş ve gözü dönmüş bir insan olabilirim belki ilerde ama geçmişte yaşadığım acıları unutabilecek kadar vahşi bir cazibeyle bir sağa bir sola savrulacak değilim. Şu an yaşadığım evin çatısını yaptırmadan bu hayata gözlerimi yumarsam eğer beni daşlara vurun. Cesedimin kıçına yani dolayısıyla benim kıçıma sokacağınız pamuk çok uzun olsun misal! Eğerki bu çekim gücü muhabbetini ayarlar ve paraya para demezsem ve o çatıyı yaptıramazsam en uzun pamukları hakederim hacılar!

Hacıya gitmem. O konuda kesinlikle benden bir şey beklemeyin.

Ama siz siz olun şu özlü sözü unutmayın: dağdan kestim kereste, kuş besledim kafeste, seni bana vermediler, ölürem bir nefeste!...

Son kısmını salladım ama bence uydu.

Hadi hepi nivyırs falan lan. Çok içmeyin, ertesi gün kafası çok fena oluyor.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Bu Ne Acaip İştir Ey Ahali!...


Efendim selamlar! Seyhan beni facebook'ta bulmuş. Ben değilim ama benim. Benim fotoğrafımla ben olmayan bir profilde takılıyorum.

Neden böyle bir durum olduğunu çözümleyemeyeceğim. Arkadaşa aşağıdaki maili yolladım ancak herhangi bir cevap beklemiyorum. Sadece güldüm. Sevdiceğim, canımın içinin söylediklerinden sonra da üzüldüm. Ama yine de vazgeçmiyor ve bu saçmalığı kamuoyuna yansıtıyorum.

O ben değilim! Fotoğraftaki benim, tamam.


selam dude! naber?


çok yakışıklı olduğunu söyleyen oldu mu? ben söyleyebilirim! gerçekten! çok yakışıklısın. inan çok yakışıklı olduğunu düşünüyorum. eminim sen de öyle düşünüyorsundur.

bu fotoğrafı sanırım beşiktaş'a giderken çektirdin? sanırım bu fotoğrafı çeken de kız arkadaşındı?

yok, aynı fotoğraftan bende de var. belki de o sendin?! yoksa o ben miydim? bence sendin. ama ben gibi duruyorum. sen gibi durmuyorsam kesinlikle benimdir ama buradan baktığımız zaman sen gibi duruyorum. bir terslik var bu işte ama emin olamadım...

bence bu konuyu enine boyuna tartışmalıyız.

ne dersin?

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Cafer ve Onun Kanlı Düşleri... v.Terörist

Elindeki silahına aşk ile baktı ve kılıfına koydu. Silahını seviyordu. Silahını çok seviyordu ve aslında tüm işlerini onunla bitirmek isterdi. Ama şimdi sırası değildi silahının. Şimdi daha büyük düşünmek, daha zoru oynamak zamanıydı. Silahını en son rehineleri öldürürken kullanacaktı. Her birinin ensesine, yok yok hayır, şakaklarına... Ya da alnına! Alnına dayayacaktı. Onları öldürürken gözlerinin içine bakmak, yaşadıkları korkuyu görmek istiyordu. Bir varmış, bir yokmuş gibi olacaktı her şey onlar için. Bir varmış - bir yokmuş... Bir 9mm'lik mermi çekirdeğinin ateşlenen barutla birlikte beynine saplanması ve bir anda gelen hiçlik... Gerçekten böyle mi oluyordu acaba? Gerçekten her şey bir anda bitiyor muydu?...

Silahını kılıfına koydu ve seri atışlarına ihtiyaç duyduğu MP5 makinalı tabancasını çıkarttı. Bu silahı seviyordu. Çok öldürücü bir silah değildi ama taşınabilirliği ve kısa mesafede yaşattığı rahat çarpışma olanağı ile oldukça işini görüyordu. Kapalı alandaydı ve ufak bir silaha ihtiyacı vardı. MP5 işini görecekti.

Rehinelerin bulunduğu odadan yavaşça çıktı ve üst katın penceresinden hangarın arka kapısına doğru baktı. Sağ tarafta bulunan metal iskelede duran arkadaşına baktı. Herhangi bir işaret vermiyordu. Her an polis baskınına maruz kalabilirlerdi. Bunun uyarısı verilmişti ve zaten hep böyle olurdu... Rehineler alınırdı, kaçmaya fırsat olmadan polisler etrafı kuşatırdı ve çatışma... Bildik sonuç. Bir Hollywood klasiğinde genellikle polisler kazanır, rehineler kurtarılır ve muhteşem Amerikan polisi yine işini yapmış olurdu. Helal olsun sana Bruce! Ya da çılgın bir rehine her şeyi berbat ederdi. "Neyseki bu sefer rehinelerimizin hepsi bilim adamı" diye geçirdi içinden... "Kahramanlığa soyunabilecek bir cengaver görünmüyor aralarında..."

Aslına bakılırsa polislerin girebileceği pek az yer vardı ama her yeri tutabilecek sayıda değillerdi. Çatıdan, hangar girişinden ya da hangarın arka kapısından kaçabilirlerdi. Az sayıda adamla tek yapabilecekleri beklemek ve pusunun etkili olabilmesini sağlamaya çalışmak olabilirdi. Etkili bir pusuyla polisleri ortadan kaldıracak ve bu hangardan çıkacaklardı. Mecbur kalırlarsa rehineleri öldürmekten kaçınmayacaktı, ancak buraya geliş amaçları rehinelerdi. Onlara şimdilik ihtiyaçları vardı, şimdilik ölmemeleri gerekiyordu.

Aniden gelen bir gürültü ile hemen hangarın geniş kapısını gören bir yere mevzilendi. Polisler operasyona başlamışlardı. İçeriye atılan sis bombası yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı. "Gelin bakalım küçük kuzular.." diye geçirdi içinden. Silahını hangarın giriş kapısına yöneltmiş polislerin içeri sızmasını bekliyordu. 3 koldan girişe yönelmişlerdi ancak bir gözleri diğer girişlerdeydi. Eller tetikleri eziyor, hedefin görülebilmesi için heyecanlı bir nefes tutuşu yaşıyorlardı. "Nefesini tut - Tetiği ez" diye geçirdi içinden.

Demir korkuluklarda duran arkadaşının silahını ateşlemesiyle sıyrıldı düşüncelerinden. İşte başlıyordu! Aynı anda karşı ateş geldi arkadaşının bulunduğu yöne. Korkuluğa vuran mermilerin çıkardığı kıvılcımlar arasında çarpışıyordu arkadaşı. Polis onun görebileceği konumda değildi, konumunu değiştirip iyi bir görüş açısına ulaşabilirdi ama şu an bu çok riskliydi. Çatıdan ve arka kapıdan gelebilecek olan saldırıların savunması onun sorumluluğundaydı. Arkanı kollamadan savaşamazdın. Ufak bir görüş alsa girişe de müdahale edebilirdi ama şu an bu mümkün değildi. Korkuluklardaki arkadaşı çömelmiş bir vaziyette ileri geri gidip gelerek ateş etmeyi sürdürüyordu. Vurulmuş gibi görünmüyordu. Merdiven boşluğundaki arkadaşı da arka kapıdan gelen polis müdahalesi ile çatışmaya girmişti. "Birini indirdim!" diye bağırdı korkuluktaki arkadaşı ve hemen arka kapıdaki çatışmaya yardıma koştu.

Polis kuvvetlerinin kendi aralarındaki konuşmalarını duyabiliyordu. "Ahmet yardıma gel!, Rehinelerin orada bir kişi var!, Soteye yatmış piç kurusu!"... "Gebereceksiniz..." diye düşündü ve en utanmaz gülümsemelerinden birisi yerleşti yüzüne. Silahını kullanmak için sabırsızlanıyordu ama henüz hiç görüntü alamamıştı. Bir sonraki rehine operasyonunda sıcak bölgede o olmak istiyordu. Bu şekilde savunma yapmak onun canını sıkıyordu. O oyuncağıyla oynamak istiyordu. Henüz hiç polis öldürememişti. Bir tane bile görememişti henüz.

"SİZİN BURADA NE İŞİNİZ VAR LAN PEZEVENKLER!" diye bağırdı bir ses. "Eyvah Recep Hoca!" diye takip etti onu az önce korkuluklarda amansıca çatışan yoldaşı...

Recep Hoca, okuldan kaçıp internet kafede Counter Strike oyununa dalmış Cafer ve arkadaşlarını basmış ve sıra halinde tokatlamaya girişmişti...

Cafer yediği tokatların acısını hiç hissetmedi... Bir el ateş edebilse yeterdi onun için... Gözlerinden süzülen yaşlar kızarmış yanakları için değil, ağzına kadar dolu olan şarjörü içindi...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

En Son Neler Okuduk...

Gün içinde benim kadar belediye otobüslerinde yolculuk etseydiniz, eminim siz de benim kadar çok kitap okurdunuz. Normalde evde oturup kitap okuyabilen bir insan değilim ama belediye otobüslerinin bana bir tek bu konuda yararlı olduğunu söylemeliyim. Kulağımda müziğim ve çantamda her daim bulunan bir kitapla beraber bulduğum boş bir koltukta dolaşırım İstanbul'u.. Genelde sırf kitap okuyacağım diye ineceğim durağı kaçırırım ama olsun. Yürümek iyidir hem değil mi?

En son neler okuduğumdan bahsedeceğim biraz... Bu son bir iki aylık süre içersinde şunları okuduk efendim! Ancak genel olarak kitapların tarihleri ya da yazarları hakkında bilgi veremeyeceğim. Linkleri verdim, girin bakın amk! Her şeyi devletten beklemeyin. Yapacağım son şeydir yazara bakıp kitap almak...

Bunny Munro'nun Ölümü

Nick Cave'i ve onun Bad Seeds'ini bilirsiniz sanırım? Bu hastalıklı bünyeye sahip adam şimdi bir de kitap yazmış. Daha önceden bir kitabı daha varmış ama ben bu kitabıyla öğrendim aslında onun aynı zamanda bir yeraltı yazarı olduğunu...

" "Sonum geldi" diye geçirir içinden Bunny Munro, yakında ölecek kimselere özgü, ani bir farkındalılıkla..."

Bunny Munro kapı kapı dolaşıp kozmetik ürünleri satan bir alkolik ve seks bağımlısı bir insandır ve romanın kahramanı elbette kendisidir. Vajina hayranı (Özellikle Avril ve Kyle'ninkiler), dağılmış bir adamın küçük çocuğuyla beraber geçirdiği günleri anlatıyor kitabımız. Okuduktan sonra size bir şey katıyor mu? Bilemiyorum. Ama okurken eğlendiğiniz, utandığınız ve düşündüğünüz bir çok nokta var. Nick Cave'in karanlıklarla dolu şarkılarından sonra beklenebilecek nitelikte bir kitap. Şahsen ben sevdim. Özellikle kapağı oldukça hoşuma gitti.

Hafta Sonu

Siyasi karakterlerin anlatıldığı kitapları seviyorum. İçinde gerillalık olanlar özellikle hoşuma gidiyor, elimde değil.

Almanya'nın eski radikal sol örgütlerinden birinin üyesi olan ve müebbet hapse mahkum olmuş bir devrimcinin aniden gelen bir afla serbest bırakılmasından sonra, kız kardeşi onu normal hayata adapte edebilmek amacıyla eski arkadaşlarıyla bir haftasonu yemeği organize eder. Bu davete katılan birkaç kişinin ve eski bir "terörist"in sakin öyküsü...

Yazar burada olaylara farklı bir bakış açısından bakmayı denemiş. Tüm bunların gereksiz ve boşa kürek çekmek olduğunu göstermek istemiş sanki. Yaptıklarından pişman bir devrimci portresi çizmiş en sonunda. Yıllarca içerde yattığından ne için savaştığını bile unutmuş bir insanın çıkmış posasıyla halk arasında tutunma çabaları... Ne yapacağını ve nereden başlayacağını bilememenin vermiş olduğu sıkıntılı hayal kırıklığı...

Cahillikler Kitabı

"Bilmedikleriniz ve Yanlış Bildikleriniz" diye iddialı bir girişle başlıyor kitap. İddialı girişinin yanında oldukça eğlendirici ve bilgilendirici bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Bazı yerlerde fazlaca bilimsel muhabbetlere girdiğinden boyumu aştığını ve kastığını söylemeliyim. Ama genel olarak okurken eğlendiğim, şaşırdığım ve sonuç olarak beğendiğim bir kitap oldu. Çok fazla işinize yarayacak bilgi olmayabilir içinde, bu konuda sanırım okuyan herkes hem fikirdir. Gereksiz bilgiler çoğunlukta. Ama yine de eğlenceli ve okunabilir.

Yalancı Tanıklar Kahvesi

Yine bir devrim zamanı ve devrimci genç hikayesi. Devrim zamanlarında yaşamış ve devrimci olma gayreti içersindeki "ağa oğlu" bir gencin düşüncelerinin, davranışlarının ve ilişkilerinin anlatıldığı bir roman. Kitabın kahramanı Muhsin, devrim mücadelesinde izlenebilecek yolun illegal olması yönünde düşünüyor ancak hiç bir yasadışı örgütle bağlantısı yok. Ankara'da baba parasıyla yaşayan ve hiç okula uğramayan bir öğrencinin darbeye gidene kadar başından geçen olaylar anlatılıyor.

Yazar burada devrim mücadelesine yine farklı bir pencereden bakmış. Bunu karakterler aracılığı ile anlatmış olsa bile devrimci mücadelenin yanlış bir yol izlediğini, bu ülkenin gelenek ve göreneklerinin, yaşam koşullarının, dini inançlarının göz ardı edilerek devrim yapılamayacağını anlatmak istemiş sanki. Haksız sayılmaz aslında. Kitabın kahramanlarından Felsefe hocası Nedim Hoca bu konularda uzun uzun anlatıyor, uzun uzun öğretiyor. Güzel bir kitap. Genellikle kasmıyor ve akıcı bir şekilde ilerliyor.

Güneş, İşte Buradayım..

Bukowski ile yapılmış söyleşileri barındıran bir kitap. Aslında ben bu kitabı yıllar önce almıştım. Bukowski hiç okumamıştım ve okumak istiyordum. Kitapçıda dolaşırken ismi yüzünden aldım bu kitabı. Samimi, mutluluk veren bir isim sanki.. Bazen herhangi bir iş günüdür, yorgun ve bezginsindir. Bir tramvay durağında oturursun gelecek tramvayı beklersin. Arkana yaslanırsın ve güneş kendisini gösterir, yüzüne çarpar umutla. Güneşe karşı gerinirsin, içine bir huzur dolar, ister istemez gülümser dudakların ve sinirlendiğin zaman bile kendisini gösteren gamzen çıkar ortaya.. Ve dersin; güneş, işte buradayım...

Böyle bir ana denk geldiğim her zaman aklıma bu cümle gelirdi bu kitabı aldıktan sonra. Gerçekçi olmak gerekirse kitabın Bukowski ile yapılmış söyleşilerin bir toplaması olduğunu alırken fark etmedim hehe. İsmine tutuldum ve aldım sadece.. Sonra içeriğini kontrol ettiğimde fark ettim söyleşilerden oluşma bir kitap olduğunu.. Bir yazarı ilk kez okumak için ideal bir yol olmadığını fark ettim sonra. Ve bıraktım rafa. Ve yıllar sonra aldım elime...

Genel olarak söyleyebileceğim şey: tek düze! eheh.. Nasıl olabilir ki? Söyleşilerde neler konuşulabilir yani? Neredeyse söyleşilerin büyük çoğunluğu aynı klişe sorularla başlıyor ama Bukowski büyülüyor insanı konuşmalarıyla. Her soruya aynı cevabı farklı şekillerde veriyor. Hayat dersi veriyor, felsefe yapıyor, belki hiç istemese bile olmamasına rağmen berduş bir filozof görüntüsü çiziyor önümüze... Alıntı yapmak isteyeceğim bir çok yeri var kitabın ahah.. Kitap karalamayı seven bir insan olsam bir çok yerin altını çizerdim ve bu kitabı benden sonra okumak isteyecek bir kişi olursa bana hakikatlı bir küfür ederdi sanırım..

Bir kaç yerinde aynı şeyleri okumaktan sıkılsam bile genel olarak tarzını ve yazdıklarını sevdiğim bir yazar/şair olan Bukowski'nin hayatına dair bir şeyler okumak hoşuma gitti. Beni düşündüren bir kitap oldu. Gerçekten sevdim!..

Uyurgezer

Ah... "Arkasında ya da önünde övgüler yazan kitapları alma!" Bu sözü bir kez daha bana hatırlatan bir kitap oldu.. Genelde kitapları hızlı okurum ama bunu çok çok hızlı okudum. "Bitsin artık!"

Londra'da eski zamanlarda geçen fantastik bir öykü. Bir sihirbaz ve onun Uyurgezer lakaplı yardımcısının öyküsü. Sihirbaz aynı zamanda boş zamanlarını dedektiflik yaparak geçiren bir adamdır. Uyurgezer ile birlikte şehre karşı olan bir süikastı çözümlemeye çalışırlar...

Klasik filmler ve kitaplarda rastladığımız sikko repliklerin tamamını barındırıyor muhteviyatında... : "Bir dava, Bayan Grossmith, bir dava!"

vaşingtın post: Tuhaf, sıradışı ve mükemmel, demiş bu kitap için. Ama ben sadece tuhaf demekle yetiniyorum. Sevmedim ve kesinlikle tavsiye edemem.

Şimdilik bu kadar efendim.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Hatırlatma









Uzun zaman olmuştu geçmişi anmayalı,
Ve uzun zaman olmuştu geçmiş gibi yaşamayalı.
Şimdi karanlık kıyıları aydınlatma hevesi,

Birazda kumlu, kızarmış tavuğun tadından yenmez büyüsüdür içimizde saklı kalan.
O vakit bilinmiyordu belki şeltoks kutularından bombalar yapılacağı,
Oysa mangal kadar sıcaktı Yüreğimiz, Yüreğimiz parça tesirli bir bombaydı.







POSTED BY Chopartypical
POSTED IN ,
DISCUSSION 7 Comments

Herkes gibisin

Uzun zamandır eklemek istediğim ama sürekli ertelediğim bir Cem Karaca çalışması. Bilmeyen vardır diye düşünüyorum. Ondan bu inadım.

Hayatınızda kimse herkes gibi, herkes de O gibi olmasın.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 0 Comments

Şundan Bundan...

Sucuk gibi ıslandım lan gerçekten!

Sen nasılsın okuyucu? Benim gibi artist ve bunun doğal sonucu olarak sudan çıkmış balık değilsindir herhalde. Nedenini bilmem, hiç sevmiyorum şemsiye taşımayı. Belki şu şemsiye taşımayı diğer insanların gözünü çıkartmak sanan insanlar yüzündendir. Şemsiye taşımak dünyanın en büyük sorumluluklarından birisi bence lan! Bu sorumluluğu kaldıramayabilirim, belki bu yüzdendir şemsiye taşımayı sevmeyişim. Çok pis edepsizleşebilirim şu anda. Küfür anlamında yardırabilirim çünkü gerçekten o şemsiye taşımayı beceremeyen lavukların ya da hatun kişilerin yanından geçerken; ki genelde bunlar hatun kişilerdir, sağa sola eğilmek, kurşundan kaçan Rambo gibi fuleli adımlar atmak çok sinirlendiriyor beni. O eğildiğim anda içimden diyorum ki; "eğilmeseydim de şu şemsiye kafama çarpsaydı ve ben o haklılıkla o şemsiyeyi aldığım gibi fırlatsaydım ve hiç bir şey olmamış gibi yoluma devam etseydim, ne güzel olurdu!".. Ama biliyorum, o şemsiyeyi aldığım gibi fırlatsam, hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam edemem. Kesin söylenip içimdekileri kusmam gerekecek. Bunun neticesinde kavga çıkması muhtemel ve ben "bu mına koduğumun şemsiyeyi bile taşıyamayacak kadar beceriksiz insanlarıyla" kavga etmek dahi istemiyorum!..

Dediğim gibi, bu konuda inanılmaz hassas ve sinirliyim. Lütfen şemsiyelerinize dikkat ediniz.

Her Boku Bilen Adam var bi tane, bilir misiniz? Her boku bilmiyordur elbet ama bir çok şey hakkında fikri var adamın. İyi şeyler yazıyor ve kaliteli yazım tarzıyla kendisini okutuyor. Ve hatta yazının sonunda "afferim len, iyi demişsin!" diyebiliyorsunuz bir çok yazının sonunda. Ki genelde öyle diyor insanımız. Onaylayıcılıkta üstümüze yok. Facebook'u eleştirse, millet altına, "bravo harika demişsin", deyip bunu facebook grubunda paylaşabilir. Böyle bir milletiz. Bunlara zaten alışığız. Ama değineceğim nokta aslında bu üstteki cümlelerde eleştirdiğim noktayı eleştirmeye çalışanlar olacak. "Bu nasıl cümle lan" dediğinizi duydum. Ben bile öyle dedim, yalan yok. Neyse.

Eleştirel yazıların altına "helal olsun! bravo! çok iyi demişsin!" tadında şekerden tatlı yorumlar gelir, buna tüm alemi cihan alışıktır zaten. Ama bir de şöyle adamlar var misal:

Adsız bir adam, Her Boku Bilen Adam'ın bloğunda Remember, Remember the Sixth of December başlığında demiş ki:

Ellerine sağlık arkadaşım,uğraşıp uzun uzun yazmışsın,güzel de yazmışsın.Ama bunu yazmakla sadece gene prim topladın,off adam yine döktürmüş dediler.Yazmaktan başka ne yaptın? Veyahut okuyup ta noktasına virgülüne katılanlar,katılmaktan başka ne yaptı? Bu işler yazmakla olmuyor ki zaten aşağı yukarı böyle ortamlarda bunun gibi şeyleri herkes yazıyor artık.Kısacası birileri daha çook yazar,birileri daha çoook beğenir,herşey de bununla kalır.

Ne yapılması lazım? İnanıyorumki yazan insanlar kendi düşüncelerini, kendi yaşamlarından almışlardır. Yani doğru bildiği düşünceyi yaşamıyorsa neden yazsın? Eleştirdiği konuları kendi uyguluyorsa neden yazsın? Amaç prim toplamaksa bu lastik elbet bir yerde patlar. Patlamazsa zaten amaca ulaşılmıştır...

Yani biz burada yazdıklarımızın arkasında durmamız için, ne bileyim gidip başbakanı mı kaçıralım? Polisi mi taşlayalım? Parti kurup meydanlara mı çıkalım? İllegal bir örgüt kurup kendimize terörist mi dedirtelim gerçek katillere? Haydi gençler örgütlenelim, bana katılanlar benimle birlikte başbakanlığa yürüyüp kendini mi yaksın diyelim? Tüm dincileri yakalım mı Madımak intikamı diye? Kemalistleri vuralım mı? Cezaevi müdürlerine işkence mi yapalım? Faşist DTP'lileri faşist MHP'lilerle birlikte İmralı'ya mı gönderelim?

İnsanları bilinçlendirmekte bir şey yapmaktır. Ama bilinçlenebilecek insanlar bunlar mıdır, orası ayrı. Bunu desinler, canımı yesinler. Ama "yazdın da ne oldu" edebiyatı, "helal olsun!" diyicilerin kattığından daha fazla bir şey katmıyor... Sen bu yorumu yaptın da ne oldu? diyorum ben şimdi. Boş bir kısır döngüden ibaret.

Neyse!

Ben çok bahtsız bir adamım. Bunu defalarca dile getirmişimdir zaten ama bazen bu berbat bir şekilde yüzüme vuruyor, gıcık oluyorum. Metroçüke binmek için üst geçitten geçiyorum ve arka arkaya 4 tane metroçükün durağa yaklaşmakta olduğunu görüyorum. Kalabalıklar arasından sıyrılıyorum Oktay Derelioğlu'nun Belçika defansı arasından sıyrıldığı gibi. Birincisi kaçıyor, ikincisi hiç durmuyor, üçüncüsü kaçıyor ve ben tam durağa girmişken dördüncüsü kapısını kapatıp gidiyor. Bomboş gidiyor Metroçükler! Üzerine oturulmayı bekleyen ve kıç hasretiyle yanan kırmızı koltukların ardından üzgün bir bakış atıyorum. Bomboşlar abi! Her zaman gelmez bu şans. Metroçükte oturabilmek! Resmen sayısalda 5 bilmek kadar mühim bir mevzu bu! Ara duraklardan binen her insanın başına hayat boyunca en fazla iki sefer gelebilecek bir durum. Sonraki gelecek metroçükü beklemeye başlıyorum. Normalde az önce arka arkaya 4 tane gelebilmiş olan ve genelde 30 saniyede bir gelen metroçük gelemiyor. 3 dakika bekliyorum -ki metroçüklerin 30 saniyede bir kalktığını göz önüne alırsanız 3 dakika sıkı bir rakamdır- ve gelen metroçük hınca hınç dolu olduğundan hiç durmadan geçiyor. 30 saniye sonrasında gelen ise hınca hınçtan biraz daha az dolu. İçine ancak osuruğun sığabilir. Gönüllü tacizciler tabelalarıyla içeride bekleyen kıllı abilerin kucağında alıyoruz soluğu. 4 tane bomboş giden metroçükü kaçır ve 5 dakika durakta mahsur kaldıktan sonra sonun bir bıyıklının fort mesafesi olsun! Bu nasıl bir adaletsizliktir, bu nasıl bir bahtsızlıktır...

Sonunda fındık kıracağı aldım! Uzun zamandır hedeflerim arasında fındık kıracağı almak vardı ve sonunda başardım. Başarımın sırrı çok çalışmak, çok çalışmak ve çok çalışmak! Şaka lan. Çok çalışmadım. Aslında başarımın sırrı falan yok. Bu mevzuya genel bir bakış atarsak bu tam anlamıyla bir başarısızlık öyküsüdür. Canımdan çok sevdiğim sevdiceğim -oy oy yerim ben onu, kuzucuk, içim kaynadı lan.. neyse. - ile birlikte gittiğimiz Ordu seyehatinden sonra, kuzucuk kadar tatlı olan müthiş annanemizin Ordu'nun tepelerinden kendi elleriyle toplamadığı fındıklardan vermesiyle başladı bu öykü. Bir poşet fındığı verdi ve ben eve geldiğimden beri o fındıklardan yemek istiyorum. Önce çekiç aradım evde. Bulamadım. Ki bizim ev en kalite hırdavatçıdan daha fazla "alet - edevat" barındırır muhteviyatında. Ama yalan olmuş, kuşlar götürmüş falan işte! Sonra ingiliz anahtarıyla kırmaya çalıştım. Başarısızdı. İngiliz anahtarının sıkma bölümüyle yapsam elime vuruyorum, sapıyla yapsam fındığı tutturamıyorum. Tamamen rezillik. Tornavida arkası falan derken yine bizim sikko dişlere kaldık anlayacağınız. Dişlerle girişilen kanlı ve "dişli" mücadele tabi istenilen sonuçları vermiyor. Dişlerimle bira kapağı bile açabilen bir insan olabilerekten -ki bu gençliğimizde sıkı alkolikler olduğumuzu anımsatsın diye özellikle belirtilmiş bir ayrıntıdır- fındıklarla mücadele evresi çok çetin geçmedi ama bir zaman sonra sıkıyor dişlerle fındık kırmak. Dişler şaşıyor çünkü. "Kırıcı mıyım, yiyici miyim yoksa ufak ufak ezici miyim?" tribine girdiler bi zaman sonra. Çatırtılarla kırılıyor, kıtırtılarla öğütüyor. Adeta masalsı bir tezatın içine düştüler ama bu masalda kan vardı, vahşet vardı, çatır çutur kırılan fındıkların damaklara batan kıymıkları vardı! Canımdan çok sevdiğim sevdiceğime söyledim bana fındık kıracağı al diye ama almadı. Fırsatı olmadı. İşte tüm bu başarısızlıklar sonunda bir gün bir çılgınlık edip, fındık kıracağı aldığımı söylesem, alay edip güler misiniz, yoksa siz de yiyer misiniz? sadmnofs Of. Rezilim lan.sdofs

Neyse.

Yarın var ya acaip yoğun bir gün olacak. Ki genelde yoğunuz. Dünyanın yazıcısını tamir ediyoruz okuyucu. Yani bildiğin gibi değil. Gün boyunca dışarılardayım ve Kadir Topbaş denen belediye başkanı görünümlü TİCARET ADAMININ sikko politikaları yüzünden aylık doldurduğum mavi kart bitmek üzere. Ki bu aylık kart bana yeterdi ve 30-40 kontörde artardı. Ama şimdi zamlarla birlikte metroçüklerin iki kontör götürdüğü ortamda, aylık mavi kartların kontör oranı 200 den, 160'a düşünce işler sarpa sardı. ALLAHINDAN BULASAN KADİR, ALLAHINDAN BULASAN!

Eğer ki bir Adsız çıkıpta bana "iyi yazmışsın ama bi bok yapmıyorsun ki ehe" derse, "aslında yapabilirim ben!" diyebilirim tüm çılgınlığımla. Gerçekten çok kere düşündüm ve çok kere planladım kafamda bir eylem planı. Kendimi çok pis bir şekilde metroçük yoluna zincirlemeyi düşündüm. Gerçekten düşündüm bunu ve gerçekten yapacaktım. Ama hakkını savunduğum kişi burada patronum. Yol parasını patronum veriyor sonuçta. Patron bile sallamıyor resmen bu zammı. Burada kendimi zincirlesem, patronumun ve diğer insanların hakkını savunmak için kendimi orada zincirlesem, haber olsam, köyde "gördün mü cem anarşik olmuş" deseler falan ve sonuçta gözaltına alınsam ve hakkını savunduğum patronum işe gidememiş olduğumdan dolayı bana kızsa ve hakkını savunduğum halk "senin yüzünden işe geç kaldık şerefsiz kominist piç!" diye bana küfretse...

Bunları düşünüp vazgeçtim. "Ben yanmazsam, sen yanmazsan, biz yanmazsak.. Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?"

Saygı duyarak.. İnsan olmaya, insan gibi yaşamaya saygı duymak lazım ve bunun için elini taşın altına sokanların "kendi için, senin için, hepimiz için" yaptığını algılamak ve bu bilinçle o insanlara sahip çıkmak lazım. Sahip olduğunuz dünya görüşünü siktir edin. Yaşadığınız düzenden mutlu musunuz? Sizi yöneten devletten, size "hizmet etmekle yükümlü olan" belediyeden, sizi "koruyan" polisten memnun musunuz? Bu bilinçle, tarafsızca bakalım herşeye...

O açıdan yine mesajımızı verip özümüze dönelim -ki Mimi Wonka geçen gün çözmüştü öküzcan olduğumu- ZAMCILARA, TEPKİSİZLERE, KABULLENMİŞLERE VE BİZLERE YAZMAKTAN BAŞKA ÇARE BIRAKMAYAN TÜM ETKENLERE KAFAM GİRSİN.

Hadi selametle. Sevgiler efendim!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Güzel atlar ülkesinde çirkin özkan -3

"Yağmurun sesine bak aşka davet ediyor" nidalarıyla gidiyorum. Tamam olayın içinde pek bir aşk yoktu ama kendi ayak kokumla aramda inanılması güç bir bağ oluşmuştu bir kere. Sıla mı? gurbet mi? adını sen koy okuyucu. Sanırım oksijene ihtiyacım vardı ki, yol kenarında duruyor ve radyoyu kapatıyorum. Arabadan inip ihtiyacımı giderdiğimde; (yok işemedim, su içtim o da bir ihtiyaç ama işedim diyemiyecek kadar kibar bir millet olduğumuz için adı ihtiyaç oluyor. Hani bir gizem olacak aynı zamanda, bu işedi mi sıçtı mı? diye, ne demiştik adını sen koy.) gitmek istediğim yere geldiğimi farkettim. "Paşa bağı" Peri bacalarının tüm örneklerini görebileceğiniz bir ören yeri. Eskiden Rahipler vadisi denirmiş . Bizans döneminde tecrit edilmiş bir hayatı tercih eden keşişlerin barınma yeri konumundaymış. Bu keşişlerden biride Aziz Simeon ve adına yapılmış bir şapel burada bulunmakta. Genelde Peri bacaları kazıya müsait yumuşak bir yapıya sahip. 60 Milyon yıl önce Erciyes, Hasan ve Güllüdağ'ın püskürttüğü yumuşak tabakanın Milyon yıllar sonra yağmur ve rüzgar neticesinde aşınmasından oluşmuş. Bunun üzerine insan faktörüde eklenince ve bu insanlar keşiş olup heryere şapel ve manastır yapınca günümüzde turistlik bir mekan olması kaçınılmaz olmuş.





















Sağ tarafta Sevgili Japon ve İspanyol dostlarımızın merdivende türlü atraksiyon yapıp çıkmaya çalıştıkları yer Aziz Simeon adına yapılan şapel. Alt tarafta ise Şapelin içi bulunmakta. Yorumu sana bırakıyorum sevgili Taylan. Adını oraya yazın meşhur oldun. En azından bu blogda herkes seni ve müstakbel ananı anıyor artık. Evet anlaşılacağı üzere buradaki gezim Taylanı ve onun gibileri anarak sonra erdi. Havada kararmak üzere olduğundan geri dönmek zorunda kaldım. Aklınızda bulunsun kışın Kapadokya bir başka güzel. Sıcak olmadığından yürüyüş için ideal oluyor Kasım -Aralık ayları. Fakat bir dezavantajı var. Hava çok erken kararıyor. Saat 16:30 da artık fotoğraf çekemiyorsunuz (tabi profesyonel makinaları bunun dışında tutuyorum) Saat 17:00 de tamamen karanlık oluyor. Buyüzden erken yatıp erken kalkmanız gerekmekte. Bende bu yüzden Paşabağı'na iki kere gitmek zorunda kaldım. Sizler ikinci gezimdeki bir kaç foto ile keşif yaparken ben Zelve'ye doğru yol alıyorum efendim. Saygılarımla.





POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 5 Comments

ian brown

Youtube...

Albümler için tıklayın...

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 6 Comments

Kadınlar ve Ayakkabılar

Sindirella’nın şömine kenarından kurtulup birden bire o CAM AYAKKABILARI giymesiyle başlar bir kız çocuğunun ayakkabıya olan ilgisi ve bu ayakkabının tekinin geri zekalı sindirella tarafından düşürülmesiyle de daha da pekişir devamında sürekli artacak olan hissiyat.

Peki ya Oz Hikayesinde ki sihirli kırmızı ayakkabılara ne demeli.

Ya 18’inde taze çıtırken, kocaman beyaz bir tülün altında hayatında bir daha hiç kullanmayacağı o beyaz ayakkabılarını almak için harcadığı adrenaline ne diyeceksiniz.

Bayramlarda ya da anaokuluna başlamadan alınan 26 numara kırmızı üzeri fiyonklu ayakkabılara da bir diyeceğiniz kalmamıştır sanırım.

Büyüme çağında (80 devresi için) Herkül dizisi sonrasında ünlenen, gözümüze gözümüze sokulan Zeyna’daki çizmelere ne demeli! (onları giysem içinde kaybolurum o ayrı, konumuz bu değil).

Pek çok kadının neredeyse 19 çift ayakkabısının olduğunu düşünüyorum. Buna dünyadaki bütün kadınlar dahil. Türkiye’dekilerin pek çoğunu katamayacağım bile. Bir zaman sonra evin çeşitli bölgeleri, tek çiftlik küçük bir ayakkabı dükkanına dönmeye başlıyor. Yüksek topuklular, kısa tok topuklular, kışlık botlar, mevsimlere göre kutulanıp kaldırılanlar, daha önce hiç giyilmemişler, sandaletler, terliğimsiler, babetler, ugg! Türünün saymakla bitmeyeceği gibi bizi her zaman iyi hissettirecekler, iyi göründüğümüzü, kıyafetleri değiştirdiklerini ve 15 kişilik bir grupta asla sonu gelmeyecek olan muhabbetler yaratabileceklerini düşünürüz.

Her nasılsa, saçma salak lüks mağazalarda hiçbir zaman giymeyeceğiniz ayakkabıları deneyipte arkadaşlarınızla eğlenmeniz ise bunun cabasıdır. Üstelik bunları alanların da olduğunu, zenginin kesesi züğürdün çenesini yorar hesabı yaparsınız..

Fakat olaya bir de, gerçekten çok istediği ve gördüğü anda çok beğendiği için ayakkabı alan bir kişi olarak baktığım zaman; kumbarada duranlar, kıyıda köşede kalanlar devreye girecek, annenin kredi kartından yararlanılacak ve böylece aslında o biraz önce muhabbetini yaptığım insanlardan hiçbir farkım kalmayacak hale dönüyorum. Tabii ki alakası yok şaşkalozlar. Ayakkabı bu, elbiseye çantaya belki o kadar para veremem ama ayakkabı diyince akan sular durur. Beğendiysem alırım, sevdiysem kaçırmam. Şansım yaver gittiği için bazı ayakkabıları annemle ortaklaşa giyebiliyoruz ve şu an için bütçemin kendi aralarında rahatça ensest ilişki kurmalarına sebep oluyor.

“Kadınların ayakkabılara olan düşkünlükleri bazen sekse olan düşkünlüklerini bile geçebiliyor” diye yazıyor yazarımız bir dergide, adını vermem. Şahsen ben bu şekilde düşünmüyorum. Ülke olarak yaşam tarzımız seksten daha fazla ayakkabıyla iç içe olmamızı gerektirmeyecek kadar inatçı. Ya da tam tersi. Erkeklerin bizi hiçbir zaman anlayamayacakları konuların içerisine giriyor ayakkabıya olan düşkünlüğümüz. Sizin için gereksiz lüksiyet, zaman kaybı ve en önemlisi de maddi çöküntü.

Gerekli gördüğünüz pek çok şeyin dışında kalır ayakkabı ama kadın her daim yine de bir eksiklik bulacaktır elbiselerinin altına yakıştırmak için.

“İçinde mavi çizgileri var, olmaz!”
“Bunun boynu bağcıklı”
“Fazla topuklu, ortama uymaz”
“Çok spor”
“Yeşil”
“Mor”
“Kapalı”
“wtf”


Beğenmekle beğenemezsiniz. O giymeye karar verdiğiniz elbisenin altına asla olmaz o ayakkabı. Ayakkabı olur ona uygun çanta yoktur. O konu ise hiç bulaşılmaması gereken bir konudur.

Bu sevda, bu özlem, genlere işlemiş o ihtiyaç hiçbir zaman bitmeyecek. En yakın arkadaşın bile ayakkabısını beğenemeyeceğiz. Geçen hafta almış olmalıydım o ayakkabıyı diyeceğiz.

Aramızdaki bu uçurumsal fark asla bitmeyecek. Birkaç tanesiyle yetinebilirken siz, biz hep daha yenilerini isteyeceğiz.

Siz

Bir çift halısaha ayakkabısı (Belki 2)
Bir çift krampon
Bir çift takım elbisenin altına giymeye klasik tarz
Bir çift kışlık bot
Bir çift terlik
Bir çift yazlık sandalet vs..

Biz

Bir çift koşu ayakkabıları (bu spor salonlarına giderken de giyiliyor)
Bir çift spor ayakkabı
Düz tabanlı babetler (en az 3 çift, farklı desen ve renklerde)
Apartman Topuklular (2-3)
Klasik şık siyah topuklular
Alçak topuklular (2-3 çift)
Orta topuklular
Yüksek topuklular (1-2 çift)
Siyah yüksek topuklu
Kemerli topuklular
Çivi topuklular
Önü açık ayakkabılar
Elbisenin altına giymelik siyah çizmeler
Elbisenin altına giymelik kahverengi çizmeler
Elbisenin altına giymelik turuncumsu açık kahverengi çizmeler
Yeni moda olmaya başlayan yağmur çizmeleri
Ugg!lar
Topuksuz çizmeler
Çizme gibi görünmeyen çizmeler
Botlar
Gladiator filminden çıkmış sandallar
Parmak arası terlikler
Yüksek topuklu sandallar, açık ayakkabılar, açık terlikler
Şıpıdık terlikler
Üstü püsküllü terlikler(!!!!!)
Beyaz eczacı-hemşire terlikleri
Rahat terlikler
ve kovboy çizmeleri!
İle yetiniriz.

Bunların hiçbirinde gözüm yok, ben sadece geçmişten tek bir şey istiyorum. Etrafı lastik bantlı plastik terliklerden. Ben ilk okula başladığım zamanlarda inanılmaz modaydı. Var mı bunlardan giyebilen zamanında? (lütfen evet diyin, lütfen)

Daha fazla uzatarak mevzuyu dallandırmanın alemi yok. Kısaca bırakın takılsınlar alışveriş mağazaları köşelerinde kendi hallerinde, o sırada ilgilenilecek pek çok hatun oluyor çevrede. Onlara bir göz atın ki zaten muhtemelen ayakkabı dükkanının önünde durduğunuz için sizi fark etmeyeceklerdir bile. Kalçalar fora.




Bu arada ayakkabı yazmak lanet bir emek.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 8 Comments

Yaşamak İçin Hayaller / Hayaller İçin Yaşamak...

Derin bir nefes alarak uyandı...

Huzursuzdu...

Kalkmak istemiyordu. İşe gitmeyi hiç istemiyordu. Her gün bu lanet olası işkenceye katlanmak zorunda olmak onu artık boğuyordu. Sağına döndü. Geceden kalma makyajlı, platin saçlı karısının yapay ve botokslu yüzüne baktı tiksinerek. Nefret etmiyordu ondan. Sadece tiksiniyordu. Nefret etse bi an dahi duramazdı yanında. Bu yapaylık, bu "herkeste" gördüğü standartlık...


Derin bir of çekerek kalktı yataktan. Uzunca süren bir banyo keyfi yapmak isterdi ama zamanı yoktu bunun için. "Bu yaşamın ve bu servetin bana vermiş olduğu tek güzel şey sensin sanırım" diye düşündü içine girip saatlerce takılamayacağı jakuziye bakarak. Standart bir duş ve traştan sonra yine giydi medeniyet yularını. Yine giydi takım elbisesini. Yine giydi pahalı kösele ayakkabılarını. Yine... Yine... Yine... Her sabah aynı rutin. Her sabah aynı ruh hastalığı...

Lüks evinden çıkıp, son model arabasına doğru ilerledi. Yine işine gidecek, yine evraklar yığacaklardı önüne. "Melih bey, şunu imzalar mısınız?, Melih bey, İngilteredeki firmadan gelen anlaşma taslağı için avukatların incelemesi burada, Melih bey, Melih bey, Melih bey!"... Hep aynı ruh sıkıcı işler.
"Bu sıkıcı rutinlik için mi okuduk, bunun için mi çürüdü dirseklerim, bu platin saçlı karı, bu göt yalayıcı sekreter, bu maymun iştahlı yöneticiler, bu kan emici çocuklar için mi vazgeçtim ben yaşamaktan?" diye düşündü...

Oysa böyle miydi üniversite sıralarında dirsek çürütürken kurduğu hayaller. Özgür bir ruhtu kendisi; bir ruh eşiydi aradığı. Standartlardan uzak, doğal, doğa ile iç içe, gezerek ve tozarak, içerek, sevişerek,
ruhunu emerek yaşamak hayatı!... Bunun için, bu hisleri için çalışmıştı. Biliyordu çünkü bu hayallerin parasız gerçekleşemeyeceğini. Ama bu kapitalist sistemde hayallere yer yoktu. Elini uzatıyordun patrona maaşını alabilmek için; ve vücudunun yanında ruhunu da alıyordu bu kaotik boktan düzen!


Arabasının aynasını düzeltirken kendini görüp gülümsedi. Bu cillop kıyafet, bu sinek kaydı traş. Bu ARABA. Bu önünden ayrıldığı ve GÜVENLE UYUYABİLDİĞİ villa... Oysa üniversitedeyken "yaşıyordu".. Karşıydı düzene, nefret ediyordu bu bitkisel hayata girmiş tepkisiz, sorgulamasız, sırf PARA uğruna yaşayan insanlardan. Slogan atıyordu. Düşünüyordu! Yaşıyordu! İçindeydi bu hayatın.. Kızdığı şeyler vardı, sövdüğü şeyler vardı, sevdiği kadınlar vardı; öptüğü kızlar... Hayalleri vardı... Hayalleri vardı; hiç ulaşamayacağını düşündüğü... Neredeyse hepsine ulaştı ama olmuyordu işte.. Özgür değildi. Boğuluyordu bu standartlıklara boğulmuş bokun içinde! Kendisi olmuştu çünkü; geçmişte küfrettiği... Kendisi olmuştu çünkü; kaybettiği...

Kaçıp gitmek istedi çalıştığı plazanın önüne geldiğinde... Arabasını kenara çekip, anahtarı denize fırlatmak ve elbiselerini parçalayarak delicesine koşmak!..


Arabayı çekti kenara ve görevliye teslim etti anahtarı... Ne çok isterdi şu kaldırım kenarında oturmuş, bir şeyler satan adam gibi basit biri olmayı...

Sokak satıcısının yanından geçerken bir mendil aldı ve 50 liralık bir banknot bırakıp gülümsedi adama.. "Ne çok isterdim senin yerinde olmayı..." dedi içinden...

Kaldırımda oturan sokak satıcısı da gülümsesi pahalı giysiler giymiş adama. "Ne çok isterdim senin gibi biri olmayı" dedi içinden.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Güzel atlar ülkesinde çirkin özkan - 2


Ağactan yoksun tepeler varmış.
Dramatik bir şekilde Anadolunun pek az yerinde ağaç var. Ağaç dediğimiz bir orman. Dağlar, tepeler, uzun vadiler... Oysa ağaç eksik tüm karelerde.
.
Ve sadece ucu ufuk çizgisine uzayan yolların, üzerinde dans eden kamyonlar bir obje olarak dolduruyorlar kadrajımızı. Birde bazı köşelerde yüzyıllardır varolan, bu toprakların asıl sahipleri, asmalar.

Asmalar sonbaharı karşılıyalı uzun zaman olmuş.





Bir deli giriyor kanıma, Kayseri - Nevşehir yolu üzerinde Garipçe adında bir köy var ve köyün sırtında bir tepe. Kestiriyorum gözüme. Çünkü ilginç birşekilde dümdüz, tırmanması kolay. Bir başlangıç için ideal olduğunu düşünüyorum. Aslında deli girmemiş başka birşey yapmış diyebilirsiniz, neyse. Uzun zaman olmuştu bir yürüyüş yapmayalı. Diğer iş arkadaşımı Kayseri havaalanına bırakmış ve onun arabasını ben kiralamıştım. (Günlüğü 70 lira hundani Era) Haftasonu gezmek ve keşfetmek için.


Nihayetinde Arabayı bir kenara park ediyor ve yürüyorum. Yerler ıslak, yağmur yağıyor ahmak ıslatanından ve bende payıma düşeni alıyorum. Ayaklarımdan sesler çıkıyor. Bu sesler belki rüzgarın uğultusunda kayboluyor ama ıslaklığın vermiş olduğu hissiyat feci azizim. Genelde fotograf çekenin kaderidir, hiçbir karede varolmazlar. Lakin o sorunuda çözecek azime sahiptim çok sükür. Bin milyon denemeden sonra kendimi fotoya koyabildim. Şansıma o gün hava çok kapalıydı. Normal zamanda bulutlar böyle bir tepenin eteklerinde dans etmez ve böyle ilginç görüntüler olmaz. Tabi bu madalyonun bir yüzü, birde bunun sonuçları var. SAĞNAK YAĞMUR. Kara bulutlar üzerime doğru gelirken, en kısa zamanda arabaya ulaşmanın doğru olacağını düşünüyorum. İlk olarak hızlı adımları, sonra koşar adımları ve en sonunda yuvarlanma metodunu kullanarak arabaya ulaştım. Ardından daha fazla vakit kaybetmeden yola koyuldum. Kalorifere yaslanmış ıslak ayakkabılarım ve ben, buram buram çorap kokan sıcak ortamdan, buğulu camlar ardından gelen yağmuru karşılayıp, Çavuşin tarafında bulunan Paşa bağı'na doğru yol aldım.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 4 Comments

Mavi Pijamalı Süper Cem v.4 - Dinozor Taşşağı - Giriş

Acıkmıştım ve çevirdiğim bir anka kuşundan beni Ortaköy'e atmasını rica ettim.

Ortaköy'de bir restoranta oturdum ve restorantın diğer şubelerinin de bulunduğu fotoğrafa bakmaya başladım. Ben şu an Ortaköy şubesinde bulunuyordum ve tam olarak oturduğum yeri kestirmek için fotoğrafa yaklaştım. Orta bloktaki ikinci katta ortadaki masadaydım. Evet! ORADAYDIM!

Kendimi orta bloktaki ikinci katta ve ortadaki masaya eğilmiş olarak görüyordum fotoğrafta! Oradaydım. Elimi kaldırdım ve fotoğraftaki elim de oynadı. Panik halinde ayağa kalktım. Göz ucuyla baktığım fotoğrafta da göz ucuyla fotoğrafa bakıyordum. Ve hatta eminim, o fotorafta gördüğüm silüetimin baktığı fotoğrafta da göz ucuyla fotoğrafa bakıyorumdur.

Masanın üzerindeki camı kaldırdım ve fotoğrafı elime aldım. Fotoğrafta da aynı şey olmuştu elbette. Elimdeki fotoğrafta, orta bloktaki ikinci katta orta masada oturan BEN, bir fotoğrafı eline almış ve burnuna kadar yaklaştırmıştı. Dijital bir şakanın içinde olduğumu düşünüyordum ama bildiğin bir fotoğraftı işte! Üstelik kalitesiz bir kağıttı! Fotoğraf kağıdı bile değildi. Anlayamadım... Neler olup bittiğini anlamak için dışarıya bakan cama yanaştım ve beni gözetleyen bir şey görürüm umuduyla alnımı cama dayadım.

Sol şeritten geri geri gidiyordu arabalar ve 3 araba hiç durmadan dönüyordu ortadaki refüjün etrafında. Bir kaç polis arabası birbirine çarpıp duruyordu, sadece çarpışan arabalara binmiş çocukların çıkartabileceği seslerden çıkartarak. Ve köşede durmuş şişman, 40 yaşlarında ancak çocuk önlüğü giymiş bir adam elindeki ekmeği ısırıyordu yüzündeki tüm masumiyetiyle... "Noluyor .mına koyim" dedim ben.

Arkamdan gelen sesle irkildim ve garsonun yanıma yanaştığını gördüm. "Tostunuz ekmekli mi olsun efendim" diye sorup sırıttı. Dişlerinde toz vardı. "Nasıl yani?" dedim ben. "Bilirsiniz işte, tost! Ekmekli mi yoksa sade mi?" dedi. "Ama ben döner istemiştim" diye karşı çıktım. Şaşırırcasına adisyon kağıdına baktı ve "üzgünüm" dedi, "dönerinizi kömür mü yoksa çiğ mi istersiniz?".. "Nasıl yani?" dedim ben yine. Gözlerini devirip sıkıldığını belirten bir omuz hareketiyle "döner bugün dönmüyor efendim" dedi, "dönmediği için tek bir tarafı yandı ve kömürleşti, diğer taraflar ise çiğ kaldı" diye ekledi...

Saatime baktım. 13:69'du. "Sanırım vazgeçtim, bir şey yemeyeceğim" dedim. "Bir şey.. Hmm.. İyi tercih!" dedi ve topuklarının üstünde dönerek alt kata indi.

Askısı kopmuş çantamı ve bayan çantası görünümündeki teknik servis çantamı boynuma asamayıp dışarı attım kendimi. Yağmur vardı. Yağıyordu diyemiyorum çünkü yağmıyordu. Vardı. Yağmıyordu. Yerden göğe yükseliyordu. Yukarı doğru akıyordu hayat.

Geri geri yanaşmakta olan otobüse el edip durdurdum ve "beni hemen Zincirlikuyu'ya götürün!" dedim, emreden bir ses tonuyla. Kolunda Altı Nokta Körler Derneği sargısı olan şöför, görmeyen gözleriyle bana bakarak "rehberime söylemelisiniz bunu!" dedi. "Rehber?" dedim, kelimeyi olanca soru edatı şeklinde göstermeye çalışarak. "Maviş" dedi ve otobüsün arkasını işaret etti. Otobüsün arkasına yürüdüm ve camdan baktığımda tüylerini yalayan bir rehber kedi gördüm. Otobüse bağlıydı. Ya da otobüs ona bağlıydı. Göremeyen belediye şöförü kapıları kapattı ve Maviş ayaklanarak otobüsü çekmeye başladı. Camdan kafamı çıkartıp, bir kediye nasıl seslenilebilirse o şekilde "Maaaviiiiş" diye bağırdım. Arkamdan bir el dokundu. Takmış olduğu küpelerden dolayı kulakları beline kadar inmiş bir teyzeydi. Hoşnutsuz bir şekilde "Seyehat esnasında rehberle oynaşmayınız!" tabelasını gösterdi bana. Gülümsedim ve inmek için bir kırmızı ışığa yakalanmamızı bekledim.

Rehber kedi Maviş bir kırmızı ışıkta durdu ve gözleri görmeyen belediye şöförü kapıları açtı. Koşarcasına adımımı ve kendimi dışarı attım. Dışarı çıkar çıkmaz önüme gelen büyük bir nesneye çarptım. Ne olduğunu anlayabilmek için 15 adım kadar geri geri yürüdüm ve çarptığım şeyin bir dinozor taşşağı olduğunu fark ettim. Büyük bir dinozor taşşağı yolun ortasında duruyordu ve ben sessizce "noluyor .mısına koyim?!" dedim...


Sihirli bir şekilde esen rüzgar o ana kadar aklımdan tamamiyle çıkmış mavi pijamalarımın paçaları arasından girdi.

Mavi pijamalarımla kocaman bir dinozor taşşağı ile karşı karşıyaydım...

Eski Maceralarımız İçin bknz:
Mavi Pijamalı Süper Cem

Mavi Pijamalı Süper Cem v.2

Mavi Pijamalı Süper Cem v.3

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Güzel Atlar Ülkesinde Çirkin özkan



Efendim Yolumun kısa bir süre önce iş münasebetlerinden ötürü Nevşehir'e düşeceğini sizlere bahsetmiştim. Hal böyle olunca oraları gezmeyi, gezerken öğrenmeyi ve öğrendiklerimi siz değerli bloger camiamızla paylaşarak bir sinerji oluşturmayı kendime vazife bilmek gibi gereksiz bir uğraşın içine girdim. Ve bu büyük uğraşın ufak sonuçlarını sizlere bölümler halinde sunarak tamanına erdirme gayretindeyim.

Yaşasın Hastalıklı Dünya!

Şimdi;

Anadoluya uzanan Garip güzargah, Garip insan...

Yolculuğum sisli bir İstanbul sabahında, Sabiha Gökçen Havaalanından Kayseri'ye kadar uzanan kolay lokma bir güzargahla başladı.

07:00'deki Uçakla randevum, İstanbulun göbeğinde oturuyor olmamdan dolayı 04:25 gibi başladı. Taksiyle Kozyatağındaki nacizane Havaş servisine varma nedenim Havaalanına doğru düzgün başka bir ulaşımın olmayışı. Havaşa nacizane dememin nedeni ise Kozyatağından Havaalanına evet ama Havaalanından Kozyatağına yaptığı ulaşımın tamamen bir rezalet oluşudur. Bu konuda yazdıklarımı bir havaş yetkilisi okuyorsa onlara ilk sözüm topunuza kafam girsin olacaktır. İkincisi ise bazı personeline beyin nakli yapması gerektiği olacak. İnsanları salak yerine koyup şu saatte kalkıyoruz derken, etraftaki tüm otobüsler gittikten sonra pardon ya aslında bu saatmiş diyen bir personel ancak beyin nakli ile hayata tekrardan tutunabilir. Keza bu saçmalıklarını ağızlarına bir tokat gibi yapıştıran benim gibi insanlara yaptıkları ikinci açıklama ise "Biz inen her yolcuya 40 dakika opsiyon tanıyoruz, yani her yolcuyu 40 dakika bekletebiliriz". Bak Bak Bak. At misali mercedesi alan güzel İett şöförüm Üsküdarı geçtikten sonraki yaptıkları açıklamaya bak. Güzel Ülkemin garip insanları.

Neyse efendim sonucunda biz diğer seçeneği yani Kozyatağı Havaalanı güzargahını kullandığımızdan böyle bir olay olmadı. Saat 05:00 deki servisle 05:30 gibi havaalanında oldum. Malum 1 saat kuralına bağlı olduğumdan hep 1 saat önce havaalanında olmayı alışkınlık edindim. Zaten servisler saat başı ve başka bir seçeneğimde yoktu.

06:00 da kontuar açıldı efendim. Birde böyle yazılar var havaalanında "kontuar açık" ekranda yanıp söner. Sende kendini uzay yolundaki atılgana bineceğim zannedersin öyle bir hava vardır. Heyecan yaparsın. Ben ne olduğunu bilmezdim ve bilmediğim halde bir çok uçağa aldılar beni. Demek ki önemli birşey değilmiş.

- Fehmi kontuar açıkmış olm.

- Ne diyon abi?

- Ekrana bak olm bizim uçak değil mi bu?

- 07:00 HQ162 evet abi.

- Eee kontuar açık diyor ne ki bu.

- Acaba kapısımı açıldı abi.

- Bilmem kaçırmayalım uçağı ?

- 1 Saat var lan daha.

- Sen söyle lan o zaman nedir bu kontuar?

- Kapıya gidelim...

Bunun gibi ne çok hikayeler dönmüştür aslında Havaalanının geniş avlusunda.

İzlemek ve iyi tesbitler çıkarmak için güzel bir mekan ama şimdi benim keyfim yerinde kulağımda kulaklıklar müzik dinleyeceğim. Dediğim gibi yolculuğum kolay lokma bir güzargahla başladı. Uçakla Kayseri. Hemde biletim cam kenarı.

Kayseri havaalanına pürüzsüz bir inişin ardından, bagaj bandına ilk sıralarda gelen takım çantam burada da işlerin iyi gideceğinin sinyallerini veriyor gibiydi.

Taaa ki Kayseri Havaalanından Kayseri Otogarına otobüs, servis vs mahlukatın olmadığını öğrendiğim ana kadar.

Baktım olacak gibi değil malum Ürgüp, Göreme turistlik mekan. Havaalanından otellerin özel servisleri var. Arkadaşlar ellerinde isim listesiyle bekliyorlar.

Sokuldum.

Dedim.

- O listedeki isimlerden biri olmak bana kaça malolur.

- Hayırdır abi nereye gideceksin?

- Nevşehir.

- Abi biz Ürgüp'e gideceğiz istersen oraya kadar götüreyim.

- Ne kadar alırsın benden?

- 20 lira versen yeter.

- Peki oradan sonra nekadar yolum var Nevşehir'e?

- 15 - 20 dakka sürer arabayla. Servis var şehrin içinden sürekli biner gidersin.

Bu yaklaşım hiç hoşuma gitmemişti. Hem bir kuşku sarmıştı içimi hemde konuştuğum adam Kayseri'li idi.

Vazgeçtim.

En iyi yol bildiğin yoldur diyerek yoluma devam ettim taa ki aslında bildiğim bir yol olmadığını anlayıp güvenliğe soruncaya kadar.

Otobüsün kalktığı yeri öğrendim. Nizamiyenin karşısındaymış. Askeri Havaalanlarından nefret ediyorum. Anlamsız bir disiplin oluyor.

Durakta otobüse binerken paranın geçmediğini öğrendim. Kayseriye yolunuz düşerse biletinizi alın yoksa yolda gereksiz bir sıkıntı çöküyor üzerinize, ara duraktaki büfeden bilet alırken otobüs sizi beklemeyip herşeyinizin bulunduğu bavulunuzla gidecek diye.

Şöförde Kayseri'li olduğundan mıdır bilinmez, inatla beni indirmeyip son durağa kadar götürdü.

Özkan: Bayım ben Nevşehire gideceğim. Korkarım ki bu isteği ancak Kayseri otogarına giderek gerçekleştirebilirmişim. Sizce nerede inmeliyim?

Şöför: Korkarım bu amelin muvaffak olması için ilk önce bilet atmalısınız bayım.

Tabiki böyle bir konuşma geçmedi aramızda canım. Bizler Muzaffer insanlarız.

Özkan: Abi neden son durağa kadar geleyim yolda insem taksiye binsem olmaz mı?

Şöför: Gardaş ne gerek var. Taksiye binsen 15 dakka otobüse binsen 20 dakka. Gerek yok o kadar para vermeye Gadasını aldığım.

Özkan: Abi bizim para derdimiz yok Şükür. Şirketimiz müşteriden tahsil ediyor çok pahalı tutmayacaksa.

Şöför: Peyy ordan otogara çok yazar, fazla yol var.

Özkan: Nekadar yazar.

Şöför: 30 lira kadar.

Özkan: Eee çok değilmiş ineyim ben o zaman.

Şöför: Gardaş o ordandı burdan çok daha uzak artık.

Özkan: Anlıyorum. Buradan ne kadar yazar diye sormayacağım.

Şöför: Anlamadım gardaş ne buyurdun.

Özkan: Efendim? Yok size demedim.

Dediğini yaptı. Son duraktan bir başka otobüse binip takriben 45 dakkalık bir yolculuktan sonra Kayseri otogarına varabildim.

Normalde saat başı Nevşehir'e otobüs varken, benim şansıma o gün otobüsün camı kırılır ve 2 saatte bir kalkmaya başlar. Biliyorum ancak benim gibi bedevilerin başına geleceğini düşünüyorsunuz böyle bir olayın, ama ben yinede anlatayım, belki sıradaki siz olabilirsiniz.

Yolculuk kısa 1 saatlik mesafede kolonya, kahve servisi Avanos, Çavuşin, Göreme, Uçhisar aha birtane baca gördüm filan derken Nevşehire geliyorsunuz. Sonrası ise sizin gezi güzargahınıza göre. Benim için şimdi iş ve mesai zamanı, en azından akşama kadar.

Nevşehire gitmenin bir başka yoluda Nevşehire direkt uçakla gitmek. Fakat saat problem olabilir. Ayrıca uçak Nevşehirin yanına inmiyor yine bir mesafe söz konusu. Bu güzargahla ilgili bir tecrübem olmadığından tecrübe edinen arkadaşlar yorum yazarlar ise seviniriz.

Bir sonraki bölümde Güzel Atlar Ülkesinin derinliklerine doğru buluşuncaya dek hoşçakalın.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 4 Comments

Haddimizde Olmadan!


Taraflı olduğumuz aşikar, tek bir tarafı sevmediğimiz de. Şahsi olarak müşkülpesentlitğimiz çığır açabiliyor kimi zaman, ama kimse beni geçemez o ayrı.

Bana karşı da olan pek çok insan var, ama yine de ben iyi bir insan olduğumu biliyorum. Sevilmeyecek pek bir yanım yok, biraz cadıyım sadece o kadar. O da benim sosum kıvamında oluyor iyi oluyor.

Sayın keltoş Çelik'in dediği gibi "Muhalefet her şeye karşı çıkmayı alışkanlık haline getirmiştir." biz de üzerimize düşen görevi yerine getirmeye gayret ediyoruz.

Bilhassa yaptığımız ankette gördüğüm üzre siz sevgili oy kullananlar da her şeye karşı çıkmaya ne kadar da hazırsınız kuzum. Ben anketi hazırlarken her şeye kısmını aslında, "yukarıda gördüğünüz her şeye karşı mısınız ?"şeklinde yapmamıştım.

Sorduğum bir kaç kişi bana bu şekilde anlaşıldığını söylediği için ve oy sayısının diğerlerine göre hep yüksek olmasından dolayı söylüyorum bunu. O seçeneği oraya yerleştirmemin amacı bir sinir harbiyle acaba her şeye karşı olabilir misiniz içindi. Fakat aranızda bu düşünceyle gelen huzursuzlar da olabilir. Bizden daha hastalıklısın onu söyleyeyim.


Yukarıdakilere karşı olanlara kısmına oy veren o iki kişiyle yüz yüze konuşmak istiyorum. Kendisini anlamayı, dertlerini paylaşmayı ve onu yeniden AKP yönetimiyle kızarmış bir hayata kazandırmayı istiyorum. Hastayım, bu bir insanlık görevi.

Her zaman bir şeylere karşı olunuz, gösteriniz içinizi dışınızda, mutlu olunuz.

Sevgi ve saygı çerçevesinde Tek Taş'a ve Sıfır Beden'e karşıyım ben de.


******************************************************

Öncelikle anketteki seçenekler birbiriyle eşleşmesi gereken seçenekler gibime geldi, yani aynı anda hemen hemen hepsine karşı olmak durumu. Bu yüzden "hangisini oylasam acaba hay allah lan ben şunada karşıyım,ee ordakinede karşıyım neyse şuna basim bari" dsaf ikilemi yaşadım.

-Her şeye karşıyım

seçeneğinin baskın çıkması belki bu yüzdendir belkide -ya ben herşeye karşıyım be abi! tribinin bir ürünü olabilir. Apolitik zihinlerin neye karşı olacağını bilememesinden kaynaklıdır sanıyorum dsafsa. Bu tribin Türkiye'de çok revaçta oluğunu gördüğüm için söylüyorum, öyle de olmayabilir ama benim aklıma en başta bu geliyor, converse'in yada mor giysinin vs revaçta olması gibi bir şey. Oy sahibi şahısların kişilik haklarına saldırı olarak algılanmasın :)

******************************************************

Şimdi efendim, özellikle Çarşı'ya karşı olan kişi benim! Bunu öncelikle açıklamak istedim. Neden olduğunu bilmiyorum ama onu işaretleyesim geldi.

Anket geneline bakarsak; savaşa karşı olanlar var. Ben de önceden savaşa karşıydım. Aslında yerine göre hala karşıyım ama bazen savaşmak gerekiyor. Bu savaş ekonomik baskı kurduğun ülkelerin ayaklanmalarını bastırmak ve kendilerine yeni sömürü ülkeleri bulmak adınaysa karşıyız elbette. Ama bazen bunları sana dikte edenlere karşı da savaşmak gerekiyor. Türü çeşidi önemlidir savaşın.

Her şeye karşı olanlar çılgın gibi. "Hey dostum, neden önüne çıkan her şeyi düzmüyorsun?!" Böyle bir durum yok beyler. Uyanın. ABD'ye karşı olan kimse yok gibi görünüyor ama aslında şıkların hepsinde ABD'yi görebiliyorum ben! Eşçinsellikte bile ahheuslsd "Yukarıdakilere karşı olanlara" şıkkını işaretleyenlere bütün insaniyetimle "KAFAM GİRSİN" diyorum. Her gördüğümde söyledim, burada açıklamazsam ayıp olurdu hem bana, hem kafama..

Aslında her şeye şıkkını işaretleyenlere de hak vermek gerekiyor. Şıklara bakıyorsun; kabus gibi! Lanetler okuyorsun her şıkta. "Askerlik! ABD! Irkçılık! Paralı Eğitim! AKP! Yobazlık RÖAAAAGHHH!" İnsanın içinden Alien çıkmaması mümkün değil. Böyle şıklar olunca insan kendini bi an her şeye karşı olarak görüyor. Ama herkese karşı olabilecek kimse yok. Ki olamaz. Olursa mantıksız olur, kaşla göz arası "KAFA" girer devreye msdıofs

Neyse. Eğlendim ben. Yeter bu kadar.


******************************************************

Savaşa karşı olan arkadaşlarla yobazlığa ve gericiliğe karşı olan arkadaşlar arasında bir bağ olduğunu görüyorum. Bu insanlar sanırım doğru yolda. Bunların yanına birde saadet partilileri eklersek akp yönetimine karşı çıkanlar sonucuna ulaşıyoruz. Blogda askerliğini yapmış erkek sayısı çok az ya da okuyucuların tamamı bayan yoksa askere gitmiş birinin askerliğe karşı olmaması mümkün değil. Blogu ya özgürlüğe ve demokrasiye inanan insanlar okuyor ya da hepimiz eşcinseliz. Ayrıca hepimiz bir gün abd'ye kapağı atarız diye karşı değiliz sanırım çıkarcı gördüm sizi. Korkmayın kişisel bilgilerinizi satmıyacağız tabi ucunda benim için yeşil kart yoksa. Keza zaten halimiz vaktimiz yerinde olduğundandır paralı eğitime karşı çıkmamamız.
Aynı oranda alışveriş manyağıyız. Birimiz hain ama bulacağım söz veriyorum.
Hem şiddete karşı bile değiliz. Aramızdan kaçı şiddete maruz kaldı ki bu kılıbık imajımızla.
Siyasetten hoşlanmıyoruz. Bizi ilgilendirmiyor. Oysa Siyasetin elleri senin, benim, hepimizin cebindeki parada. O kadar içindeyiz de dışında sanıyoruz. Murathan Mungan misali. Bir de muhasebesini basit usülde tutanlarımız var ki, onlar başı çekmiş gitmiş. Her şeye karşı anarşist ruhlu insanlar. Başımıza iş açmadan alt + f4 yapın. Bir de güçlünün yanında durmayı seven, ılımlı, sinsi, kurnaz, arkadaşlarımız var ki onları yukarıdakilere karşı olanlar sınıfına koyuyorum. Sakın bu ciddi ankete traşdan cevap verip espiri yapalım dedik demesinler. Beyinlerine ctrl + alt + del yapsınlar yanıt vermeyen işlemleri bir sonlandırsınlar.

Saygılarımla :P

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 1 Comment

Uyurken Elimi Sen Tutar mısın?

Efendim selamlar! Nasılsın lan?! İyi görmedim seni. Grip korkusu mu saldı yoksa seni de? Yoksa sen bile maske mi taktın, Zorro mu oldun? Neyse.

Çok yorucu günler bu günler efendim. Bariz bir şekilde kasıldım resmen. Mübarek Kurban bayramı vesilesi ile yaşamış olduğumuz müstesna tatilin etkisinden midir yoksa harbiden götümüzden terler aka aka çalıştığımızdan mıdır, bilmiyorum, bu hafta çok yoruldum. Alt katta kuzenimin bir türlü osuramayan bebeğinin ağlaması yüzünden uykusuz geceler geçirmekteyim, bunun da etkisi vardır muhtemelen. Aslında direkt olarak bebeğe bir lafım yok. Osuramıyor. Çok normal. Çünkü o şu an gerçek bir insan. Gerçek bir mücevher. Gerçekten yontulmamış, dalında bir yaprak. Muazzam bir kişilik. Bir melek. Öyle bir şey o şu anda. İnsan üstü. O yüzden osuramıyor. Bilmiyor henüz osurmayı. Ve biz kocaman osurabilen insanlar, osuruğunu kontrol edebilen insanlar olarak çocuğun osurmasını "gaz çıkarmak" olarak kibarlaştırıyoruz. Aslında hepimiz tuvalete girdiğimizde çatır çatır sıçıyor ve çatır çatır osuruyoruz. Ama o daha çocuk. Daha bilmiyor. Biraz büyüsün, o da öğrenmeye başlayacak her şeyi. Her pisliği. Her ayrıntıyı. Osurabilecek ve bunu kontrol edebilecek. Geğirecek. Geğirerek konuşabilecek (Bunu yapmaya bayılırdık) Otuzbir çekecek ve kızların götüne bakacak. Şu an sadece annesinin memesine bakabiliyor. Bebekler küçüklükten eğitiliyor. Meme verip başlıyoruz onları sayko yapmaya. Osurabilsin diye sırtına vuruyoruz. Daha rahat sıçsın diye götüne bez bağlıyoruz. Bebeklerimizi biz hastalaştırıyoruz. Biz çıkarıyoruz bu dünyanın çivisini ve sonra yanlı Tv kanallarında taş atan çocuklara bakıp; "dünya nereye gidiyor, dünyanın çivisi çıkmış" diyoruz, üzülüyoruz.

Neyse işte. Anlatacaklarım bunlar değildi amk. Yorgunum diyordum ve bunu bebeğin osuramadığı için ağlamasına bağlamıyorum. Bebeklerin ağlaması kadar normal bir durum yok benim için. Konuşamıyor çünkü. Benim de konuşma özgürlüğüm elimden alınsa ağlardım sadece. Çok sinir bozucu bir durum. Bebeğin ağlamasından ziyade, bebeği susturmaya çalışan tipler beni daha çok rahatsız ediyor. Bebek seven tiplerle alakalı rahatsızlıklarım var.

Bebek seven insanlara bir önerim var. Bir ayna karşısına geçip, kucağında sevimli sevimli uyuyan bir bebek varmışta onu seviyormuşçasına, aynaya bakıp o ritüelleri tekrarlasınlar. Tekrarlasınlar ve ne kadar saçma göründüklerinin farkına varsınlar artık. Bir bebeği olmadık surat ifadeleri ve normal bir insanın çıkartamayacağı sesler çıkartarak susturamazsınız. Bu hiç olası değil. Ve bunun akabinde acaip komik görünüyorsunuz lan! Eğer gerçekten bir fotoğrafçı olsaydım -sapık bir fotoğrafçı olurdum ben- hayallerimden birisi bebek seven insanların fotoğraflarını çekmekti. Acaip saçma görünüyorsunuz abi. Çevreye verdiğiniz rahatsızlık inanılmaz boyutlarda. İsmail YeKe dinlemeyi tercih ederim adeta!

Geçen gün otobüste, yine böyle sikko ve yorgun geçen bir gün sonunda, neredeyse "yok mu beni siken" diye bağırmanın son raddesindeyken otobüste bir bebek ağlamaya başladı. Kulaklığım nedeniyle sadece uzaktan gelen ağlama sesini duyabiliyordum ama bir anda annesi ve muhtemelen annanesi olan şahıslar bebeği susturabilmek için sağlıklı bir insanın çıkartmaması gereken sesler çıkartarak bebeği susturmaya çalıştılar. Öyle bir kendilerinden geçtiler ki bebeğin sesini bastırdılar. Otobüste bu iki acaip insanın sesinden başka ses duyulmaz hale geldi. Yılların böğürgeni IKARUS'un motor sesi bile duyulmaz oldu. Kulağımdaki BOLT THROWER böğürtüsünü bile bastırdılar. "ABLA Bİ SUSUN AMINA KOYİM, BIRAKIN AĞLASIN!" diyesim geldi geldi, sustum, bastırdım...

Bırakın, ağlasın bebekler. Bebek bu. Ağlar amına koyim!

Neyse. Yorgunum işte. Uyuyamıyorum.

Uyuyamamamla bağlantısız olarak değinmek istediğim bir diğer saçmalıkta bu UGG botları. Abi çok saçma lan? Hayatımda gördüğüm en çirkin ayakkabı. Ve herkesin ayağında var. Trend ve moda uğruna bir insan kendine neden böyle bir şey yapar? Neden böyle bu işler? İNSANLIK NEREYE GİDİYOR AMINA KOYİM!

Neyse.

Kırmızı ışıklarda rahatsız ediliyorum. Evet. İnsanlar beni rahatsız ediyor. Gerçi insanların beni rahatsız ettikleri yegane yer burası değil tabi ama burada bile rahatsız ediyorlar beni. Genellikle yayaları ilgilendiren ışıklarda bulunan adam duruyorsa ve üzerindeki ışık kırmızı ise ben geçmem. Dururum. Normalde olması gereken bu tabi ama biz genel olarak anormalliği aşmış, delilik çizgisinde gezinen bir toplumuz tabi. Otobandan bile koşarak geçiyoruz amk. Neyse. Ben geçmiyorum ve yanımdan fütursuzca bana çarpa çarpa geçiyor insanlar... Arada bir bazıları şaşırıyor. Yol boş, herkes geçiyor ama bir kişi geçmiyor (benim o, ben), şaşkınlığını gizleyemeyerek dönüyor ve "mal mısın amk?" diyorlar bana bakışlarıyla... Bunu görüyor ve "bekleyip kıçına bakmak istedim" diyen bir bakış atıyorum onlara. Hep aynı şeyler.

Her gün ve her seferinde, hiç utanmadan, "allah baba kaç günah yazar acaba" diye bile düşünmeden, metrobüs duraklarında her akbil basışımda dudaklarımı oynatarak ve sesimi çıkartarak "OROSPU ÇOCUKLARI" diyorum. Her seferinde ama. Hiç aksatmıyorum.

Sevgiler efendim. Edepsizce yazdık, sevgiyle kapattık.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu