Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Cin Ali'ye Açık Mektup!

Cafer ve Onun Kanlı Düşleri v.İ.Ö.1A


Cin Ali ile görülecek hesabım var! Ve bu yazdıklarım Cin Ali'ye açık bir mektuptur.

Sevgili Cin Ali! (Sevgili diyorum, değerimi bil, adam yerine konduğunun farkına var!) Sana karşı olan düşüncelerimi, yıllardır içimde tutuyorum ama artık bazı şeyleri açıklığa kavuşturmanın vakti geldi.

Sen, beni tanımaz ve hatta belki muhatap bile almazsın. Sen ünlüsün, artizsin. Paraya, para demiyor ve hatta emzik şekerlerin en hasını sen yiyorsundur belki. Aslında çok çirkin olmana rağmen, okuldaki tüm kızlar sana bayılıyor. Ayşe'de öyle.....

Ve bu durum artık benim canımı sıkmaya başladı. Fatma teyzenin kedisi öldüğünden beri yemin etmiş, içimdeki kanlı düşlerimi bir sandığa kapatmış ve anahtarını okyanusa atmıştım. Tamam, okyanus yok bizim memlekette ama en azından annemlerle karşıya geçerken boğaza attım. Herneyse! Ama Ayşe'den uzak dur!

Konuş onunla, onunla ilgilenmediğini söyle! Okulda zaten dolu kız var sana hasta olan. Onları al.

Biliyorum ki, bunca zamandır tüm ilgiler sana gösterildi falan ama yemezler. Yanlış adamın kızına bulaşıyorsun dostum!

Kitaplarımı ve fişlerimi yaktım! Adını defterime dahi yazmıyorum. "Ali topu tut" derken, Ali yerine üç adet nokta koyuyorum. Bunun için örtmenimden defalarca fırça yedim. Bi kere de kulağımı çekti. Bunların hepsini unutabilirim. Senden isteğim yalnızca Ayşe'den uzak durman. Yoksa seni bulur, o incecik bedenini çubuk krakerlerimi parçaladığım gibi parçalarım. Gözlerini oyar ve misket kolleksiyonuma katarım. Dayının aldığı topacı da götüne sokarım! Ayşe'ye en son yazılan Tosun Osman'a durumun ne kadar ciddi olduğunu sorabilirsin.

Durumun ciddiyetine varman için bu mektubu sana yazıyorum. Akıllı ol, Ayşe'den uzak dur. Aklını alırım.

Cafer...

Not 1: Akıllanmazsan O'nun kanlı düşleri olacak...

Not 2: Beni bulmak istersen, Gazi Mustafa Altıntaş İ.Ö. 1A'ya gel.

Not 3: Öğlenciyim.

Öptüm. Bye. Annem bekliyor.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Kara Koyun... v6


Efendim selamlar! Kara ve aksi koyunumuz bu sefer tek konuda yoğunlaşacak ve tek bir kitleye giydirecek. Sert bir yazı olacak, "aman bıktık senin şu anarşik çüklerinden" diyenler lütfen okumasın.

Efendim, sayın Dışişleri Bakanımız Babacan geçenlerde şöyle bir açıklama yaptılar: “Hamas’ın da bir karar vermesi gerekiyor. Silahlı bir örgüt mü olmak istiyorlar, siyasi hareket mi olmak istiyorlar? Bizim görüşümüz siyasi mekanizma içinde çalışmaları. Filistinlilerin kendi kaderlerini seçimler yoluyla belirleyebileceği sistem oluşmalı, seçimlerin sonucu da herkes tarafından tanınmalı ve saygı gösterilmeli.

Son seçimde yüzde Hamas destekli Değişim ve Reform Partisi partisi yüzde 44 küsur oy aldı. Milletvekili sayısı da yarıdan fazla. Milletvekillerinin çoğu hapiste, Meclis Başkanı hapiste. İsrail baskın yaptı tutukladı. Böyle bir tablo var. Bu tabanı da yok saymak mümkün değil.”

Bu italikleştirip, koyulaştırdığım yerleri dikkate alınız...

Dışişleri bakanımız sayın Babacan böyle buyurdu. Babacan, silahı bırakıp, siyasetle ilgilensin demiş Hamas için. Dünyaca Terör Örgütü olarak bilinen ve bizimde bunu kabul ettiğimiz bir örgüte sempati duymak bir yana... Asıl mevzu bambaşka bence.

Düşünün ki; İsrail, ya da herhangi bir ülke, dünyaca terör örgütü olarak kabul edilen ve bizim yıllardır bir çok Kürt ya da Türk vatandaşımızın ölümüne neden olan PKK terör örgütüne "silahı bırakın, siyasetle ilgilenin!" dese, bizim buna tepkimiz ne olurdu?

Yani eyvallah, açıklamalarınızı yaparken maskelerinizi tamamen çıkarttınız ama söylediklerinizin, verdiğiniz demeçlerin nereye gittiğinin biraz farkına varın. Ve nasıl bir gazeteci olduğu benim açımdan gayet açık olan Mehmet Ali Birand, bunu canlı yayında tarihi bir demeç olarak yorumluyor. Evet, tarihi bir fiyaskonun demeci.

Dışişleri bakanımızın, bir terör örgütüne destek, sempati, hayranlık duyduğunun açıklamasıdır bu.

Yarın aynı cümleler PKK terör örgütü için söylenince, ya da dünyada bir kaç ülke, PKK terör örgütünü, terör örgütü listesinden çıkartıp, bağımsızlık mücadelesi veren gerillalar sınıfına soktuğunda ya da PKK terör örgütünün çoktan siyasi kolu olmuş olan DTP'ye tam destek verirse ne diyecekler? Dışişleri bakanımız DTP'nin ve PKK terör örgütünün olağanüstü başarılarının sıkı bir takipçisi anlaşılan; ki örnek bile veriyor.

Okul servisi önünde bomba patlatıp, çocukların ölümüne yol açan bir terör örgütüne tüm arap dünyası dururken akıl vermek bize mi düşüyor?

İsrail, şu an sadece Hamas'ın üst olarak kullandığı Gazze'ye saldırı yapıyor, tüm Filistin ateş altında değil. Kamuoyun şunu bilmesi gerekir ki, Hamas'ın ateşkesi bozması yüzünden şu an yaşanan durum. Bu duruma nasıl gelindiğini zaten hepiniz biliyorsunuz, zaten daha önce de yazmıştım. Hala kendi ettiklerini kendileri buluyorlar. Çaresiz Filistin halkı, Hamas destekli bir partiyi başa getiriyor. Tıpkı çareyi DTP'de ve PKK terör örgütünde bulan çaresiz Kürt halkı gibi.

Şimdi kendi başında böyle kocaman bir çorap varken, sen bir dışişleri bakanı olarak böyle bir demeci nasıl verirsin aklım almıyor. Alan varsa açıklasın, benimde içim rahat etsin. Yarın öbür gün bir ülke PKK terör örgütüne, "artık dağı bırakıp, sadece siyasete odaklanın" dese, biz o ülkeye "sen git kendi önünden ye" demek hakkına sahip değiliz artık. Çünkü bu verilen tarihi demeç bu hakkımızı yok etmiştir.

Bir tek idiot dincilerimiz, başbakanımız, dışişleri bakanımız ve genel olarak merkezin sağ tarafında konuşlanmış olanlar bu ince çizgiyi anlamıyor ya da anlamak istemiyor.

Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, karşındakine öyle davran demiş atalarımız. Bunu sadece başımıza geldiğinde kavrayabiliyoruz malesef.

İlgililere duyrulur...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 6 Comments

Hastalıklı Tespitler... v1


Efendim selamlar! Nasılsınız?

Hastalıklı dünyamızın gözüne çarpan hastalıklı tespitlerimizi sunalım size versiyon versiyon. Madem çok merak ettiniz, o halde buyrunuz!

Kadınlar, uzun saçlı erkeklerin saçlarını neden çok beğenirler?!

Kadınlar, genelde uzun saçlı erkeklerin saçlarını çok beğenirler ve kıskanırlar. Kendimden biliyorum. Daha üç beş gün önce olan kuzen nikahı ve düğünü bunu bana tekrar tekrar ispatladı. Erkeklerin saçlarının daha sağlıklı ve daha güzel olduğunu düşünür bayanlar. Bunun sonucunda çok gereksizce espriler ortaya çıkabilir. Konumuz bu değil!..

Bi' de erkek kişinin saçları, benim saçlarım gibi anormal bir şekilde lüle şeklindeyse, ve dolayısıyla pek güzelse, bu kıskançlık daha büyük boyutlara varır, adeta çatır çatır çatlar hatun kişisi. "Biz bu lüleleri yapmak için saatlerce uğraşıyoruz"lar havada uçuşmaya başlar. Benim problemim değil bu. Üzgünüm. Bende aslında gerçekten "dalgalı bir saçım olsa iyi olurdu" derdim saçlarım kısayken ama buna ulaşmanın sırrı saçları uzatmaktan geçiyormuş. Neyse.

Tespite gelecek olursak; uzun saçlı erkeklerin saçlarının daha güzel olmasının tek nedeni erkek berberlerine / kuaförlerine gitmeleridir. Düşünün şimdi. Düşünecek kadar konsantre olamıyorsanız okuyun. Bizim sistemimizde herşey sizin için sevgili okurlarım. (bizi izlemeye devam ediniz) Uzun saçlı bir erkek kişisi, erkek berberine gittiği zaman söyleyeceği iki cümle vardır. "Uçlarından biraz alalım, enseleri düzeltelim" Bu kadar. Yani berberin tek yapacağı şey, uçlarından almak ve enseleri düzeltmek. Bu kadar. Anlayamayanlar için tekrar ediyorum. Uzun saçlı bir erkek insanı berbere gittiğinde saçlarının ucundan biraz aldırır kırıklar gitsin diye ve enseleri temizletir accuk daha rahat edebilsin diye. Anlayamamış olan yoktur sanırım artık. Uzun saçlı erkek insanı saçlarına ancak bu kadar özen gösterir. İsteği doğrultusunda dışarı çıktığında ya da sevişeceği sırada toplar, diğer zamanlar salaş bir şekilde açık açık dolaşır. Saçlar özgürdür, rahattır. Bir kuaför tarafından saatlerce fön makinasının o kavurucu rüzgarıyla başbaşa bırakılmamıştır. Misler gibi takılırlar her gün yıkandıkları sürece.

Ama bir bayan kişisi kuaföre gittiği zaman bir saat fön çektirir, kılla-yünle saçlarının .mına koyar adeta. Biz "ucundan al abi" derken, uzun saçlı bir bayan kişisi "şuradan biraz al, buralar biraz kabarık olsun, kehküllere dokunma, uçları düz olsun" gibi bir çok karışık kombinasyonu tek bir saç şekli için kullanabilirler. Bunun sonucunda direkt olarak runtime error vermiş olan kuaför bir boku berecemez ve kuaförden çıkan uzun saçlı bayan kişisi papaz gibi takılır günlerce. Bunu hakettiğinizi üzülerek size itiraf etmeliyim uzun saçlı bayan kişisi...

Biz uzun saçlı erkek kişiler olarak saçlarımızla pek oynamayı sevmeyiz. Uzarlar ve uçlarından aldırırız. Saçlarımızın berberle olan ilişkisi bundan ibarettir. Saçlar bizimdir ve berberle ya da kuaförle fazla oynatmayız. Oynatacaksak sevdiceğimize oynatırız. Arada örmelerine falan izin veririz gönülleri olsun diye. Ama berberlere ya da kuaförlere asla!

Saçlarınızın güzel olmasını istiyorsanız kuaförünüzü öldürün! Güzel saçlara sahip olmanın yolu buradan geçiyor...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Depeche Mode Soygunu...


Efendim selamlar!

Depeche Mode konseri var tee 14 Mayıs'ta. Hadi hep beraber gidelim! Diyeceğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Aslında gitmeyi pek çok isterim. Şahsen bayıldığım bir grup olmasa bile sevdiceğimle beraber izlemek isteyeceğim bir grup olacaktır. Güzel bir konser olabileceğini düşünüyorum. Hem ben sevmesem bile eğlenen sevdiceğimi görmek, beni de mutlu edecektir zaten otomatik olarak. Evet, 'aslında' bölümüne dönelim. Halimiz ortadayken bilet parasını görmek dudağımı uçuklattı resmen.


Normal: 99,00 YTL - Sahne Önü: 300,00 YTL - VIP: 180,00 YTL


Yani gerçekten bu parayı hakedeceklerini ben şahsen düşünmüyorum. Düşünene saygı duyarım ama içten içten "para var huzur var tabi dimi mk" derim, hiç kusura bakmasınlar... Burjuvamsı gençliğe hitap eden bir konserden başka birşey değil bu. Yani o kadar parayı verebilecek durumda olsam bile bi durup düşünürdüm. Bu durum ve bu fiyat bence "eşşeğin .mına suyu kaçırmak"tan başka bir atasözüyle açıklanamaz. Ya da müthiş bir geyik olan "yok artık Lebron James!" te söylenebilir gayet tabi. Adaletli bir fiyat politikası değil.


Sırf popüler bir müzik yapıp, büyük bir kitleye hitap edecek diye insanları yolmaya ve kısa yoldan voleyi vurmaya çalışmanın anlamı yok. Büyük grup, güzel grup falan eyvallah. Sevenleri görmek isteyecekler bu bilmem kaç yılda bir gelecek grubu. Belkide son kez görebilecekler falan... Ama bundan bu kadar nasiplenilmez ki? Depeche Mode'un yürek olarak 20 misli sağlamı olan gruplar taş çatlasa 30-35 liraya konser verirken; bu ne müsriflik? Bi' de kriz var falan demezler mi? İşte o zaman gerçekten diken diken oluyor tüylerim.

Bu yaşıma kadar sayısız konsere, festivale gittim. Metal ve rock müzik camiasının en t.şşaklı isimlerini canlı canlı izledim sayısız kere. Hangi konserin ne kadar edeceğini bildiğimi düşünüyorum artık. Iron Maiden gelse bile memleketimin nezih topraklarına, standart bilet fiyatının en fazla 70 lira olması gerekmekte, fazlası soygundur!

Hypocrisy gelse 100 lirayı vermem şu zamanda!
Yanına Gojira ve Gorefest gibi birkaç grup daha getirirse verebilirim ama :P


Neyse!


Depeche Mode: OFF

Fakir Mode: ON

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 7 Comments

Ortaya Karışık...v4


Yarın kuzenim evleniyor ve yarın, bir kaç tane, ömür boyu saklanacak fotoğraf çektirmek zorunda kalacağım. Evet, aslında bu bir dert sayılmaz ama burnumda duran kocaman kırmızılık hala gitmedi. Yıllar sonra kuzenim evlilik fotoğraflarını çocuklarına, arkadaşlarına vs'lerine gösterdiği zaman o fotoğraflarında duran kırmızı burunlu eleman ben olacağım. Çocukları, "düğününüzde Cem amca/dayı/bok/püsür palyaço mu oldu :G" diye sorduklarında, ebeveynlerinin "evet" demesi benim için daha mutlu bir sonuç olur. Gerçekten böyle hissediyorum. Neden ya neden?

Yarın takım elbise giyeceğim, nikaha gideceğim, akşam olunca yemek olayına gideceğim ama saat 20:45'te kaçıp halısaha maçına yöneleceğim. Kimse beni bunun için suçlamasın. Planlarınızı katılımcıların özel hayatlarını inceleyerek yapın sizde? Ben size kızıyor muyum? Hem neden bizi meşgul ediyorsunuz ki? Gidin erkenden evinize, rahat rahat sevişin falan? Ben olsam öyle yapardım herhalde...


Aslında bu gece kına gecesi vardı kuzenimin. Düğün salonunda yaptılar. Bence pek saçma. Ne gerek var lan? demekten kendimi alamıyorum. Almayacağım zaten! NE GEREK VARDI OLM SALAK MISINIZ? PARANIZ BOL MU GELDİ! oh. Annemler geceye giderken bana da uğradılar (odasında takılan antisosyal genç) dediler, gelmiyor musun? Dedim, neden geleyim ki? Dediler, nasıl yani? Dedim, kına gecesi kadınların kurtlarını dökmeleri için düzenlenen bir tertip değil mi olm? Benim ne işim var orada?! Dediler, laf ederler. Dedim, s.kime kadar yolları var. (tamam biraz daha kibarcasıydı)

Olm ne alaka yahu. Ne işim var benim kına gecesinde. Hayrettin bişiy gerçekten.

Hayrettin vardı Galatasaray'ın kalecisi. Ne güzel bir adamdı o :D Bir Fenerbahçe'li olarak çok severdim Hayrettin'i. Hala severim. Hep o olsun isterdim Galatasaray kalesinde. Biraz garip bir adamdı. Hafiften kırıktı sanki. Rıdvan'ın üzerine yürümüştü bi seferinde. Hiç tasvip etmemiştik spor camiası olarak. Hiperaktifti biraz Hayrettin. Farka giden maçlar sonrasında tribünden "Hayrettin, Hayrettin .mı, g.tü kaybettin" diye bağırırdık topluca. Terbiyesiz insanlardık.


Şu an ev çok kalabalık okuyucu. Normalde iki kişi yaşadığımız evde şu an 10 kişi varız neredeyse. Yarın hiç biri olmayacak, yine iki kişi kalacağız. Ne dramatik değil mi? Oysa ben üç kişi yaşamak istiyorum...


Adını saymak istemediğim birkaç arkadaşımı çok seviyorum ve onlar kendilerini gayet iyi biliyorlar. Burayı okuyacaklardır illaki. İyi ki varsınız lan! Çok memnunum sizi tanıdığıma.


Bugün
The Dude'ün bloğunda alıntı yaptığı yazı çok hoşuma gitti. Yazan arkadaşın g.tünü parmaklıyım, o dert değil. Alıntısını buraya da kopyalıyıp bitireyim bu ortaya karışığı... Bence gidip yazının tamamını okuyun, yazarına hakkını verip, g.tünden parmaklayın. (yalnız adam görse burada kendisine acımasızca parmak attığımı kesin döverdi beni..)

deliricem şerefsizim, aklım almıyor, kafam basmıyor. neden biz kendi kendimize "acaba marsta su var mı lan?" diye saçma sapan bir soru sorup, bunu öğrenmek için yüzbinlerce saat mesai ve milyarlarca dolar harcıyoruz? suyumuz mu yok? her yer su, gezegenin dörtte üçü su. mars' a adam gönderecekmişiz.git bakalım mars'ta su var mı?

-ben mars' tan döndüm abi.
+ee?
-su vardı.
+tamam hadi sen şimdi git yat. yorulmuşsundur.

varsa var, yoksa yok ulan. rahat mı batıyor bize?

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Kara Koyun... v5


Efendim selamlar!

Kılıçdaroğlu İstanbul Belediye Başkan Adayı!

Günahım kadar sevmem CHP'yi. Amaçsız bir parti görünümünde şu an benim için. Ergenekon muhabbetlerinde kimi ve neyi savunduklarını sorgular dururum. Normalde s.ksen işim olmaz bu partiyle ama bu Kemal Kılıçdaroğlu denen adamı seviyorum. Hepimiz kendisini Sayın başkanım Gökçek'in eline vermesinden hatırlarsınız (elektrik saatini yani :p). Taze taze, dumanı üstünde.. Tunceli'li insanlardan şu ana kadar bir yamuk görmedim, genelde iyi insanlardır. Bir ampulcü geleceğine, bu adam gelsin ulan! diyerek basacağım EVET'i kendisine. Ama seçim sonuçları açıklandığında, oyumun hangi çöplükten çıktığını büyükşehir belediyesinden biri bana lütfen bildirsin!

Cami İçinde Saf Tutma Kavgası!


Denizli'de iki acaip insan, cami imamının arkasında saf tutmak için tartışmaya başlamışlar. Tartışma uzayınca acaip insanlardan bir tanesi, diğer acaip insanı
çekmiş olduğu tabanca ile yere sermiş. Acaip insanlardan vuran gözaltına alınmış, vurulan hastaneye kaldırılmış. Ne kadar meraklıyız birilerinin arkasından gitmeye. Hadi imamın arkasında sen dur şimdi. Anında cennetliksin. Orada duranlar 2 katı sevap kazanıyorlarmış. Ayrıca hareketlerini imama uydurursan bonus sevaplarda cabası! Bi'de selamın aleyküm yazıp 9236'ya yolla, aleykümselam sana gelsin falan.. Allah'a yakın olmak için imamın arkasında durmak istiyorsun ama onun yasakladığı şeyleri yapıp adam vuruyorsun. Ne acaipiz lan.

Kurtlar Vadisi'nin Kılıç'ı 10 Kişiyi Öldürmüş!


Atilla Olgaç dün canlı yayında "Kılıç karakteriyle senaryo gereği adam öldürdük. Ama ne yazık ki bu vatan için ben gerçek hayatta 10 kişiyi vurdum" diyerek büyük bir sırrını açıklamıştı. Olgaç nasıl öldürdüğünü şöyle anlatmıştı: "Askerlikte terhisime 1 gün kalmıştı. Tam o sırada Kıbrıs Barış Hareketi oldu. Beni Mersin'den Kıbrıs'a gönderdiler. Savaşın en acımasızca ve en kanlı bölümünün sürdüğü temizleme harekatında görev verdiler. Komutana 'Yapamam, adam öldüremem, ben sanatçıyım' dedim. 'Burada sanat bitti. Burası gerçek hayat, savaş. Emir verdim mi öldüreceksin' dedi. İlk öldürdüğüm çocuk 19 yaşında, esir düşmüş bir askerdi. Silahı yüzüne doğrulttuğumda yüzüme tükürdü. Alnından vurdum, öldü. Daha sonraki çatışmalarda 9 kişiyi daha öldürdüm. Öldürdükten sonra gidip karargâhta ağlıyor, ertesi gün yine öldürüyordum. Rüyamdan çıkmıyor. Uzun süre psikolojik tedavi gördüm. Bu yüzden hala et yiyemiyorum. Kan göremiyorum. Aklıma öldürdüğüm çocuklar, kokmuş cesetler geliyor" dedi.
Şimdi de bunların şaka olduğunu ve kendisinin yazdığı bir senaryo olduğunu açıklamış. Lan ne sapık bir sanat dünyamız var arkadaş. Böyle sapıkça bir senaryo yazıp, açıklamasını yapmak ertesi güne mi düşüyormuş? Hasta olmasan zaten Kurtlar Vadisi gibi bir dizide oynamazdın. Sanatçıymış...

Ergenekon'da 11. Dalga!


Dalga dalga geliyorlar. Yakında benim bloğu okuyup beni de alırlarla hiç şaşırmam. Hükümet ve Tayyip karşıtı olan herkesi topluyorlar ve benimde pek yandaş olduğum söylenemez. Birkaç dalga sonrasında beni de alırlarsa süper karizma yaparım sanırım. Bu işte ekmek var hacı. Baksana Tuncay Özkan'a, anında geçti partinin başına. Dalga dalga geliyor! ahaha. Padişahım çok yaşa!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Sıyrılmış Balatanın Etkileri...

Efendim selamlar, nasılsınız?

Diyerek başlamıştı yine bir yazısına. Aklında yine bir şey yoktu. Sadece zaman kazanmaya çalışıyordu. Saçlarını yeni yıkamıştı. Salık durduğu için gözlerinin önüne gelenleri geriye doğru attı. Seviyordu saçlarını. Az önce hazırlamış olduğu kahveyi karıştırdı ve tekrar yazmaya başladı. O sırada görev çubuğunda yanıp sönen mavilik, sevdiceğinin nete geldiğini işaret ediyordu. Ve bu cümleyi bitirmeye çalıştığı için cevap veremediği sevdiceği, nete geldiğini belli etmek için ısrarla çaldırıyordu telefonu. Kapanana kadar yazmaya devam etti. Eli mouse'a gitti sonunda.

Öğle saatinde annesi, sevdiceğinin nasıl olduğunu sormuş ve selam söylemişti. Gülümsedikten sonra annesinin selamını iletti sevdiceğine. Sevdiceği nete gelmeden önce çevrimdışı olarak yazdığı yazılar tam olarak iletilemediği için, sevdiceğinin sorularına maruz kaldı. Selamı atladı yani. İçerlemedi bu duruma çünkü iletilemeyen ya da yarım iletilen cümlelerde küfürlerde vardı. Anlamaması normaldi yani. O yüzden birazdan herşeyin normale döneceğini düşünerek yazmaya devam etti. Hala çevrimdışı olduğunu fark etti ve onu düzeltti kahvesinden bir yudum aldıktan hemen sonra.

Seviyordu kahve içmeyi ama uzun zamandır nedense içmiyordu. Reklam yapmak istemiyordu şimdi, yoksa markasını söylerdi, hepiniz bilirdiniz. Ama aklınıza gelebilecek 3 markadan en yeşili diyerek, gizemli bir hava vermeye çalıştı yazısında... Neden böyle birşey yaptığını kendi de bilmiyordu. Zaten neden böyle bir şey yaptığını da bilmiyordu. Sevdiceğine cevap vermeliydi...

Yanlış anlaşılmalar söz konusuydu. Nedense gerginlik hissediyordu havada. Normalde havada aşk kokusu olmalıydı! Neler oluyordu yarebbi? Gerilimli ve heyecanlı bir şekilde muhabbet etmeye ve yazmaya devam etti. Sapıklaştığını hissediyordu yine. Balatayı sıyırdığını uzun zamandır biliyordu ama bu dereceye geldiğinden emin değildi. İşte! Gün gibi ortadaydı! Balatayı sıyırmıştı... Neler yapsada balataları normale çevirse diye düşündü. Rot balans diye bir şey geldi aklına ama o arabayla ilgili bir şeydi. Balata sanki insan ile ilgili bir şeydi. O da arabayla ilgili bir şeydi. Herşeyin arabayla ilgili olması inanılmaz derecede şaşırttı onu. Salaklaşıp bir yudum daha aldı kahvesinden. İşte bu arabayla ilgili değildi. Araba ile zerre alakası yoktu. Saf ve doğal kahveydi lan bu! Arabayla ilgisi olmayan bir şeyler bulmak onu biraz rahatlatmıştı. Yoksa bu, kahvenin rahatlattığı iddia edilen aromasından mıydı? Sanmıyordu. Bu konuda daha fazla kafa yormaktan vazgeçti.

Bi' ara neti koptu ve hemen tekrar bağlandı. Netinin devamlı kopmasından rahatsızlık duymaya başladı ama bunun için yapabileceği pek fazla bir şey yoktu. Ne kadar çok "bir şey" kullandığını farketti. MK! Dedi. Nedense işte. Kendi bile bilmiyordu.

Sevgiler sundu. Bu kadar yeter dedi. Kafasını kaşıdı ve herkese selam söyledi. Duydunuz mu?

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Muhsin...


Nasılda güzel bir şeydi bu..

Yeni evlenmişti Muhsin.. Güzel bir evliliği, iyi bir yuvası vardı.. Yani olacaktı, oluyordu işte..

Ellerini açıp dua etti tanrısına.. Bu duyguyu yaşamanın dayanılmaz hazzını hissetti iliklerine kadar. O bunaltıcı, sıkıntılı, rezil anlardan sonra, kendini öldürmek bile istediği anlardan sonra bu ferahlık tanrısal bir rahatlıktı. Tanrıya inanması bile bu anlarda oluşan duygulardan oluşuyordu aslında..

İlk önce belli belirsiz bir acıydı yaşadığı, sonra yavaş yavaş bünyeyi saran bir heyecan, bir titreme gibi gelişti her şey. Sabırsızca hareketleniyor, kontrolünü yitiriyordu uzuvları. Yerinde duramıyordu adeta...

Bu ızdırabın sonundaki güzelliği düşünerek sıktı biraz daha dişini. Gözlerini kapayıp o anı düşündü.. Heyecan sarmaya devam ediyordu bünyesini.. O'nu düşündü sonra.. O güzelliğini.. Duyularını kontrol altına almakta zorluk çekiyordu. Yapabileceği her şeyi deniyordu insanların onu o halde görmemesi için ama elbet onun o durumunu belli eden bariz değişiklikler vardı vücudunda...

Kulağında ki diskmane biraz daha ses verdi otobüsün o iğrenç gürültüsünü duymamak için. Dikkatini dağıtıyordu, o mutlu sonra ilerleyen yolda, yapacaklarını hayal ettiği yolda giderken.. Evinde olmak istiyordu.. Onun yanında..

Gözlerini kapayıp fantezilerle ve dizlerini birbirlerine vurarak geçen bir beş dakika sonra inmişti otobüsten.. İnsanlar sanki onun ki kadar güzel bir geceye gidiyorlarmış gibi hızla iniyorlardı otobüsten.. O ise acele etmiyordu.. Herkesin inmesini bekledi ve arkalarından o da indi.. Montunu ilikledi, aşağıya, dizlerine doğru çekti ve kırmızı bir yüzle evine doğru hızlı, hatta koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Güzel bir anın heyecanı kapladı yine bünyesini. Artık daha fazla dayanamıyordu ve koşmaya başladı.

Telaşla çevirdi kapının anahtarını.. Evde biraz ilerleyince onu gördü.. Bütün güzelliğiyle karşısındaydı.. Yavaşça yaklaştı, bu yorucu günün tadını çıkartma zamanıydı.. Şefkatle dokundu ona, içini bir huzur kapladı tekrardan.. Kemerini çözdü, daha fazla bekleyemeyecekti, sabahtan beri bunun arzusunu kurmuştu zaten. Aletini çıkardı ve onun açık ağzına doğru götürüp işemeye başladı.. Hayatının en güzel anları bu klozetin başında geçiyordu.. Seviyordu klozetini Muhsin…

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Geri Döndüm!


Efendim selamlar!

Geri döndüm lan! :G

Canım bilgisayarımdan uzak kaldığımız şu günlerde.. Ne diyorum yahu! Neyse efendim. Sonuç itibariyle sonunda internetime ve dolayısıyla kendi bilgisayarıma kavuşmuş bulunmaktayım. Mutlu, huzurlu ve başım dik, yüzümde bir gülümseme falan oldum. Yalan tabi. Abartıyorum. Açlıktan ölüyorum, bu haldeyken çok mutlu bir insan olamam.

Yalnız klavye çok sert geldi lan! Önceden böyle miydi bu adaletsiz klavye? Neyse.

Gidip ekmek alayım bari. Annemler geldi bi yarım saat önce. Bundan kelli birkaç gün anne yemekleri yiyeceğim. Bu mutlu ediyor beni. Açım lan. Hemen gazı vereyimde güzel birşeyler yapmaya başlasın. Ama çıkmam gerekmekte. Tadını çıkartamadan gitmek zorunda kalabilirim. Neyse.

Bol neyse'li bir yazı oldu. Yazı bile denemez gerçi. Sadece içimdeki heyecanı, sevinci, mutluluğu paylaşmak, karnımın gurultusunu dinletmek ve bir Tayyip fotosu koyabilmek için kıvrandım bu kadar. Evet, Tayyip'te sizi özlemiş...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Bugün Yine Dışarılardaydım.

Bugün yine dışarılardaydım.

Mahallenin minibüsü, camına Filistin bayrağı asmıştı. Gülümsedim. Biliyorum ki, yarın öbür gün dünyanın her hangi bir yerinde vahşetle karşılaşan hristiyan ya da musevi bir halk olduğu zaman, onların bayrağını asmayacak. Bu nasıl "insan"severlik ki?

Sokağımızda oturan ve konuşma zorluğu çeken minik Osman'ı gördüm bakkaldan çıkarken. Kolasını açıyordu. Kapağını yere fırlattı bisikletine binerken. Yere çöp atılır mı lan?! dedim, kızdım, eliyle "siktiret" yaptı bana. Uzatmadım. Bi' tur versene dedim, kaçtı.

Etrafta sarıklı, cüppeli, sakallı ve gözlerinden başka bir yeri görünmeyen tipler görmektense, modern giyinmiş "orospular" görmeyi tercih ederim.

Beylerbeyinden geçerken down sendromlu bir çocuğun, Turkcell'in Istecell reklamlarında oynayan patron amcayı tanıyıp el uzattığını, ama amcanın elini uzatmayıp çocuğu siktirettiğini gördüm. Amcanın adını bilmiyorum ama bugünden sonra onun hakkında başka şeyler biliyorum.

Özkan'ın bir alt başlıkta yazdığı son yorumun haberini ben de okumuştum. Şu Gazze için Kartepe'de yardım organizasyonu düzenleyen tipler... Gerçekten çok kolpa bir ırkız abi. Yüzyıllar boyunca Araplarla kültürel ve fiziksel bağ içinde olan bir ırktan gerçekten pek bir şey beklememek gerek. Adamlar savaşta ölen çocuklardan bahsediyor, bunu dramatize edip oy toplamaya çalışıyor, yardım edeceğiz deyip organizasyon düzenliyor ve bu savaşta yaralanan ve muhtaç duruma düşen insanlara yardım etme gecesinde köpekler gibi göbek atıyorlar, oynuyorlar, dans ediyorlar. Sonra gözyaşları döküyorlar en timsahından. Boykottan bahsediyorlar. Ya yapacağınız iyiliği, organizasyonu s.keyim afedersin!

Bu aralar paso böyle anarşik durumlara el atıyorum ama gerçekten motive olamıyorum. Ama yakında bir Seyfi Abi gelecek, bugün tohumlarını serpiştirdim zihnime.

Bugün yine çok çirkinim. Hayır, her zaman böyle değilim. Bugün özellikle çirkinim. Ergenlik çağına yeni girmiş bir veletmişim gibi, burnumun orta yerinde koskocaman bir sivilce çıktı yine. Evet, yine! Adet gören hatunlar gibi dönem dönem çıkartıyorum bu koskocaman sivilcelerden. Bir de öyle ufak tefek bir şey değil, hayvan gibi, koskocaman, insan demezsin görsen. Sıksan sıkılmaz, yolsan yolunmaz. Palyaço burnu gibi, kıpkırmızı burnum şimdi. Bir hafta civarı böyleyim. Koyim ya.

Bugün arkadaşımın facebook'una girip, askerlik arkadaşım Hasan Şeker'i arattım. 3 sayfa Hasan Şeker çıktı. Fotoğraflı olanlardan bir tanesini benzettim, mesaj attım ona, dedim ben Cem. Bakalım kısmet.

Eski yazılarımı okuyup güldüm bugün. Ne acaip.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Subject: FW: [gelisim1-B:152] FW: TürK DeĞiLim DiYeN OkuMaDaN SiLSiN!!

Bu sene eurowizyona ermenistandan bi metal grup sözde soykırımı dünya ya duyurmak amacıyla TÜRKlere karşı hakaret dolu şarkıyla katılacak. Bu metal grubun köpekler ve TURKler giremez diye şarkısı da var. Yarışmayı alet edip, Türk milletini yanlış tanıtacaklar ve bütün bunlara rağmen Türkiye 2 senedir tam puanı ermenistana veriyor. Lütfen biraz duyarlı olalım ve biz Türkler mail zinciri oluşturarak bu haksızlığı tüm Dünya ya duyuralım!!!

( malesef haberin doğruluğu kanıtlanmıştır )

ilet e basarak kişi listenizdeki arkadaşlarınıza gönderin lütfen ciddiye alın bunu!!!

Şeklinde muhteşem bir mail aldım. EuroWizyon yazarken bile ne kadar Türkçü (?) biri olduğunu göstermiş maili hazırlayan arkadaş. TÜRK kelimeleri büyük harfle vurgulanmış. Türk, büyüktür, sikertir. Ermenistan eziktir, kötüdür, tü kakadır, o yüzden küçük harfle yazılmalıdır.

Bu metal grubunun kim olacağını merak ettim. Belki de System Of A Down'dır. Öyle bir şarkısı var mı bilemiyorum ama parçalarında Ermeni soykırımı ile ilgili konulara değindiklerini duymuştum. Ve bazı konserlerde "Köpekler ve Türkler Giremez" şeklinde bir afiş astıklarını falan duymuştum. Onlara da kızamıyorum. Geçmişi en az bizim kadar az biliyorlar muhtemelen. Vatanından kopartılmış ve uzaklara sürülmüş bir neslin çocukları onlar, içlerindeki nefreti anlayabileceğimi, onu sıfatlandırabileceğimi sanmıyorum. Ama müziğin bu tarz karalamalara alet olmasını tasvip etmediğim için, o grubu dinlemem. Tarzı da hoşuma gitmiyor zaten. Neyse, konu bu değildi ama tahminim neticesinde biraz bilgilendirme fena olmadı bence..

Bu mailin en vurucu noktası, bunu herkese yollayıp, bunu tüm dünyaya duyurma hedefi. Peki beyninin tamamını bu maili yazabilmek için harcamış olan sevgili kardeşim, tüm dünya Türkçe biliyor mu? Neden bu maili ingilizce hazırlayıp, altına Türkçesini yazıp öyle yollamıyorsun? Ha, belki öyle yapmışta olabilirsin, pek sanmıyorum ama bu da bir ihtimal neticede, onu da senin maili yolladığın diğer Türk arkadaşların "bu ne la amk? gavurca gavurca?" diye mırıldanarak silmişlerdir sanırım.

Komik olmayın! Biraz mantıklı düşünün, azıcık beyninizi çalıştırın.

Şu tarz mailleri yollayan ve benim mail adresimi spamcı botların şefkatsiz ellerine teslim eden insanlara gerçekten kızıyorum.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 6 Comments

Takıntılı (Süper) Cem'in Blog Camiasına Karşı Olan Bitmez Ezikliği v.2365322

Biliyorum, bazılarınız sıkıldı artık yaptığım bu muhabbetten ama dayanamıyorum. Şekilcilik, hiç bir zaman katnalamadığım bir durum oldu. Bazı bloglar geziyorum yine. Kimi kelimeler kocaman yazılmış, kimisi minicik, kimisi yazılmamış bile. Üç cümle yazılmışsa şanslısınız. Genelde tek cümleyle, yarım saat düşünseniz on tane bulacağınız ve birbirinin tekrarı olan saftirik entel genç tripleri görüyorum.

Yakında bazıları daha yaratıcı olurlar, yeni bir çığır açarlar. Onlara daha cool görünmenin anahtarını vereyim, denesinler. Fontlarla oynayın hacılari belki sizi böyle daha çok severler.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 4 Comments

Şerefsiz Yobazlar, Beyinsiz Faşistler! Boykotlarınız G.tünüze Girsin!

Efendim selamlar!

Şu İsrail'in yaptığı kıyımlar neticesinde mail kutuma her dakika "boykot" mailleri düşmekte. Gerçekten sıkılıyorum. Sus diyorum ama susturmayacaklar beni. Bu maillerin içeriğini anladığım anda siliyorum, tek bir cümlesini bile okumuyorum ve içerikleri benim zerre umurumda değil.

Yıllardır kendi halimde, sessizce protesto ederim Coca Cola'yı ve bunun gibi bir kaç markayı. Ülker falan da var mesela. Ha, arada bir kullanmak durumunda kalıyorum, o kadar olur, ne yapalım. Peki bu şimdinin trendi haline gelmiş boykotçular, eskilerden beri neredeydi? İlla birilerinin ölmesi mi gerekiyor insanların bazı konularda uyanabilmesi için? Daha önce neredeydi ulan aklınız şerefsiz yobazlar! Beyinsiz faşistler! Coca Cola ve bunun gibi kartelleşmiş ve kapitalizmin bir numaralı savunucusu olan firmalar şirketlerinden keyfi olarak adam çıkarttıklarında neredeydiniz?! Adamlar yeni başlamadı ki karının bir bölmünü İsrail ordusuna yollamaya! Bu sadece Coca Cola Company'nin yaptığı bir şey de değil zaten! Çalışan, şirket sahibi olan her yahudi ülkesine yardım yapıyor zaten. Dünyanın her neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, ülkelerine yardım yapıyor bu adamlar. Senin gösteremediğin milliyetçiliği gösterdikleri için mi bu kadar kızgınsınız bu adamlara?

Yahudilerin soykırımdan kurtulup, şimdi bu katliamları yapmalarını ben de tasvip etmiyorum, ancak ben savaşın her türlüsüne karşıyım. İnsanın ölmesine her türlü karşıyım. Burada ölenler Yahudi olsaydı, yine karşı olacaktım!

Bir laf vardır, g.te giren şemsiye açılmaz diye. O şemsiye yıllardır g.tünüzde zaten sizin, açıldıktan sonra neden bu kadar feryat ediyorsunuz ki şimdi?!

Yüzyıllardır adam olamamış Filistin halkı. Topraklarını satmışlar zamanında yahudilere. Evlerini satmışlar ve gidip o paraları yahudi meyhanelerinde yemişler. Bunun hesabını soran mailler hazırlayın, öyle yollayın bana. Bir ırk nasıl bu kadar aptal olabilmiş, bana bunu sorgulayan mailler yollayın! Yüzyıllardır müslüman ülkeler arasında en gelişmiş görünen ülke Türkiye ve Türkiye'de gördüğünüz üzere bariz bir şekilde üçüncü dünya ülkesi statüsünde. Hal böyleyken, siz NEDEN KENDİNİZİ SORGULAYAMIYORSUNUZ?! Neden sormuyorsunuz kendinize; biz neden bu kadar geri kaldık, biz nerede yanlış yaptık, biz neden oynatılıyoruz parmak ucunda, biz neden dışlanıyoruz avrupada müslüman olduğumuzu söylediğimizde? Bunları neden sorgulamıyorsunuz?

Onu da ben söyliyim o halde; Bunları bir kibir haline getirdiğiniz için sorgula-ya-mıyorsunuz! Biz müslümanlar olarak muhteşemiz. Her dine saygı duyarız, hoş görülüyüz, temiziz, terbiyeliyiz, örf ve adetlerimize bağlıyız. O kadar bağlıyız ki, hala taş devrinde yaşıyoruz! O kadar hoşgörülüyüz ki, kiliseleri cami yaparız. O kadar temiziz ki, tuvalete Kuran'la gireriz. (Kitapların indiği araplar bu işte özellikle uzmandır) İşte sizin bu kibiriniz, gerçekleri kaçırıyor gözlerinizin önünden. Biz Türkler olarak muhteşemiz. Üstün ırkız! Damarlarımızdaki asil kanda mevcut bizim kudretimiz. İstersek .mına koruz dünyanın, alayınız s.keriz! Değil mi? O yüzden memleketinin %90'ının nefret ettiği kokuşmuş amerikan kültürünü benimseyip, İncirlik üssünden bile kovamıyorsun! İşine geldiği zaman "Müslüman kardeşlerim!" dediğin insanların üzerine bomba yollamasına izin veriyorsun!

Mail forward ederek eylem çağrısı da çok komik gerçekten. Bu da bambaşka bir komedi. Maille "acil kan aranıyor" mailleri dolaşıyor ya bir de. Çok duyarlı ya bizim ülkemiz insanları, çok müslüman ya, işte bu yüzden birbirlerine forward ediyorlar bu mailleri. On bin tanesinden belki üç tanesi arayıp sormuştur hastanın durumunu. Maili hazırlayanlar da ama hata. "Acil Kan Aranıyor" yazarsan insanlar o maili yıllarca birbirlerine forward edeler, acil acil... Oraya akıllı olan adam "Asil Kan Aranıyor" yazar, bak o zaman nasıl geliyor kanlar...

Ölmüş bir bebek fotoğrafı koymuşlar, "O, senin bebeğin olsaydı" falan, duygu sömürüsü. Türk insanını derinden etkilediniz bravo. Bunun karşılığında, etkilenmiş olan Türk insanı hemen maili forward edip, normal yaşantısına devam edecek. Senin yaptığın gibi.

Eyleme geçin sizi gidi asil kan sahipleri! Eyleme geçin! Kaldırın o koca g.tlerinizi yerlerinden! Ses çıkartın! İsrail konsolosluğunu taşlayın! Size karşı çıkan polisle çatışın! SES ÇIKARTIN, MAİL ATMAYIN.

Kendinizi boykot edin! Sırf size inat her gün iki litre Coca Cola içeceğim! Şerefsiz yobazlar, beyinsiz faşistler.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 10 Comments

Şahane Cumartesiler!


Cumartesi günü fena bir gündü hacitsular. Ama önce bloğumun klişesini yapmalıyım, hemen olaya giremem. Eğer girersem sizler affetseniz bile, tarih beni affetmez!.. :s

Efendim selamlar! Nasılsınız?

(oh)

Efendim, cumartesi günü gerçekten inanılmaz bir gündü! Garip bir gündü, güzel bir gündü, sürprizlerle doluydu, yaşamın anlamını soguladığımız, şaşırdığımız, eğlencenin ve alkolün dibine vurduğumuz, afalladığımız, aptallaştığımız bir gündü dün. Çoğul kullandım ama bendim hepsi. Bildiğin şizofrene bağladım hacı.

Sabah 10.30 gibi arkadaşımın telefonuyla uyandım. Açmamayı düşündüm ve ilk iki aramasında bu düşüncemi eyleme soktum. Başarılı bir şekilde düşüncelerimi eylemlerimle destekliyordum ama üçüncü çalışta dayanamadım, telefona baktım. Yabancı bir sabit numaradan arandığımı görünce, cumartesi olduğunu çözemeyen bünyemle "belki iş başvurularından dönüyorlardır lan!" dedim içimden. Ve hemen fırladım yataktan. Sesimin miskin gelmemesi için biraz bağırdım, gerindim, yürüdüm ve telefonu açtım. Arkadaşımın olduğunu anlayınca kendimi yatağa bıraktım tekrar "sabahın köründe noldu amk" diye fırçalarken.. Bilgisayarları bozukmuş, geliver, hallet, dedi. Dedim, tamam!

Duş aldım, hazırlandım, saçları cillooop gibi dalga dalga sallayaraktan indim durağa falan sonra otobüse indim.

Yanımda kuzenim vardı, ben vıdı vıdılarımla onun kafasını ütülerken yaşlı bir amca bindi otobüse. Baktım ineceğimiz durağa kalmış birkaç durak, dedim, o halde ben bu amcaya yer vermeliyim! Yoksa, s.kimde olmayabilirdi gerçekten. Bazen oluyor, bazen olamıyor. Belim ağrıyor, bahanem var! Neyse. Amca geldi, gel amca otur, dedim. Amca baktı bana: "Yok kızım otur sen.." ULAN?! dedim ama içimden. Bu gibi durum(dumur)lar çok kere geldiği için başıma hazırlıklıydım. Amcanın kulağına yaklaştım, sakince; "Kız değil o, erkek." dedim. Amca, bir kaç adım geriledi, yakını göremeyen insanlar gibi başını geri atıp, gözlerini kısarak baktı bi daha. "Vay evladım kusura bakma, yaşlılık hede hödö" derken, "tamam", dedim, siktiret, otur. Adam yanlış görmesinin utancıyla bana orada bi sarıldı falan. Sonra oturdu, kendisini affettirmek için muhabbete girmeye falan çalıştı. Nereli olduğumu falan sordu, kibar bir insan olduğum için cevapladım ama fazla uzatmak istemediğimi belirtmek için de bi süre sonra yavaştan kapıya doğru yöneldim. Dakika bir, gol bir oldu otobüs amcası.

Zaten benim otobüs kankalarım meşhurdur. Canı sıkkın olan ve gülmek isteyen insanlar, özel olarak gelip benimle yolculuk yapmak isterler. Yanımda değil, karşımda falan otururlar hep. Mutlaka bir amca, teyze, kırık, manyak, rapık ruhlu acaip insan bulur beni ve muhabbet etmeye çalışır. Hep olmuştur bu. Bu yüzden alışığım ben böyle "kızım" muhabbetlerine. Yadırgamadım.

Otobüsten indim, arkadaşımın şirketine doğru koşturmak suretiyle yürümeye başladım. Gayet kısa bir süre sonra mevzu bahis olan yerdeydim. Hemen kendime poğaça (bknz: poğça, poça, poaça, pohça, pohaça, vb.) ısmarlatıp, çay istedim. Yemeğimi yerken, internete bağlanamayan bir bilgisayarın sorununu çözdüm. Sonra asıl dertli olan bilgisayarın başına geçtim. Baya bir uğraştırdı aslında ama kafanızı bu salak saçma bilgisayar hastalıklarıyla s.kecek değilim. O yüzden bu kısmı hızlı geçeceğim derken aslında bu salak saçma bilgisayar hastalıklarını anlatmamak için ne kadar fazla salak saçma ve bitemeyen bir cümle kurduğumu farkettim. Özellikle virgül falanda koymadım ki runtime error verirken zorlanmayın! sdfsdfsk Neyse. Bilgisayar kıllık yaptığı için birkaç yer dolaştık ve yeni bir harddisk aldık. Bu arada Cevahir alışveriş merkezinde tren falan, koca acaip şey varmış, ilk kez gördüm. Görünce bizim ortaokul zamanlarımızda açılan Capitol alışveriş merkezinin en üst katında bulunan eğlence zırvasında saatlerce dolandığımızı hatırladım. Paramız olmadığı için sadece dolanırdık. Bi ara ufak yüzbinliraların atari salonunda geçtiğini keşfedinde çok eğlendik. Bir sürü para biriktirip akşama kadar atari oynuyorduk. Sonra değiştirdiler tabi jetonları. Olsun.

Neyse, harddiski taktık ama sorunlar bitmek bilmiyordu. Bilgisayarın driveri yoktu, bulamıyorduk. Diğer bilgisayarlardan indirelim dedim, internet kağnı gibi.. Bir dosyayı indirmek insanı bu kadar sinirlendirebilirdi ancak!.. İşlerimi bitirdiğimde (Normal) Özkan'ın Beşiktaş'ta beni beklediği saat sayısı iki'yi bulmuştu. İki saattir adamı bekletiyordum çıkan saçma salak sorunlar yüzünden. İşleri bitirip, hemen kendimi Beşiktaş'a bıraktırdım ve Özkan'la buluştum. İki şımardım, gönlünü aldım. Yalakalık olsun diye içtiği çayın parasını ben ödedim.
Sonra dolmuşa binip Taksim'e geldik. Dedik, nostaljik ve ucuz olsun, o halde gidip Tünel'de kaldırıma oturup içelim. Yoldan biralarımızı aldık, oturduk ve muhabbet etmeye başladık. Pek şahane geyikler çevirdik, hayatı sorguladık, sevdiceklerden, eski hatunlardan, onlardan bunlardan bir çok şeylerden bahsettik. Bu sırada 3 tane minik p.ç bir anda gelip, yere paralarını dizip, parayla misket oynamaya başladılar. Lan ne oluyor .mısına koyim, şeklinde bir heyecan dalgası sardı bedenlerimizi! (O nasıl lan?!) Baktık, çocuklar misket olayını aşmışlar, parayla oynuyorlar. Biz onların yaşlarındayken akşam ezanından önce evde olabilmek için kıçımızı yırtardık dayak yemeyelim diye, ama veletler İstiklal caddesi gibi bir yerde, sokak ortasında kumar oynuyorlar. Sonra bunların aileleri de, "çocuklarımız adam olmadı, oysa ne güzel okula falan da yolladık biz, neden böyle oldu ki?" falan deyip, suçu çocuklarına atar. Koyim. Neyse.
Bi tanesi tam p.çti ama. Güzel bir vuruş yaptı, yerdeki tüm parayı topladı, vaay lan helal olsun, dedim, çak abi!, dedi, tam çaktım, elini çekti puşt. G.t gibi kaldım. T.şak oğlanı oldum resmen. Üste çıkmam lazımdı. Lan i.neler dedim, biz sizin yaşınzıdayken misket oynardık, bu ne lan! dedim. Siz işi bilmiyormuşsunuz abi, dedi o p.ç olanı. Vay .mısına koyim Özkan kalk gidelim dedim en sonunda. Herifler aşmışlar, koca adam olmuşlar.

Sonra biralar bitti. Sikko tuvalete 1lira ödedim. Bir dahaki çişimi merdivenlere yaptım. Hayır, dışarı işemek hoşuma gitmiyor tabi ama bir hizmet satacaksanız, bunun içine etmeden yapın. Bira içen adam saatte 5 kere işer, ben oraya 5 lira veremem, kusura bakmasınlar. 50 kuruş olsaydı düşünürdüm, ama 1lirayı düşünmem hacı. Giderim işerim duvara mis gibi.
Kalktık ve İstiklal caddesinin en başına kadar yürüdük. O gün, orada olmamızın nedeni bir konsere gelmemizdi ve herşey olması gerektiği gibi, eskisi gibi devam ediyordu. Kemancı'ya geldik, daha açılmamıştı kapı. Birer bira daha aldık ve içip, bekleşen metalci aleminin yanında, onları gözlemleyerek muhabbet ettik. Ben çoğunu görsel olarak tanıyordum zaten. Şu şöyledir, bu böyledir diye dedikodunun dibine vurdum, Özkan'da dinledi. Bu arada, orada ne işi varsa anlayamadığım bir şekilde Fenerbahçe tribünlerinin eski amigosu Arap İbrahim'i gördük o kalabalığın arasında. Hayır, konsere gelmemişti, etrafa küfür ediyordu, kafası güzeldi sanırım. Metalcilerin arasında, metalcilere doğru dönüp "ne var laan, gelin laaan" şeklinde salyalar saçıyordu. Herkes kendi aleminde muhabbette olduğu için kimse farketmedi bunun kendilerine küfrettiğini. Biz gözlemci insanlar olarak uzaktan izleyip güldük. Olaysızca uzaklaştı sonra.

Biralar bitti ve tekrar Kemancı'nın kapısına yöneldik. Benim yine çişim gelmişti ve yavaşça içeri almaya başlamışlardı artık. Napalm Death konserindeydik. İstanbul'da bir sürrealist'ten sonra, İstanbul'da bir Anti-Faşist! olayına gelmiştik. Konser başlamadan önce klişeleşmiş death metal fanı hayvanlığımı yapıp güzelce bir böğürdüm dosta düşmana karşı. Arkasından böğüren brutal hayvandan tırsıp dönen güzel insanla tanıştık, İzmir'den Napalm Death konseri için gelmiş iki arkadaş olduklarını gördük. Muhabbet ettik konser bitene kadar. Güzelcene tepindik. Ağrıyan belime rağmen dayanamayıp ara ara pogolara daldım, kafa göz insanlara girip, düşenleri yerden kaldırdım. Arkaya dönüp bira içtim, bağırdım, çağırdım, kafa salladım!
Çok evvelden Cem insanı böyleydi. Memleketin muhtelif yerlerinde olan konserlere gider, yeni insanlar tanır, hiç bilmediği insanların evlerinde kalır, içer, zıplar, hoplar ve evine dönerdi. Güzel zamanlardı ve bu konser benim için yine öyle bir tad bıraktı. Öncesi, sonrası, yaşattıklarıyla çok eğlendiğim ve uzun zamandır hasretini çektiğim günlerden bir tanesiydi...

Konserden çıktık, karşıya geçtik ve uzunca yolu muhabbet ederekten yürüdük. Yolda sevdiceğim aradı, biraz onunla konuştuk, daha mutlu olduk... Saat 3 gibi evdeydik. Boynum, g.tüm, başım, belim, her yerim ağrıyordu ama bu tadı yaşadığım için huzurluydum...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments

Mazoşist!

Dikkat, -çok- uzun yazı! :P

Ticaretten anlamadığım ben çok ufakken belliymiş aslında. Annemin 100 lira vererek aldığı, demirden müthiş otobüsü, sadece 1 lira karşılığında satarak, kendime emzik şeker almışım. Ticarete büyük bir handikapla başlamış olmam çok acıklı görünebilir. Ancak, bir çocuk –dolayısıyla bir geri zekalı- olmam ve henüz hesap kitap işlerine ermeyen bir aklım olması, hafifletici neden olarak sıralanabilir ilk sefer için. Çevremdeki insanlar bunu belki bir atılım olarak gördü, çok önemsemedi ama, bundan artık çok eminim, ev sahibimizin horuzu benden bir baltaya sap olmayacağını biliyordu! Evet, bundan eminim. Onlarca çocuk arasından konduğu ve “kekelemeye” başladığı, hep benim minik kafamdı.

Horoz anlamıştı benden bir cacık olmayacağını, ama ben kendimi ispatlamak istercesine devam ettim ticari girişimlerime.

Okulum başladığında, biz de ailecek yeni bir evdeydik. İlkokul ikinci sınıf zamanlarımda, nereden geldiğini hatırlamadığım ve konusu hakkında hiçbir fikrim olmayan “pembe dizi” kitaplarının ticaretine başladım. Birkaç tane sattım bile. Ancak bir gün okula götürüp, kitabı olmayan bir arkadaşıma yardım olsun diye bu kitabı verdiğimde ve öğretmenin bunu görünce çok sinirlenip, sermayemi çöpe attığında, bu işten de zarar edeceğimi anlayıp, kitap satma işinden vazgeçtim. Ticari atılımlarım sekteye uğramış olsa bile, içimde dayanılmaz bir “batma” isteği vardı, hissediyordum bunu ve bir şekilde yeniden denemeliydim.

Bahçemizde ev sahibimizin yetiştirmiş olduğu maydanozlar yeni hedefimdi. Sinsice bahçeye süzülüp, yeterince topladım. Hepsini demetler halinde bağlayıp, hemen 100 metre ötemizde kurulan Salı pazarının yolunu tuttum. Satışlar fena değildi, ancak beni tatmin etmiyordu. Çünkü “buz gibi soğuk sudan içeeeeğn” diye bağıran çocukların cepleri daha fazla doluydu.

Sektör değiştirmeye karar verdim. Acemiydim ama başarabilirdim. Ne kadar zor olabilirdi ki? Eve döndüm ve bir daha ki haftaya kurulacak Salı pazarı için hazırlıklara başladım. Buz dolabına buzluklar doldurulmuş, soğuk sular dikkatle muhafaza ediliyordu. İçmek isteyen olursa, kesinlikle taviz yoktu. Her şey ayarlanmış, saatler kurulmuş, Salı gününün gelmesi bekleniyordu. Salı günü geldiğinde, elimde bir büyük bidon, bir pet şişe ve iki bardakla pazarın yolunu tutmuştum. Büyük bidonda soğuk su vardı. Pet şişede ki suyla, bardakları çalkalıyordum. Plan çok iyi işliyordu, satışlar mükemmeldi. İlk başlarda bağırmak zor geldiyse de alıştım. Potansiyel müşterinin dikkatini çekmek için bağırmak gerekiyordu. Tam hatırlamıyorum miktarları, ancak bardağı 100 liradan, 50 bin lira civarı bir para topladığımızı hatırlıyorum. Çılgın bir paraydı. Maliyet sıfır, kar inanılmazdı. Bu işe devam ettik bir süre. Ta ki bazı Pazar esnaflarının götlük yapmalarına kadar. Suyu içip, parayı vermiyorlardı. Parayı vermemesi de sorun değil, ama gördükleri zaman kovalıyorlardı. İşler sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Bu işi de bıraktık böylece.

İçimde ki ticaret aşkı bitmiyordu ama. Babamın gazeteden kuponla aldığı, sikko dürbünü okulun camından bakmaları için bir dakikalığına kiralamaya başladım. Parayı alamamak, bu işin ömrünü de kısa tutmuştu. Zaten doğru düzgün bir bok göstermiyordu şerefsiz.

Biraz daha büyüdüğümde, artık ticaretin orospuluklarını öğrenmiştim ve biraz temiz para kazanmanın zamanı gelmişti. Çim adamların çılgınlar gibi satıldığı dönemlerde, annelerimizin eski çoraplarını topladık, içlerini topraklarla doldurduk. Gözlerini kalemlerle boyadık. Tek sorunumuz çim olayıydı. Onu sorunumuzu da kuş yemi kullanarak çözdük. “Çim” adamlar hazırlanmış ve satışa sunulmaya hazırdı. Dolandırıcı bir iş adamı olarak, bu işte, olaya bizzat iştirak etmedim. Kuzenleri yolladım. Neredeyse hepsini satmışlardı, ellerinde sadece bir tane kalmıştı. Onu da biz besledik. Her gün suladık. Aradan geçen zaman, onu sarışın bir çim adam yapmıştı. Aslında biraz “ot adam” olmuştu. Yediğimiz küfürlerin kulağımızda çınlamasını hissederek yedik o parayı.

Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, sonunda ben, bizim turistik mekanımız olan Çamlıca Tepesini keşfettim. Önce balon satmaya çalıştım, ama balonları kuzenlerle beraber şişirdiğimizden, balonlarımız uçmadığı için, uçan balon sektörüyle yarışamadık. Aslında fiyatlarımız daha cazipti ama zamane çocukları işte, ille de uçanından olsun diyorlar!... Ve ben kağıt helva olayını keşfettim. 50 liraya aldığını, direk yüzde yüz karla 100 liraya satıyordun. İlk önce cebimde ki tüm parayla kağıt helva aldım. 20 tane falandı sanırım. Hepsini gittim sattım, döndüğümde artık 40 tane için yetecek param vardı. 40 tanesini sattım. Gidip 80 tane aldım. Artık piyasam büyümüştü, iş yapan helvacılardan biri olmuştum ve bu da doğal olarak rekabet sorununa yol açıyordu. Gözümüz bir yandan yakalanmamak için zabıta ekiplerini keserken, diğer yandan Pazar payının diğer satıcıları ile aramızda ki mesafeyi ölçüyordu. Ara ne kadar açık olursa, o kadar iyiydi. Birbirimizin ekmeği ile oynamamalıydık. Tabi biz ticaretten anlamayan insanlar böyleydik sadece. İyi niyetli olmak yanlış bir şey ticaret için. İyi niyetli olmak bu dünya için fazla iyi… Pazar payının tartışmasız lideri olan Kürt kardeşlerimizin bizi sıkıştırması ve sonucunda 6-7 kişiden yediğim meydan dayağı neticesinde çok sevdiğim ve iyi para kazandıran kağıt helva işini bırakmak zorunda kaldım.

Bu dönemden sonra ticarete bir müddet ara verdim, çünkü okul derdi falan artık ileri boyutlardaydı. O dönemler en yakın arkadaşım olan insanın dolar biriktirmesi bende bir tutumluluk kıvılcımına yol açtı. Ticaret yapamasam da, bir şekilde parayla olan ilişkimi bitiremezdim. Demir paraları biriktirdim, dolar aldım. Yemedim, dolar aldım. Çılgınlar gibi dolar alıyordum artık. Bir iki sene içerisinde mevcut dolar miktarım 200 ü geçmişti. Sülalem dahilinde artık, başı sıkışanın ilk baş vuracağı adres olmuştum ve bu beni gururlandırıyordu.

Lise son çağlarıma geldiğimde yine bir Pazar macerası çıktı önüme. Tevfik ağabeyimizin yanında Kadıköy’de kurulan bit pazarında mum satacaktık. Nitekim Pazar tecrübesi olan biri için çok zorlayıcı olmadı. Yer yer kazık yediğim, gereksiz iyi niyetimin kurbanı olduğum zamanlar oldu. Maliyetinin altına almak isteyen, patronun kızacağını söylediğimde “ben buralardayım, eğer kızarsa birazdan uğrar, paranın geri kalanını veririm” diyen tiplere iyi niyetimle inanıp, tezgahı kapatırken, ne kadar eksik sattıysam onun farkını cebimden karşılayarak ticaretin aslında benim işim olmadığını tekrar tekrar yaşadım. Bir dönem adalarda devam ettik toka/mum satma olayına ancak patronun bazı yanlış hareketleri nedeniyle bir gün kendimi köyde buldum.

Tabi bunun öncesinde, nereye geleceğimin ilk adımı olan “bilgisayar tutkumdan” bahsetmem gerekir. Her sivilceli vatandaş gibi bende bilgisayarım olsun isterdim ve biriktirdiğim 200 küsür doların bu iş için kullanacaktım. Yediğim en büyük kazıkta bu vesileyle oldu. Eniştem bilgisayar için bu paranın yetmeyeceğini, üstüne biraz da kendisinin takviye yaparak yavaş yavaş bir bilgisayar toparlayabileceğimizi söylemişti. İyi niyetli mazoşist bir insan olmanın ilk adımını atmak için verdim parayı. Başka bir amacım yoktu. Ne paradan, ne de bilgisayardan bir daha haber alınamadı.

Köy hayatı yaşadım bi 6 ay civarı. Sabah ava gidip, mantar topladım bazen. Bazen babamla odun kesmek için dağa gittim. Odunculuk işlerinin ne kadar zor olduğunu, koca bir kamyonu ağzına kadar odun doldurup, sadece karşılığında 1 milyar civarı bir para aldığını görünce babam için üzüldüm. Çünkü orada yaşananları sadece giden bilirdi. Normal zamanda yüzüne bakmadığın zeytinin, salatalığın orada, o yorgunlukla dünyanın en güzel yiyeceklerine döndüğüne orada şahit oldum. Odunculuk işinde para vardı ama kesinlikle bu para, verdiğin emeğin karşılığı değildi. Bu işten vazgeçmiştim.

Sonra yine aynı eniştem, bana bir bilgisayar firmasında iş bulduğunu söyledi. Tek tuşuna basmayı bilmediğim bilgisayarın teknik servisi olacaktım. Uzun bocalama dönemlerinden sonra işi kapmış, bir süre sonra da artık orospusu olmuştum. Sigortasız ve komik bir maaşla ancak 4 yıl dayanabilmiştim. Vefa bizim için sadece İstanbul’da bir semt adı değildi çünkü. 4 sene sonrasında yine aynı eniştemin kurmuş olduğu firmaya girdim. İki ortaklardı, işleri fena değildi. Bilgisayar ve yazıcı konusunda deneyimli bir elemanlara ihtiyaçları vardı. 6-7 ay sonra ödeyemediğim cep telefonu faturam icralık olduğunda bende yeni bir iş bulmuştum. İki güzel yıl çalıştım, ticaretten uzak durup basit işçi oldum. Az kazandım ama güzeldi. Ve sonrası askerlik ve sonrası yine aynı firma. Geldiğimde çok şey değişikti. Kazanılan para büyümüş, oturulan koltuklara değmez olmuştu popolar.

Yine aynı eniştemin işleri kötüye gitmeye başlamıştı. Ortaklar gitmiş, sorunlar büyümüş ve üstüne ablamın bir çocuğu olmuştu. Dirilme zamanıydı ve benim burada bir kumar oynamam lazımdı bunca şeye rağmen. Kumarı oynadım, bunca iyi niyetime ve suistimal edilmeme rağmen. Belki dedim, belki…

Bu günlerde o horozu hatırlama nedenim işte bu. Horozun omuzlarıma tırmanıp, başımı kekelemesine hak veriyorum şimdi. Bunca ticari yenilgiden sonra daha iyi olması beklenemezdi zaten. O horoz yine iş başındaydı ve bu yüzden bir süre buralardan uzak kaldım sevgili eniştem sayesinde. Kendisine bana bu zamana kadar ödettiği faizler için ne kadar minnettar olsam azdır. Sayesinde muazzam eziyetler çektim, ortaklığı bırakıp kendi başımın çaresine bakayım dedim ama yine ensemde gölgesi. Teşekkürler…

Şuna emimin ki; artık iyice anladım, iyi niyetli insanlar, hiçbir zaman bir baltaya sap olamazlar. Ha bunu da kulağınıza ister küpe edin, ister dudağınızın kenarıyla gülüp geçin.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 6 Comments

Kısa Bilgilendirme...

Efendim selamlar!

Kendi bilgisayarımdan yazamadığım için bu seferlik Tayyip yok, idare ediniz!..

Bazı sebeplerden dolayı, ki bunlar gerçekten "elimde olmayan sebepler", bir süre internetsiz kalma durumundayım. Bir iki haftaya kadar bu sorunu çözdükten sonra buraya ayrıntılı bir şekilde anlatacağım mevzuları.

Sevgiler... Esen kalınız!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu