Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Önce Ben!...

Kozyatağı durağında çaresizdik. Gelmeyen meşhur 129T otobüsü yine aynı akıbeti yaşatmak istercesineydi ve usul usul esen soğuk rüzgarla birlikte kıbleye doğru bakmamak içten değildi. Böyle olunca penguenler gibi daha az rüzgar alıyorduk ve zaten otobüste oradan geliyordu; meraklı gözleri süzen havalı şoför amcam nezaretinde. Bir an düşündüm, gerçekten bazen başarabiliyorum bunu, zor oluyor ama üstesinden gelebiliyordum. Kuyrukta onca güzel bayan var, onlar da aynı benim gibi telaşlı, gelse de binsek hissiyatına sahiptiler. O an şoför olmak geldi aklıma. "Ne havalı, ne forslu bir iş hacı", dedim kendime. Bütün hatunlar sıraya girmiş, önce binme telaşı ve arabam ikarus. Vay anam vay. Sahi önümde kaç kişi var üç .. altı.. on dokuz.. hımm on dört kişi. Beş tanesi genç oturmaz.

- Taksim mi ?

- Evet sıranın sonu şurası yalnız.

- hımm peki

Uyanık davranıp araya kaynamak istiyorsan ses etmeyeceksin. Yıllardır buradaydım gibi davranacaksın.

Bu saf çıktı "neresi?" diye soruyor.

Artık her yerde uyanık olmak lazım azizim. Adamın malum yerlerinden kan alırlar saf olursan.

Ziktir on altı olmuşlar.

- Lan kim kaynadı araya hakkımı yiyen... varya... neyse.

On altıda iyidir normal gelirse otuz altı, körüklü gelirse kırk küsür tane koltuk var. On dakikada üç kişi kaynıyor, yirmi beş dakika beklesem...aaaa! Havuz problemi sanki. Hayatımız problem ulen! Neden çocukken bu denklemi öğretmezler. Havuzumuz mu var bizim. Lazım oluyor şimdi. Neyse bana sıra gelir elbet hacı. Yol uzun oturmak gerek. Sinir yok ayrıca doktoru dinlemeli. Evet, sinir yok...
......

Yuppi! geliyor lan galiba otobüs. Geliyor ulen. Len şoför amca, şimdi açarmışşın kapıyı, bizi alırmışsın beklemeden meğersem. Abi yeminlen olay budur biniyoruz galiba. Bu arada saydım yirmi altıncıyım. Teğet mi geçti ne.
.....

- di dıt

- arkası boş teyze ilerleyin

- para vereceğim evladım

- Yeni ameliyat oldum da ben (oturan gençlere bakarak), çok seri hareket edemiyorum.

- Gençler teyzeye biri yer versin.

- Pöff gel teyze otur şöyle.

- Saol evladım zahmet etme.

- Ne zahmeti teyze ilerde incem zaten (yeni binmedik mi ?)

....

- Şöför bey Taksim'e gider mi?

- Gitmez beyfendi.

- Ama önünde Taksim yazıyor otobüsün!?

- Niye soruyorsun o zaman kardeşim?

- Şöför bey Taksime gider mi?

- Taksime de gider maksime de gider. :s

- Anlamadım?

- Ne yazıyor otobüsün önünde kardeşim?

- Eee Taksim.

- ?

Bir anda vazgeçtim şoför olmaktan lan. Öyle ani gelişti ki karakteri bir yere oturtamadım meğersem. Şöyle kalanlardan güzel ne var, bari kıçımı oraya oturtayım. Arkada ters bir koltuk var ona oturmalı. Hem yaşlılar ters diye oturmak istemiyor hem göz göze gelmiyorsun, hem de arkaya gelene kadar zaten biri yer veriyor. Artık her yerde uyanık olmalı ve sinirlenmemeli. Doktoru dinlemeli. Kitabım nerde? Bu da neyin nesi, yaşlı biri geliyor. Buraya kadar kimse yer vermedi mi ? Of başımda dikildi. Lanet şansım. Tamam, ben bedeviyim de, sen de iki tel beyaz saçınla kendini kutup ayısı mı sandın. Tamam, pes ediyorum.

- Gel buyur amca.

- Niye zahmet ettin evladım gerek yok.

- Yok ben şimdi ineceğim zaten amca pöff.

- Berhudar ol evladım

Vay be, iyi birşey dedi sanırım. Neyse madem oturup kitap okuyamayacağız, birilerini itip cam kenarı kapalım. Kolu da şöyle attık mı tamamdır olay. Vay be sıcak oldu. Bu koku da ne ?

- Pardon camı biraz açar mısınız ?

- Tabii ki bayan

- Hıggg Hıggg

Bu nasıl bir sıkışma şekli rezil olduk kıza neyse.

- Açılmıyor sıkışmış.

- Arkalara doğru ilerleyin !

- Arkada yer kalmadı kaptan üst katı aç !

- Zırrrrrrr

Meşhur ses ilerleyin diyor kaptan. Uyanık olup cam kenarını almam iyi oldu. Sinir yok doktor demişti. İyi de arka kapı neden açıldı?

- yukarı çıkın beyler son bir kişi.

- Ya Allah!.

- Tamam kapatt kaptan!

- Kolum! kolum!

- Kaptan arka kapıyı aç kolu sıkışan var!

Sinir yok hapım nerede dayanamıyorum. Cebime bir ulaşabilirsem. Sakinleşirim şimdi az kaldı zaten. Şunun şurasında on altı durak kaldı. Göz açıp kapayıncaya kadar.

- Arka kapı kaptan inecek var !

Bu biraz evvel koştura koştura binmeye çalışan X - Man saçlı çocuk değil mi? Şimdi koştura koştura inmeye çalışıyor. Bu insanlar ne garip anlamak mümkün değil. Her şeyi ilk yapmak nasıl bir hazdır ki insanlara bu kadar kalori harcatır. Yine ara sıra yapabildiğim şeyi yapıyorum, düşünüyorum.

Okula ilk önce girmeye çalışırdık. Sonrada ilk önce çıkmaya.

Statta / Vapurda / Teknede / Tatil yolculuğunda / Askerde / Konser salonunda / Uçakta / Her nevi kuyrukta.. Açıkcası hayatın her noktasında bu mümkün. İşin bu kadar yaygın olmasındaki nedense, gerekli malzemelerin kolay bulunur olması. Türk kanı taşıyan iki insan ve bir hedef. Şartlar kendiliğinden oluştu zaten bakın. Dön baba dönelim.

Bakıyorsunuz adamların uçakları nehire düşüyor. Ölen yok, ezilen yok, altta kalan yok! Çünkü yarışma duygusunu damarlarındaki asil kandan alan bir Türk yok. Geçmişe bakıyorum bir sonuç çıkıyor. Viyana kapılarına dayanmış Osmanlı. Bakın dayanmış diyorum. Şimdi evrim süreci sonucunda otobüs kapılarına dayanıyoruz. Bu da bir gelişme tabi. Ne saçmalıyorum ben yine.
....

-Bayan siz böyle geçin. Burası boş, daha rahat edersiniz, ineceğim ben.

- Teşekkür ederim

- Düğmeye basar mısın rica etsem bilader?

- Aloo Kaptan inecek var. Durağı geçtin.

Hay senin .. sinir yok ilacım nerde? Peki ya cüzdan?

yinemi?...

"Bu devirde uyanık olmak lazım azizim yoksa adamın münasip bir yerinden kan alırlar saf olursan. Ve, sinirlenmeyeceksin. Unutma doktoru dinlemelisin."

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 8 Comments

Katil Devlet Yine Sahnede...


Efendim selamlar! Nasılsınız?

Sabah yine bir metroçük hengamesinden sonra iş yerine vardım. Giderken portakal aldım iki tane. Sabah sabah C vitamini pek güzel geldi, heyecanla başladım işime gücüme. Şirketimizin sinir küpü insanı, yine sabah haberlerini getirdi bize. PKK'lı teroristlere operasyon düzenleniyormuş Bostancı'da, çatışma varmış, falanmış filanmış. Dudağımın kenarıyla pihhh ettim, geçtim. Sonra arkamda daha sıçtığı bok denize düşmemiş olan minik bir insan bahsetti teröristlerle olan çatışmadan. Merak ettim, açtım haber sitesini.

"Terorist'in" "Kanımın son damlasına kadar çatışacağım!" diye bağırmasını manşet olarak atmışlar ilk sayfadan. Orada, daha haberin devamını okumadan anladım bir terör olayı değil, bir DEVRİMCİ olayıyla karşı karşıyaydık...

Haberin devamında "Devrimci Karargah Evleri" örgütünün evine baskın yapıldığı yazılıyordu... Çok şey söyleyebilirim bu konuda. Başıma iş açılır sonra. Kısaca şunu söylemeliyim: Devrimciler terörist falan değildir, hatta milliyetçi olduğunu iddia eden "emperyalist kucağı severler"den daha vatansever insanlardır! Onlara terörist diyendir terörün kaynağı. Alayına kafam girsin tek bir şahıs atlamadan...

Sinirlendim ya, gerçekten çok sinirlendim. Gel 1 Mayıs gel... Biji Yek Gulan ULAN!

Hayır, Kürt değilim.

Teröristte değilim.



Akşam
metroçükle eve dönerken tam orta kapıların önünde bulunan geniş alanda dikiliyorum. Sol yanımda teyzenin teki oturuyor. Bende direğe tutunmuş, Kataklysm dinliyorum. Derken teyzenin ayağı nasıl uzandıysa uzandı, benim pantolonuma çarptı. "Neyse", dedim, "olur böyle şeyler". Aradan birkaç dakika geçti. Teyzenin ayağı yine çarptı. Hummmf ettim kendi halimde, "neyse", dedim, "yine olur böyle şeyler"... Aradan bir kez daha geçti birkaç dakika. Teyze yılmadı, nasıl beceriyorsa yine becerdi, bir kez daha sürttü ayakkabısını pantolonuma. Bir bakış attım teyzeye, camdan dışarıyı izliyordu. Kataklysm dinliyordum bende. Bölmek istemedim müziği. Aslında bir teyzeye bağırmak istemiyordum. Aslında Kataklysm'i bölmek istemiyordum. Neyse. Aradan birkaç dakika daha geçti ve bu sefer ayağını çarpıp çekmekle kalmadı, ayağını dayadı, öyle bekledi 3-5 saniye kadar. Tabi bu durumda Cem insanı dayanamazdı. Dayanabilmesi mümkün mü? Değil. Bacağımı ayakkabısına doğru ittirdim, iyice yasladım pantolonumu ayakkabısına. Şaşkınlıkla ayakkabısını çekti. O sırada bende Kataklysm'i çıkartmıştım kulağımdan. "Teyze", dedim, "sürttür, biraz daha sürttür, daha kirlenmedi pantolonum!" "Ay pardon, çok özür dilerim" falan derken, "teyze!" dedim, "sus .mına koyim! Alnımda Cem Lostra Salonu mu yazıyor lan benim!" dedim. Teyze sustu ve çevremde 2 metre civarında bir boşluk oluştu. Bakışlarımdan çıkan alevlerden önümdeki kızın saçları yanmıştı ve yaşlı bir amcanın eve götürmek için aldığı patlamış mısırlar fırlıyordu "pıt" pıt" diye poşetten. Kızmıştım. ("Kızdıysan buz sok" derlerdi biz çocukken :/ )

Sonra kimse bir daha dokunmadı pantolonuma ayakkabısıyla.

Kataklysm dinlerken dikkatimi çekti. Ben çok severim dinlediğim parçaların sözlerini anlamaya çalışma olayını. Genel olarak death metal dinlediğim için ve toplamda 5 tane ingilizce kelime bildiğim için biraz zorlanıyorum aslında. Pilot, Death, Dead, Die, Satan, Hell, Heaven, God, is, a, lie... Bu kadar işte bildiğim kelimeler. Neyse, yine öyle pür dikkat dinliyordum Kataklysm'i. Tabi bu teyzenin pantolonuma bir parça bez gözüyle bakmasından çok önce oluyor. Neyse. Teyzeye geldik yine küfretcem bak, zor tutuyorum kendimi. Neyse. Baktım ki Kataklysm bir şarkıda DOMATES diyor. Aynı domates dermiş gibiymiş yani. Hızlıcana ve brutal vokalle söylenince domatesi gibi oluyor. Bence yani. Neyse. Dediği şeyin ne olduğuna baktım, o yüzden böyle savunma moduna geçtim ehu

No One Cores diyormuş. Ben denedim, hızlıca ve brutal olarak söylenince domates oluyor o. Gerçekten bak :/

Yeni bir projem daha var. "Canım Mahallem" adı altında bir fotoroman yapıyorum. Kısa birşey ama olm, hemen gaza gelmeyin. İçeriğini söylemeyeceğim size ama birkaç gün sonra burada görebileceğinizi umuyorum. Bence eğlenceli olacak. İşallah yani.

Bakmayın güldüğüme. Hala kızgınım, hala sövüyorum. Teyzeye değil. Ona da ediyorum ama o devede kulak kalır.

1 Mayıs'ta görüşürüz kızlar!...

Yazımı sonlandırırken Bostancı'da öldürülen devrimci örgüt üyesi insanın polis telsiziyle polise ve medyaya yaptığı konuşmayı yayınlıyor, ve soruyorum: Bu mu lan terörist? Yoksa adam gibi bir güvenlik önlemi bile almaktan aciz operasyon yapmaya kalkan devlet mi, yoksa onun güvenlik kuvvetleri mi?

“Müdür duyuyor musun sesimi" diye başlayan konuşmada terör örgütü üyeleri gazetecilere de seslendi :

Teslim olmayan bir özel devrimci kuşağına layık olmaya çalışacağım.

Devrimci karargah savaşçısıyım.

Yaşasın devrim ve sosyalizm. Yaşasın hakların kardeşliği. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının mücadele birliği.

Biz düşeceğiz fakat bizden sonra bu kavga mutlaka sürecek. Nasıl binlerce yıldan beri sürdüğü gibi. Thomas Mürchel'den, Şeyh Bedrettin'den, Mahir Çayanlardan, İbrahim Kaypakkaya'lardan ve Deniz Gezmiş'lerden beri sürdüğü gibi.

Bu konuşmaların ardından telsiz konuşmaları sona eriyor. Polis ekipleri ise telsizle konuşan teröristlere cevap vermiyor...

Sizsiniz lan terörist!

Ne demişti Sibel Yalçın destanında: ASIL SİZ TESLİM OLUN!!!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Öğrenilmiş Çaresizlik...


Galatasaray´ın sürekli Fenerbahçe'ye yenilmesi KPSS´ye soru oldu: işte cevabı: Öğrenilmiş çaresizlik. LÖL

Takvim Gazetesi`nde "Bu Soru Cimbomluları Çıldırtır" başlığıyla yayınlanan habere göre, İhtiyaç Yayıncılık´ın bastırdığı KPSS´ye hazırlık kitapçığında kamuoyunda çok merak edilen bir soru ve o sorunun çok ilginç bir cevabı vardı. Soruda Galatasaray´ın Fenerbahçe'yi yeneceğine inanmayışının ve bu yüzden fazla çaba göstermeyişinin sebebi soruluyor, doğru cevap ise "Öğrenilmiş çaresizlik" olarak "D" seçeneğinde duruyordu.

İşte Mevzu Bahis Olan KPSS Sorusu;

Galatasaraylı futbolcuların Fenerbahçe maçından önce daha önceki maçlarda aldıkları sonuçlar akıllarına gelmekte‚ (6-0‚ 4-0‚ 3-2‚ 4-3) ve Galatasaraylı futbolcular "Ne yaparsak yapalım yine kazanamayacağız" dyerek daha az çalışmakta ve yine başarısız olmaktadırlar. Bu durum öğrenme teorilerindeki hangi kavrama örnek olabilir?

A) Habercilik
B) Tepkisel koşullanma
C) Kendini gerçekleştiren kehanet
D) Öğrenilmiş çaresizlik
E) Sistematik duyarsızlaştırma

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK NEDİR?
Öğrenilmiş çaresizlik, organizmanın davranışlarıyla olumsuz bir sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenmesinden sonra, davranışlarıyla olumsuz sonucu ortadan kaldırabileceği durumlarda gereken çabayı gösterememesi olarak tanımlanıyor.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Ortaya Karışık...v6

Efendim selamlar! Nasılsınız lan?!

Öyle açım, öyle açım ki, hiç birinizi ayırmam, alayınızı yerim, kemiklerinizi sıyırır, sonra bizim evin arka tarafında bağlı olan sokak köpeği Çitos'a veririm. Sokak köpeği besleyen ender insanlardan benim teyzem. Hayvansever'den ziyade burada büyük bir hayırsever'lik var. Bu açıdan kendilerini takdir etmiyor değilim. Ama bildiğin sokak köpeği lan asdhuf Uyuz adeta. Neyse. Kemikleriniz yabancıya gitmeyecek yani. Ama yabancıya gitse bile pek sorun edeceğinizi sanmıyorum aslında. Yedim bittiniz bile. Ne yapabilirsin ki? Verebileceğin en büyük tepki mideme oturmak olur. Soda içer, geğiririm seni; tepkili bir şekilde tabi röhaha. Aslında fevkalade açım. Aslında domuzlar gibi yedim bugün. Domuzlar gibi yedim dediğimde BurgerKing'de tavuk burger style takıldım. Çok pis tıkıyor insanı bu tavuk burger. Kocaman burgerlerden nefret ediyorum. İçinden birşeyler akıyor, ısıramıyorsun, dağılıyor falan. Adeta sinir bozucu. Tavuk burger gayette minik, sevimli, içten. Adeta bizden biri. Afiyetle yiyorum efendim. Bence sizden bile lezzetlidir.

Bugün dedem bana çok pis trip yaptı. Üzüldüm ve şaşırdım. 2 hafta civarıdır yoklardı evde, dün gelmişler. Benim haberim yoktu, bu akşam eve çıkarken gördüm geldiklerini. Girdim içeri, ellerini öptüm falan. "Özlemişim seni lan dede" dedim, "siz bizi özler misiniz?" tadında bir tribe daldı. Adeta şaşkınlık verici. Adam ayak üstü sıfırla çarptı bizi. Bir bilinmeze doğru gidiyorum.

Annemlerde gelmiş. Çorba içeceğiz birazdan yihu!

Mahir | On'ların Öyküsü isminde bir kitap okumaktayım. 60'lı yılların siyaset ve öğrenci hareketlerini yakından takip ediyorum. Ama gördüğüm şu ki; sol hiç bir zaman başa gelemez bu ülkede. Bir çok nedeni var bunun. Sayfalarca yazabilirim bu konu hakkında. Ama hastalıklı bir tespit yapmam gerekirse; sosyalist düşünce sahibi insanların daha bilgili ve aydın insanlar olduklarını görüyoruz değil mi? İşte bu kadar okumak bence sakat. Adamın kafası karışıyor. İyice dallanıyor. Sol içinde öyle bölünmüş ki! Bıhıııy! Onlarca örgüte dağılmışlar, hepsi birbirini yemiş kısım kısım. Sosyalist düşünceye tav olduğunuzu kendi benliğinize kabul ettirdiğiniz anda daha gerisini kurcalamayacaksın hacı. Takıl işte sosyalist sosyalist. Koministmiş, marksistmiş... Biter mi olm bu denizin sonu?

Dün şirkette 100.000 lira buldum. Çocuklar gibi şenim! Hemde demir 100.000 lira. 1999 yılında basılmış. Vay be! dedim, ne acaip paraymışsın lan sen! dedim. Yüzümde tarif edemeyeceğim gülücükler oluştu. Aslında moralsizdim dün ama bu para güldürdü, mutlu etti beni.

Metrobüslerin kapılarına "dikkat! ayı çıkabilir!" yazılı bir tabela asmaları lazım bence.

İnanın yazasım bile yok. Öyle daral daral takılıyorum bu dönemler. Yapmak istediklerimizi fi tarihlere ertelemenin boğucu gölgesi var üzerimde. Bazende gayet neşeli oluyorum. Mallaştım iyice.

Dün bloğun geçmişte gelen yorumlarını okurken Seyhan'ın bir mesajını gördüm. Çok güldüm. Herhalde sarhoştu:

Dreamtime // 02 Aralık 2007 Pazar 00:08

Saçları kıça kadar uzat cem ,seninle evlenicem :=)


Neyse. Şimdilik böyle. Yakında Mavi Pijamalı Süper Cem'in ikincisi gelecek. Sağlam geliyor. Ok? Hoşçakalın.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Ne Diyorduk Lan?

* 4 renk tonerli olan, koskocaman olan, çok ağır olan, sorunları karma karışık olan, tükürdüğümde masmavi tükürmeme neden olan (sorun olan renge göre değişiyor tabi) yazıcılardan nefret ettiğimi size söylemeliyim.

* Bugün aklıma geldi, kendi kendime çok güldüm. Espri anlayışlarımız ne garip yabancı milletlerle. Belkide kültür farkı. Belkide "hoşgörü" farkı.

"Fast 4 You!" dedikten sonra sırıtan İngilizler var
ve biz "S2Cİ" dedikten sonra sırıtıyoruz.

* Bugün ne yesek lan?! diye düşünmekten ölesiye nefret ediyorum. Her gün aynı soruyu kendime sormak öyle iç sıkıcı bir durum ki! Ve ölesiye nefret ediyorum. Bir insanın ne yiyeceğine karar vermesi bir saati bulur mu amk?!

* Geçen gün metrobüse binerken Türk milletinin "hoşgörü"süne bir kez daha şahit oldum. Öylesine hoş görülü bir milletiz ki; otobüse binerken ayakkabımı çıkartacak kadar sert bir şekilde ayağıma basıp, sonra bana yol verdiler ayakkabımı alabilmem için. Yolu alabilmek için bi beş on kişiyle itiştim tabi. Hoşgörülü bir şekilde tabi. Ayakkabım dışarıda, ben metrobüsün içersinde... Hüzünlü anlardı o anlar. Allah Türk milletinin hoşgörüsünden razı olsun!

* Hiç küfür etmiyorum ben.

* 2-0 yenik durumdan, 3-2 öne geçip, sonra 4-3 geriye düşen ve sonra bir gol daha atıp maçı 4-4 bitiren Chealse takımını eshefle kınıyorum. Yenseniz ya, ne güzel olurdu!... Hiç sevmiyorum aslında Chealse takımını. Nefretlik durumdaydım aslında ama takımın başına Hiddink gelmiş, o yüzden biraz değişti görüşlerim. Ama sevmemeye devam edeceğim.

* Saha içinde gözü dönen insanların, ertesi gün dünya meleğiymişçesine çıkıp herkesten özür dilemesi bence hiç samimi değil. Ya melek ol, ya gözü dönmüş.

* Façebuk'a Ahmet Mete Işıkara ismiyle üye olup, okey oynamak istiyorum. Kimse eklemesin ama beni. Lütfen! Kabul etmeyeceğim. Façebuk'tan nefret ediyorum ama okeyi güzelmiş lan.

* Ne yicez olm?

* Bizim kedi azdı baya bi, sonra düzeldi. Sonra yine azdı. Şimdi düzgün. Yakındır yine azacaktır. Bu sefer eve sokak kedisi alırım, bitiririm bu işi. Yeter! İşiyor sağa sola. Hem kedi, hem abazan, hem işiyor, hem salak, hem çirkin, hem ... Sevmiyorum anasını satayım.

* Marmara Üniversitesinde okuyan varsa, yolu düşüpte beni burada okuyup, dudağında ufacık bir sırıtma belirtisi göstermişse ve aynı zamanda Marmara Üniversitesinde okuyorsa, bana mesaj atsın. İşim var onunla.

* Tenk yuğ!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments

Biz Küçükken Futbol Diye Birşey Vardı, Kurallarını Kendimiz Koyduğumuz...

Bugün kardeşim Onur bir mail yollamış. Okuyunca keyifle pek bi güldüm. Biz çocukken çok güzeldi futbol. Kendine has, saf bir güzelliği vardı. İçinde şiddette vardı ama dün akşam oynanan maçtaki gibi birbirini ısıran köpekler yoktu en azından.

Yıllardır hep Fenerbahçe hedef gösterilmiştir insanlara. 3'e karşı 1 ne demek biz bunu çok uzun yıllardır biliyorduk zaten. Hala biliyoruz. O yüzden çıktı bizim içimizde "hep destek tam destek" olayı, siz, hepiniz bizi hedef gösterip, dışladığınız için, biz "Fenerbahçe Cumhuriyeti" kurduk kendi içimizde, kendi duygularımızı yönettik.

Ama bir gerçek var. Ve artık insanların bu gerçeği görmesi gerekiyor. Fenerbahçe'de Lugano var diye tüm oklar yine bizim üzerimizde. Son yıllarda oynanan Fenerbahçe - Galatasaray maçlarına bakın. İki takımın kendi sahalarında oynanan tüm maçları kontrol edin. Hangisinde tribünlerden pet şişe yağmış, hangisinde sahaya seyirci dalmış, hangisinde maç sonrası koltuklar sökülüp ateşe verilmiş? Bunların cevaplarını önyargısız olarak araştırırsanız eğer gerçeği oldukça net bir şekilde göreceksiniz. Eğer göremezseniz; siz de malesef 4. oluyorsunuz. Biz bir başımıza mutluyuz zaten.

(U)mutlu değiliz ama çubukluya her zaman sevdalıyız...

Herneyse. Kötü bir futbol vardı ve daha kötüsüyle; kavgayla bitti maç. Galatasaray üstün oynadı ancak herkes biliyor ki, bu maç sabaha kadar devam etse bile Galatasaray bize gol atamazdı. Bizde atamazdık muhtemelen. Öyle yakışıksız bir futbol vardı dün...

Ama bizim çocukluğumuzda böyle değildi. Biz çocukken topun kralını oynadık, şimdi yozlaşmayı izliyoruz. Şunuda ekliyim aklıma gelmişken. Bence Fenerbahçe - Galatasaray maçları bundan sonra hep Kadıköy'de oynanmalı. Ne zaman Sami Yen'de oynansa gerilim filmi gibi bitiyor maç. Sahaya atılan pislikler, ısırılan futbolcular, sahaya giren seyiciler, kırılan koltuklar... İki takımada zarar veriyor bu tür şeyler. Gelin Kadıköy'de oynayalım, her maç komedi filmi gibi geçsin, siz alışkanlıklarınıza, bizse gülmemize devam edelim :P

Maç hakkında daha fazla birşey yazmak istemiyorum. Çünkü yazmaya başlarsam, dünyanın en sakin adamı olan Onur'u bile dinden imandan çıkartabilecek kadar delirten çirkefler kralı ve Galatasaray formasını en çok hak eden insan olan Sabri'den bahsetmem gerekebilir. Kimseyi germeyelim, kimseyi üzmeyelim. Bence siz maili okuyun, biz çocukken maçlarda nasıl kurallarla oynardık onu görün. Harbiden ne güzeldi be..

Biz Çocukken futbol kurallari

1. Iyi oynayan iki kişinin aynı takımda yer almamasına dikkat edilirdi.

2. Maçlar minyatür kalede oynanıyorsa, penaltı boş kaleye ters şekilde topukla vurulurdu.

3. Maçların hayali kale direkleri arası adım ile sayılır, olmaları gereken yerler iki taş ile işaretlenirdi.

4. Hava kararınca, ezan okununca, anne-baba çağırınca maç biterdi.

5. Uç korner bir penaltıydı.

6. Topu patlatan parasını öder, patlak top ikiye kesilip kafaya takılırdı.

7. `Frikiklerde açıl biraz` denince `Burası Ali Sami Yen mi` şeklinde cevap verilirdi.

8. Takımlar kurulurken ilk oyuncuyu seçme hakkı, adım almayı iyi bilenindi.

9. Kaleci topu 3 kere sektirirse rakibe `Açılsana 3 kere sektirdim` derdi, rakip açılırdı; efendilik vardı.

10. Top insanın pek münasip olmayan bir tarafına gelirse herkes `işe işe!` diye bağırırdı.

11. Penaltılarda kaleci değiştirilirse 2 penaltı atılırdı. Eğer ilk penaltı gol olursa ikincisi atılmazdı.

12. Abanma ve burun vurmak yoktu, vurulursa eleştirilip kınanırdı.

13. Tanju, Rıdvan, Metin, Ali, Feyyaz, Hagi, Hakan, Hami gibi dönemin popüler futbolcularının adı alınırdı.

14. Topun sahibi tüm kuralları koyar, takımı kurar, kaleyi seçer, istemediği kişileri topuyla oynatmazdı.

15. Klişe laflar vardı: `At bakayim abinin kıllı göğsüne!`

16. Elin avantajı olmazdı.

17. Bel üstü gol sayılmazdı.

18. Taçtan kendi önüne atıp başlatılınca, taç değişirdi.

19. Maçı izleyen küçük bir grup varsa, penaltı olup olmadığına o karar verirdi, saygı vardı.

20. Maçlarda eğer iddia varsa ödüller genel olarak eskimo, meybuz, litrelik gazozuna vb. ürünlerden oluşurdu.

21. Pas vermeden sadece çalım atarak gol atılırsa sayılmazdı.

22. Frikiklerde baraj mesafesi, frikiği kullanacak olan kişinin koca bir zıplayışının akabinde 3 koca adım atmasıyla belirlenirdi... Büyük atılan adıma karşılık olarak rakip takım "sen tuvalete de mi böyle gidiyon?" diyerek ortalığı kızıştırırdı.

23. Top, oyun alanı içerisindeki herhangi bir arabanın altına kaçarsa büyük bir şevkle arabanın altına yatılıp top alınırdı. Topu ilk kim kaparsa o takımda başlardı.

24. Gol olduktan sonra eğer tartışmalar olursa ve golü yiyen takımın bir oyucusu golü kabullenirse rakip takım direk o kişiyi yüceltip "adamın gol diyo" diyerek golü alırlardı. Golü kabullenen kişi de kaleye veya defansa alınırdı.

25. Varsa hakeme yapılan en dolu dizgin hakaret: "hakeme gözlük, eline de sözlük" tü.

26. Oynayacakların sayısı eğer tek ise, güçsüzlerden biri devre değiştirerek gönlü alınırdı.

27. Penaltılarda eğer takımınız açık ara farkla öndeyse kaleciye vurdurulurdu. Ama en güçlü forvetiniz penaltıyı kullanacaksa, hemen rakip kalecinin gönlü alınırdı: "Merak etme olm, teknik vuracam". Kaleciler genelde "Abanmak yok oğlum" derlerdi.

28. Sabit bir kaleci yoksa 2 golde bir veya dakika usulü oyuncular aralarında değişirdi. Kalecilik sırası "Sonum bir Allah" diye kim başlarsa o kişiden geriye sayılırdı.

29. Dizde veya ayak ucunda top sektirerek de sıra belirlendiği olurdu (genellikle 9 aylık veya 21 aylık gibi oyunlarda). Bu durumlarda ilk sektirmek isteyen "Birim bir Allah, kırmızı bayrak, yeşil kitap" derdi.

30. Kaleci oyuncu kavramı vardı. Takımların genellikle iyi oyuncuları bu kutsal göreve kendilerini adarlardı.

31. Eğer bir oyuncu faule maruz kalmışsa ama devam etmek istiyorsa, rakip futbolculardan birinin yürümesini dahi bahane ederek: "Adamın devam ediyor." derdi.

32. Milli birlik ve beraberliğimiz mahalle maçlarında başlamıştır. Önce maçlar yapılır... Centilmenlik skora yansımazsa sopalar, taşlar konuşurdu.

33. "Atan alır" kuralı vardı. Eğer top kime çarpıp çıkmışsa topun gittiği yer neresi olursa olsun koşa koşa gidip alırdı.

34. Mahallenin abileri kaleci alıştırırlardı ve buna göre puan verirlerdi. Aralarında kavga eden çocukların puanı kesilirdi.

35. Skor ne olursa olsun akşam saati yaklaştığında "Golü atan kazanır." kuralı işlerdi.

36. Maçlardan sonra su sırasına girmek ayrı bir davaydı ve mutlaka koşa koşa gidilirdi. Genellikle yaşlı amca veya teyzeler, zemin katta oturanlar bu işin acımasız kurbanlarıydı.

37. El kasti değilse (bunu da o zamanlar nasıl ayırıyorsak hiç anlamış değilim) o top direkt kaleye kullanılmaz, "kasti değilki oğlum, gol olmaz." denirdi...

38. Eğer kaleci dahil herkes çalımlanmışsa; o top çizgiye kadar götürülür ya popo dürtmesi yada yere yatıp kafa, burun, alın gibi vucut kısımlarının dürtmesi ile gol atılırdı.

39. Kalecinin degajla gol atabilmesi bir yetenekti fakat gene de gol sayılmazdı. Karşılıklı atışmaların sonunda yoldan geçen herhangi biri hakem yapılırdı ve sonuca o karar verirdi.

40. Para o zamanlar kolay bulunmadığından maçın hangi takım tarafından başlatılacağına; bir tarafına tükürülmüş yassı bir taşın havaya atılıp, yaş mı,kuru mu seçiminde doğru tarafı bilen tarafın başlaması yöntemi ile karar verilirdi.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Pratisyen Hekim Değil Ama Empatisyen Hekim Olanların Bloğu!

Efendim selamlar! Nasılsınız! Görüşemiyoruz?

Beni soracak olursanız fena sayılmam. Şirketteki iki elemanın eğitime gitmesi nedeniyle biraz yoğun günler yaşıyoruz. Ayrıca şuna emin oldum ki, telekomun bana bir gıcığı var. Hislerimiz karşılıklı anlaşılan. Şimdi de adsl bağlantım gitti. Ara ara telefon bağlantım komple gidiyordu. Sıra sıra gidiyorlar. Sonra geliyorlar. Hayırlısı. Şimdi geldi işte ehu

Adam Fawer'ın Olasılıksız'ını okuduğumda, kitapta yansıtılan karakterin -yada böyle tiplerin- gerçekten olabilme ihtimalini düşünmüştüm. Bu kitapta mantık olarak, zihin gücüyle "olabilecekleri" değiştirmeyi başarabilen bir abi vardı ve ben ne kadar konsantre takılırsam takılayım, iddaayı tutturamadığımı gördüm. Evet, okuduğum zaman güzeldi, mantıklıydı. Gerçi genel olarak kuantum fiziğinden bahsetmelerinden dolayı kitabın yarısından pek bir şey anlamadım. Ama olsun. Anlıyormuş gibi yaptığımda, zihin gücümle birşeylere yön verebilme fikri mantıklı ve "olası" gelmişti. -tabiiki abartıyorum-

Ama zihnini çok fazla yoran bir insan olduğum içindir belki; bir şeye o kadar yoğun konsantre olabileceğimi sanmadığımdan vazgeçtim ben bu işten.

Belki hepinizde vardır; okuduğunuz kitaplar sizlere birşeyler yaşatır, düşündürür ve içinizdeki bazı bastırılmış duyguları aniden yaşatır. Devrimci olursunuz, kominist olursunuz, müzisyen olursunuz, okyanusun dibine doğru kulaç atan Martin Eden olursunuz! Ben bizzat oluyorum. Yaşıyorum, içine giriyorum olayın, düşüncenin ve karakterin. O zaman iyi oluyor. Ve bende bıraktığı izler düşündürüyor beni. Kitabın konusu absürd bir şekilde polisiye bile olsa oturup katilin cinayet yöntemlerini düşünüyorum. Şöyle, böyle senaryolar yazıyorum kafamda anlatılan hikayeyle ilgili falan. Neyse! Bu tamamiyle kitabı yazan kişiliğin içimize işleyebilecek kadar iyi olmasından kaynaklanıyor sanırım. Yani bir gün Hitler'in "Kavgam"ını okursam faşist bile olabilirim! Tamam. Gülme.

Neyse!

Adam Fawer'ın ikinci kitabı Empati'yi okumaya başladım ve bu da ilki gibi "özellikli" insanlar çevresinde dönüyor. Ama bu sefer mantığını yakalamamızın daha kolay olduğu ve herkesin kabullenip, bir çok kere yaşadığını iddia ettiği bir konuyu, empatiyi anlatıyor. Bu açıdan, kendi bilincimle, kendimi daha çok teste tabi tutabileceğimi görmek beni pek mutlu etti :P

"Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır." denmiş tanımlarda. Empati duygusu bir çok kez yaşadığımız bir duygu. Canımızın içi sevdiceğimizle birlikteyken "aynı hisleri yaşamanın" vermiş olduğu içsel dürtülerle bazen aynı cümleyi kurabiliyor ve hatta hiç olmadık yerde ve alakasız zamanlar aynı şeyleri düşünebiliyoruz. Kendimizi karşımızdakinin yerine koymakla alakalı, onunla eş zamanlı düşünmekle alakalı bir durum işte!..

Misal; bugün yoldan işe gitmek için yürürken, önümde ilkokula giden bir ufaklık yürüyordu. Başını tam çevirmeden arkaya bir bakış attı ve hemen adımlarını hızlandırdı. Tipimden korktuğunu yada sapık olduğumu falan düşünmeyin hemen! Yarışmak istediğini yada kendi çapında "zaten" yarıştığını hemen anladım o kaçamak bakıştan. Çünkü bende öyleydim küçükken. Otobüslerle ve insanlarla yarışırdım kendimce, hiç durmadan. Kazanınca zafer çığlıkları atardım sessizce.

Tüm bunların ışığında yavaşça çocuğa sokulup "hadi yarışalım' Ama düşmek yok!" demek istedim gülümseyerek. Yol uygun olsa yapardım bile :)

Ben bunları düşünüp, gülümserken çocuk bir anda deparı bastı, ardına bakmadan koşmaya başladı. 100 metre civarı sonra döndü ve aramızdaki mesafeyi ölçen bir bakış attı. İçi rahatladı ama hızlıca yürümeye devam etti.

Yani sonuç olarak aramızda hiç bir temas ve konuşma geçmeden bile birbirimizi "itmeyi" -kitap bunu "bükmek" olarak söylüyor ama ben Stephen King abime uyuyorum" başarmış ve bir empati kurmuştuk.

Kitabın okuduğum bölüme kadar olan bölümleri sonrasında bu uç empatiyi yaşamak ilginç geldi bana biraz. Belki normalde olsa güler geçerdim ve hatta belki çocuğun yarışma hissini yakalayamayabilirdim bile. -hayır, kendimi kandırmıyorum, kesinlikle yarışmak istiyordu!-

Sonrasında müsait olduğum ve zihnimin kendime kaldığı anlarda bu bağlantıları düşündüm. 1 saat civarı bir müşteride bekledik. O sırada ajandama notlar alırken "bir kahve falan yok mu ya burada" diye geçirdim içimden ve 1 dakikayı geçmeden girişte duran kız, birşeyler içmek isteyip istemeyeceğimizi sordu.

İnsanlar birbirini "itebiliyorlar" bence. Çok büyük konsantrelere gerek olmadan, doğal yollarla birbirlerini "itebiliyorlar". Hepimizin başından geçmiştir; içinden geçirdiğin bir olayı, karşındaki insan doğal bir şekilde dile getirir yada yapar. Bu birbirimizi ittiğimizin ve empatik bir yolla birbirimize hükmettiğimizin açıklaması değilse nedir?


İlginç bir durum ama çok gerçek bence.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu