Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Cafer Ve Onun Kanlı Düşleri... v.Tecavüz

Kapıyı kapatıp, yavaşça sokuldum yanına. Nefes alıp verişindeki huzurdan anlaşılıyordu hiç bir şeyden habersizce uyuduğu... Sanırım kendisini büyük bir güven içersinde hissediyordu. Dik göğüslerinin iniş kalkış ritmi bende bu intibayı uyandırdı. Belkide heyecanlı yada duygusal bir rüya görmekte.

Huzursuzlanmasını ve rahatsız olmasını istiyordum. Korkmasını istiyordum. Rüyasında korkmasını...

Ama acele etmeyecektim. Korkudan hızla inip kalkan dik göğüslerini hayal ettim. Heyecan vericiydi. En son bir filmde görmüştüm bu sahneyi. Hayır, orada bir katil vardı aslında. Benim gibi sıradan bir tecavüzcü değil. O filmde kız bir köşeye sıkışmış, gözlerini boğazına sarılmış ellere dikmişti, terden ıslanmış dar tişörtü hızla inip kalkıyordu. Heyecanlıydı sahne benim açımdan. Adımın Cafer olduğundan emin olduğum kadar iyi biliyordum heyecan verici olacağını! 28 yıl geçirdim ben bu yozlaşmış dünyada ve artık kendimi, özelliklerimi, neler yapabileceğimi ve amaçlarımı biliyordum; şehvetimi bildiğim gibi... Kesinlikle heyecan verici olacaktı heyecanla inip kalkan göğüsleri izlemek...

Tekrar döndüm ona. Hiç bir şey değişmemişti. Eldivenimi çıkarttım. Tenini hissetmek istiyordum. Üzerini örten ince pikenin altından yavaşça karnına doğru uzandım ve dokundum. Bu bile heyecan verici bir etki yarattı ruhumda. Geceliğini sıyırdım. Tüysüz bacaklarından bir yağ gibi akıyordu geceliğinin etekleri. Tahrik olmuştum çıkamayan bu ses yüzünden...

Bacaklarına dokunup, yukarılara doğru çıktım okşar adımlarla. Nefes alış verişlerinde hızlanma ve yavaşlama olmaya başlamıştı. Bir an uyanacak sandım. Tetikte olarak devam ettim yukarıya doğru seyahatime. Eğer uyanırsa bu büyü bozulacak ve üzerine atılıp onu susturmak zorunda kalacaktım. İstemiyordum bunu! Yani en azından, şimdilik...

İpek kiloduna ulaştığımda ahenkli bir nefes verişle kımıldadı. Kilot lastiğinin arasına parmağımı soktum ve bekledim. Tepkisini ölçmek istiyordum. Henüz uyanmasını istemiyordum..

Ve derken bir anda müthiş bir çığlık duydum! Bir anda ikimizde doğrulduk ve babyphone'dan gelen minik oğlumuzun sesini duyduk. Derin bir küfürle doğruldum yataktan. Bir fantazinin daha .mına koydu pezevenk!...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments

Panzehir

Ülkeler arası vize alma gerekliliği çok gerekli bir şeymiş azizim. Geçen gün haberleri izlerken düşündüm. Bence öyle herkes istediği zaman elini kolunu sallayarak bir ülkeden diğerine gitmemeli. Bir zorluk olmalı. Bilhassa bizlere. Bu bağlamda İngiliz konsolosluğu başta olmak üzere kolay vize vermeyen bütün konsoloslukları alkışlıyor, Shengen vizesi sahiplerine de kafamın girmesini temenni ediyorum.

Çığlık böyle olur Edvard Munch :)

Şimdi bazılarınız bu adamda ne saçmalıyor diyor farkındayım. Herkes görevini yapmalı okuyucu!
Ben hümanist bir insan olarak dilerim ki tüm Dünya insanları kardeşlik duygusu içinde yaşasın! Gerçekten. Avrupa'ya baktığımda hayalini kurduğum, sosyal yaşamda bir eşitlik ve sükunet söz konusu. Kurallar ve kanunlar... Harika lan. Yaya geçitleri yol boyamak için değil. Trafik ışıkları resmi araçlar içinde geçerli. Arıza şeridini, bir dükkândan satın alınıp arabanın tavanına konulan sıradan dönen mavi ışık yardımı ve buna mukabil bir korna ile kullanabileceğiniz anlamına gelmiyor! Şimdi bir de arabanın önüne konanlar moda oldu. Herkeste bir polis olma merakı. hem de Trafik polislerini bu kadar severken! Bu Statü üstünlüğü sağlama çabası değil de ne? Olay çıkarsa arkamdaki tırssın ve bana dalmasın diye arabanın arkasına Boksör yazan Taksiciler gördüm. Yani Edirne'den öteye geçmediysem sadece Avrupalıyı düşündüğümden. Çünkü bizler asil bir ırkız bütün Dünyadan farklıyız. İnanmazsan bak Sultanbeyli beldesinde yaşayan çocuklara. Ellerinde kenelerle oynarken tüm Dünya insanlarına bize bir şey olmaz diyerek meydan okumuyorlar mı? Ya bizde çocuktuk, hangi çocuk çocukluk güdüsüyle keneyle oynar.

Cevap: babası Uranyumdan koşarak kaçanların.(tamam uranyumdan koşarak kaçtık ne var? olsun o kadar) başka birşey kalmadı mı? Ama bir mesajımız var "bakın ben oynuyorum kenenin panzehiri bende hacı, benim asil kanımda".

Geçen sene ölenler göçmenmiş benim gibi kırma hesabı.

Şimdi düşünsene Avrupa'ya elimizi kolumuzu sallayarak gittiğimizi. Geziyoruz... Paris'te otobüse bincez (lö metrobüs) Amca bağırıyor!

-Mösyö bir adım daha bir kişi kaldı!
-Capitan ön cap hi team mam. (Fransızlarda kendi dillerine Türkçe kelimeler alır.)
-Akbil gönderdik gelmedi. Ney? Lö Akbil hee tamam. (Zamanla la Akbil olur)
-Kaptan yer kalmadı yiter yav.

Sosyalleşme bir devrim niteliğinde olur artık bu topraklarda. Bütün Avrupa Türk'ün büyük karizması ve kültürü altında ezilir. Bizler hem sosyal hayatta pratik çözümler bularak (bakınız bir kaza sonrası ambulans beklemeden nasıl hasta taşınır) Avrupalıya ders veririz, hem de bütün kanunların aslında çiğnenmekten ibaret olduğu felsefesine ışık tutarak. Kurslar açarız, otoban kenarında mangal yapma teknikleri vs. Bunun yanında bünyede panzehir var işte bir şey olmuyor azizim.


Xmemduh...

Avrupalı için ne acı lan.


Ama bizim de bünyemizin hassas olduğu konular var. Mesela kız arkadaşımız tek başına dans kursuna giderse ölürüz, biteriz. Biz de gideriz. Ama kahırdan ama kıskançlıktan gebeririz. Gitsek bile her konuda kural tanımayan tavırlarımız bir anda kural üstüne kural koyan bir üslup sergiler.


-Biz kursa kayıt oluruz ama çift değiştirmeyecek.
-Etek giyilmeyecek.
-Öyle eğilip domalma hareketlerinden muaf sayılacağız.
-Tayt giymem.

Ama her ne olursa olsun bizler Avrupalı insanların kendini ezik hissetmesini sağlayacak özel fonksiyonlarla donatılmışız.

Mesela Çernobil.
- Çernobil mi? ben orda biten otu çay yapar içerim be. İçmedik mi? Neden? Kaynayınca mikrobu ölüyor ondan.


Ya Siyanur?
-Elimizin kiri be. Sadece biraz izi kaldı.


Peki, gıda sektörü, kanserojen biberler, yemekler üzerinde gezen böcekler.
-Sofamızın tadı tuzu. Bunlar Afrika'dan muzun içinde geldi. Türk'ün misafir perverliğini gösteriyoruz. Kıyamıyoruz.



Oha peki Aids'li kadınlar?
-Bak şimdi oldu mu bu soru? Atın ölümü arpadan olsun be.(ölüm mü? oda ne)
Ver hatunları Xmemduh abimin kıllı göğsüne.


-Ne sandın ...... Neden Turistler yazın burada koca arıyor?
Neden?


-Panzehir.
Vaybe..

Yak bi sigara o zaman.



O nasıl bir çekiş özendim resmen hecaitomix.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 5 Comments

Kaos,Müzik,İnsan

....her biri ilginç hastalıklar taşıyorlar, zekiler, her birinin hayatlarının (hala yaşıyorken dasf) büyük bir kısmı; ayrı etki ve tepkimelere rağmen aynı boyutu düşlemekle geçti: müzik. Her biri kendi payına düşen yüzleşmeyi ve onun gerginliğini yaşıyor. Herkes kendi beynini kurtarmaya çalışıyor.

Karakterler :
-------------
Piyano: gözleri görmüyor, bazı feodal bağlardan kopması gerek, geniş ve güzel bir müzik düşüncesine sahip. Ailesi yok, korkunç deneyimler yaşamış, kadınlar hakkında kendi gerçekleri var, önemli ve gerçek bir müzisyen, tuşlarla temas halindeyken etrafında kozmik bir güç yaratıyor.

Klasik Gitar: kısa zaman birimleri içerisinde değişken ve ağır psikolojiler bünyesi, düşünce savaşçısı, dışarıdaki hayatla ilgili büyük sorunları var, içeriden çıkamıyor sabit bir gerçeği var: İnsan dünyadaki en göt canlıdır. Arkadaşlarının müzik ve düşünce açılımlarını geliştirmelerinde önemli bir etkiye, orijinal bakış açısı ve espri yeteneğine sahip

Keyboard: en sevdiği kuzeninin cenazesinde; aslında ölen kişinin yaşayan herkesi ve her şeyi, evreni öldürdüğünü, herkes ağlayıp sızlarken ölenin çok rahat olduğu fikrini güçlü doğrularla anlattı, olgular ve olaylarla ilgili güçlü düşüncelere sahip, elektro gitarla beraberken her şeye gülebiliyorlar, kendi müzikal ruhu var, komik, gerçek, arkadaşları için önemli bir karakter.

Elektro Gitar: kendi ırksal köklerinden ve içinde bulunduğu toplumun kutsal anlamlarından, genel ahlak ve kural saçmalıklarından nefret ediyor, toplumdaki sapıklığın ve barbarlığın, ahlaksızlığın, onların ahlak ve kurallarının yarattığını düşünüyor. Sinemaya yalnız gitmeyi, psikoloji, felsefe, evren ve var oluşla ilgili sohbetleri seviyor. Sürekli müzik dinliyor, zihinlerdeki seksin engellenemeyeceğini, karı koca ve sevgililerin zihinlerinde başka bi rsürü kişiyle seks yaptıklarını düşünüyor.

Bağlama : alakasız, bu ortama girmekle çok büyük bir hata yaptı, yüzleşmelere hazır değil, iyi insan olmak istiyor ama buna da hazır değil.. Yürüyen çelişki ve 4 avcının arasında.. En baştaki tanımın içerisinde yer almıyor, kendi beynini kurtarabilecek mi herkes merak ediyor.. Yüksek sesle konuşuyor, hep anılarını anlatıyor..

.....saat sabahın 4 ü.. Kapıyı klasik gitar açtı muhtemelen çünkü her zaman evdedir.. Elektro gitar kendi kendine söylendi.. Diğerleri gelmediler hm? Programdalar herhalde?

Bilgisayar açıldı ve müzik..klasik gitar kapıyı açar açmaz yatağına geri dönmüş ve uyumaya devam etmişti.. Elektro gitar bu gece cinayet işlemek istediğini düşündü..

Kendi aralarında mastürbasyona bu adı taktılar.. Kapı bir kez daha çaldı, elektro gitar cinayet silahını sakladı..(dsaf)piyano gözleri görmediği için bir arkadaşı yardımıyla geldi.. Klasik gitar da uyandı.. Keyboard'u uyandırmak istediler ama olmadı..

Elektro gitar : Bir şeyler hallettiniz mi?

Bağlama : Para yok ki halledemedim.

Piano : Bende var:d

Klasik gitar: Oo bu çok güzel bir şey hemen içelim

Elektro gitar: hmm bunu da halledip içelim..

Klasik gitar: Bütün hayvanlar aslında insanın kendisi, köpek, köpek olduğunu bilmiyor ki? İnsan

kendisinde olan şeyleri onlara yüklüyor.. Çakal var çünkü kurnaz insan var

elektro gitar: evet! insan kendi yaptıklarını onlarla resmediyor, belki böyle bastırıyorlar..

..sessizlik...

elektro gitar: saçların çok güzel olacak, kendine has karizması var eheh..

klasik gitar: her kıvrımında hayatım var çünkü, düşüncelerim var

elektro gitar: eheh.. evet.. moruk bazı kızlar var acayip güzeller ama yüzleri hiç bir hayat izi taşımıyor eminim görmüşsünüzdür.. Barby bebek gibiler, her biri Polyanna mk.

piyano: bütün dünya düzüşüyor lan heh..

bağlama: eheh

elektro gitar: ehua aslında sorun o değil, tek amaçları yaşamlarını sürdürmek ve düzüşmekken bu değilmiş gibi davranmaları.. bu yüzden dinleri, kuralları vs var

piano: iyi o zaman mk kimse çalışmadan sadece yaşasın ve düzüşsün mü?

electro gitar : hayır onu söylemek istemedim.. ama dünyaya çalışmak için geldiğini düşünen insanlar hakkında iyi düşünmüyorum..

klasik gitar : ya şu müzik nasıl bir şey, ne güzel cümleler bunlar (güzel bir jazz müzik kulaklarda)
..sessizlik..

Biraz düşünmem gerek diye çok kısık bir sesle, kendi kendine konuşuyor gibi söylenerek yatağına gitti klasik gitar.. Ardından piyano ve elektro gitar yataklarına uzandılar.. Bağlama bir kaç saat daha ortalıkta dolaştı.. Sigara içti.. Balkona çıktı.. Korkuları yatırmıyor.. Piyano'nun diş ağrısı düşünmesini engelliyor.. Elektro gitar kulaklığını taktı.. Jın jın jın metal müzik... Güzel bir uyku..

devam edecek....

POSTED BY Charmerian
DISCUSSION 0 Comments

Kara Tahta

Çalışmaktan bıktım azizim... Hani şu reklâmlardaki gibi. Her gün bir öncekinin aynısı ve her geçen gün umutla sulamaktan bıkmadığım ömür ağacımdan bir yaprak koparıyor. Nereye koştuğumu bilmeden takılmış gidiyorum insanların peşinden. Bir yöne doğru, bir yola doğru... Dostlarım soruyor neden susuyorsun ve konuşmuyorsun? Cevabım yine susmak oluyor.

Oysa çocukken de koşardım okul bahçesinde, nereye gittiğimi bilmeden. Herhangi bir hesap ya da kaygı gözetmeden geçerdi günler. Sanki daha mı fazla umut vardı yarınlara? Yada daha mı fazlaydık? Çoğunluk muyduk bu Dünyada, her varlığın erkek ve dişisine Dansa davet oyunuyla çift bulacaktık, mutlu olacaklardı? Biz neydik ve nerdeydik? Düşünüyorum nerede kaldım. Anımsadığım sadece kara tahtaya yazılmış ismim. İsmimin üzerinde konuşanlar yazıyor. Sınıf başkanı susanları siliyor. Bana bakıyor, gözlerimizle anlaşıyoruz bir daha konuşmayacağız diye. İsmim siliniyor susuyoruz,
Hayatımızdaki her şeye.
Ve bununla birlikte bütün güzelliklere susamıyoruz.
İstediğiniz üzere...
http://www.fotokritik.com/1605206?highlight=öğrenciler

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 4 Comments

Turkcell Super Bok!...

Efendim selamlar! Nasılsınız?

Beni soracak olursanız kısaca açım diyebilirim. Daha yeni geldim işten ve gelir gelmez oturdum yine bilgisayar başına. Bir yandan köftelerim kızarıyor ve ben bir yandan yolda aklıma gelen bir mevzuyu buraya yardıracağım.

Aslına bakarsanız aklıma gelen mevzular çok farklı başlayacaktı. Futbolu ne kadar sevdiğimden, gerçekten iyi bir taraftar ve iyi bir futbol seyircisi olduğumdan bahsedecektim. Fenerbahçe taraftarı olmamla övünmeden geçmeyecektim tabi... Onu da yapalım ama sonunda bu mevzunun nereye gittiğini göreceksiniz. Flaş haberler var ve şok görüntüler olsaydı belki şimdi iyi paraya satardım ahaha

Hadi yapalım o zaman, vaktimiz bol...

Biz futbolu sevmeye, sokakta bulunmuş ufacık taşlarla yaptığımız kale direklerinin arasında yuvarladığımız plastik topları tekmelerken başladık. Aslında benim ilk futbolla tanışmam, yani hayatımda futbol namına hiç bir şey olmadığı anda karşıma çıkan üç-beş çocuğun "maç yapalım mı?" sorusuna "evet" dememle başlar. Bana atılan ilk pasta topu elime aldığımı hala hatırlarım. Sonradan öğretmişlerdi bu oyunun ayakla oynandığını. Aradan geçen yıllar, kısacık boyumun bana vermiş olduğu hız ve kıvraklığın yetkisiyle ve futbol aşkımın ve futbol zekâmın verdiği ekstra güçle iyi bir futbol oyuncusu çıkartmıştı ortaya. Sabah kahvaltımızı eder, futbol topumuzu koltuğumuzun altına alır ve sahanın yolunu tutardık. Ayakta durmaya halimiz kalmışsa hava kararmaya yakın zamana kadar yemek bile yemeden defalarca maç yapar, eve döndüğümüzde toz - topraktan aynada kendimizi göremezdik.

Çok sakatlandık, çok kavga ettik, goldü, direkti deyip çok didiştik ama hiç vazgeçmedik futbolu sevmekten. İlginçtir ki; hiç anımsamam kendime bir futbolcu adı taktığımı çocukluk zamanlarımda. Çocukluğumuzda modadır kendine bir futbolcu ismi vermek. O zamanların efsane takımı Hollanda'nın üç fırtına adamı Rijkard, Marco Van Basten, Gullit oldukça revaçtadır. Mermi gibi şut çekebilenler ve defans bölgesinde oynayanlar kendilerine yine bir Hollanda'lı olan Ronald Koeman ismini verirlerdi. Dünya kupasında Almanya'yı sevenler Müller ve Klinsmann'ı tercih ederdi. Mevkilere göre değişirdi kendilerine verdikleri yıldızların ismi. Kaleciler Fenerbahçe'liyse Schumaer, Galatasaraylıysa Simoviç, Beşiktaşlıysa Zalad'tı. Devir dünya kupası zamanı değilse -ki 4 yılda bir olur- o zaman memleketin en iyi futbolcularının isimleri verilirdi kendilerine. Hele bir de seni biri izleyip, büyük bir futbolcunun adını vererek överse; vay vaay.. Değmezdi o burun yere altı ay boyunca. Ben takmazdım kendime futbolcu adı. Çünkü ben o zamanlar futbolu izlemekten çok oynamayı seviyordum. Kendimden iyi futbolcu yoktu bence! O ki, devrin en iyi futbolcusu olan Rıdvan Dilmen'i bile kendime isim olarak kullanmazdım.

Sonraları futbol oyunculuğunun yanında, futbol izleyiciliği başladı 16 Kasım 1991 günü. İlk gittiğim maç henüz 9 yaşındayken dayımın götürdüğü Fenerbahçe - Beşiktaş maçıdır. Maç Fenerbahçe'nin 2-1 üstünlüğü ile giderken son dakikalarda Beşiktaş'ın tartışmalı golü gelmiş ve ben ilk maçımda galibiyet görememiştim. O maç hala tartışılır "top çizgiyi geçti - geçmedi" şeklinde. İlk gittiğim maç gayet olaylı ve heyecanlı olduğu için beni çeken bir unsur oldu bu izleyici olmaya. Sonra uzun zaman gidemedim maça. Dayım hep kendi gitti, beni hiç götürmedi. Oldukça içliydim çünkü her hafta gelir gittiği maçları anlatırdı. Büyülenmiş gözlerle dinlerdim neler yaptıklarını. İstanbul dışına bile maçlara gider, gerekirse en sağlam kavgalara bile girerdi. Taraftarlık kısmında bana örnek olan kişi dayımdı, beni o Fenerbahçeli yapmıştı... Aradan yıllar geçti ve ben bir gün kuzenim ve bir arkadaşımla maça gitmeye karar verdim. Babam olay çıkar korkusuyla izin vermek istemese bile ben asi ruhumu sahaya yansıtmış, kırık kolumla birlikte stadın yolunu tutmuştum. Tarihi tam hatırlamıyorum ama skor 5-1 'di ve ben o günden sonra sık sık maça giden bir adam olmuştum.

Orada yaşadığım anılar, gördüğüm insanlar inanılmazdı. Futbolun ve Fenerbahçe'nin yaşattığı aşkı gözlerde görmek, onlarla birlikte o heyecanları yaşamak bambaşka bir duygu gerçekten. Şu an taraftar profili çok değişti. Önceden gerçekten öyle adamlar vardı ki; "çırılçıplak Kadıköy turu atmazsan Fener yenilecek" de, anında soyunmaya başlayabilirlerdi! Öyle ruhtan, öyle candan bir tutku, öyle hisli bir sevda... Birçok maça arkadaşım Onur'la birlikte gittim ama bir çok maça da tek başıma gittim. Soruyorlardı; "tek başına sıkılmıyor musun oğğlum lan?".. "Orada 20 bin tane arkadaş var!" diyordum ve gerçekten öyleydi önceden. Her maç sonrasında bir sıkı dostum olurdu yanımda. Golleri sarılarak kutlar, çok heyecanlı bir zamanda gelmişse hedef gözetmeksizin öpüşürdük! Bilenler bilir, Fenerbahçe'nin 2bininci golünün denk geldiği maçı. Fenerbahçe - Trabzonspor Kadıköy'de karşılaşmıştı. Dakikalar geçti ama gol gelmiyordu. Tırnaklarla beraber gidiyordu parmaklar mideye. Ama dakika 90'da sol kanattan Tarık ortaladı, Fenerbahçe'nin gelmiş geçmiş en iyi yabancı oyuncularından Uche golü atmış ve o ana kadar yanımda olduğunu bile görmediğim bir amca bana öyle sıkı sarılmıştı ki 3 dakika kendime gelemedim! Hedef gözetmeksizin öpülüyordum! Yaşadığım en kıllı tacizdi ama o golün coşkusuna değerdi!

Yıllar yılı böyle oldu. Beni yakından tanıyanlar bilir, öyle pek sapık bir yanım yoktur. Ama gol olduktan sonra hiç alakasız bir şekilde bir çok hatuna sarılmışlığım, sonra onu bırakıp erkek arkadaşına sarılmışlığım ve sonra üçlü bir sevgi yumağı oluşturmuşluğumuz çok vardır. O sırada insan gerçekten hedef gözetmeksizin paylaşıyor sevgisini..

Futbol sevgisi, taraftarlık heyecanı gerçekten bambaşka hisler... di.

Hislerdi. Evet. Şimdi ne oldu, biz mi büyüdük ya da biz unuttuk mu futbolu? Ya da bu sahada oynayan futbolcular mı bilmiyorlar artık futbolu? Bizi mi yiyorlar bu abiler? Biz büyüdük ve gördük kirlenmiş dünyayı. Fenerbahçe dâhil, son yıllarda şampiyon olan takımların hiç birisi hakkıyla şampiyon olmuş değillerdir. Bakıyorsunuz, ortada futbol yok. Bu sezona bakıyorum misal. Fenerbahçe'nin güzel oynadığı tek maç var; İnönü'de Beşiktaş'ı 2-1 yendiği maç. Beşiktaş'ın "şampiyon olmasına rağmen" bir maçı bile yok güzel futbol oynadığı. Galatasaray keza hepsinden beter. Sivas? Geçin abi geçin.

Futbol artık masada oynanıyor. O yüzden terk etti stadyumları o eski abiler. Artık gollerden sonra sarılmıyor kimse, hedef gözetmeksizin öpmüyor. Gırtlağını yırtarcasına, sırf sevgisi için bağırmıyor artık kimse. Kötü futbol izleyip, kötü taraftar oluyorlar.

"Beşiktaş'ın şampiyon olmasına rağmen" dedim yukarıda. Bu sezon başından beri belli Beşiktaş'ın şampiyon olacağı. Bu işlerin içinde olanlar söylerdi de; "bu futbolla mı lan!" diyip güler geçerdim. Ancak öyle. Lig daha bitmedi, daha bir hafta var ama sonuç belli. Umarım ki olamazlar ve ben burada rezil olurum ama değil, öyle değil.

Bugün hali hazırda bir fotoğraf makinem olsaydı bunu size çok güzel ispatlardım. Bugün otobüsle eve dönerken, Beylerbeyi civarında bir araç içersinde iki kişi gördüm. Kim mi bunlar?

Bir tanesi Beşiktaş Jimnastik Kulübünün "derin devlet tetikçisi" olan Sinan Engin. Bu adamı bilirsiniz. Ünlü bir mafya babasına yurtdışına çıkması için pasaport ayarlayabilecek kadar karanlık bir adam. Basında ses kayıtları çıktı, bir sürü tantana oldu ama mafya babasına yardım eden adam hala ortalarda elini kolunu sallayarak dolaşıyor. İlginç değil mi? Kim bilir daha ne dümenleri vardır ama işte bilemiyoruz. Beşiktaş'ın yönetiminde aktif olarak rol oynamasa bile arka kapılardan neler çevirdiğini futbolla ilgilenen birçok insan bilir.

Bir diğeri sizi şaşırtacak ve gülümsetecek. Son haftaların demeçlerine bakın. Zirveye oynayan takım yöneticilerinin, futbolcularının, başkanlarının demeçlerine bakın ve karşınıza "çarşambanın gelişini" zırlayarak anlatan bir adam çıkacak! Bu adam, yaptığı karaktersiz eylemle "biz küçük takımız, bizi şampiyon yapmazlar" diyerek dramatize edecek ve kendine kocaman bir çıkış kapısı bulacak olan Bülent Uygun'du.

Bu iki adamın aynı araçta, böyle kritik bir haftada ne işi var? Ben sorarım ama kim cevaplar?... Birde bu Bülent Uygun denilen adamı Fenerbahçe'nin başında görmek isteyen bir kitle var aman diyorum aman..

Biz şimdi futbolu sevelim mi? Türkcell Süper Lig'i izleyelim mi? Bu memlekette alınan kolpadan şampiyonluk kupalarına sevinelim mi? Tura çıkıp sabahlara kadar eğlenelim mi? Şampiyon olan takımı alkışlayalım mı? "Ülkemiz futbolu ne çekişmeli oldu bak, son haftaya kadar şampiyon belli değil" diye kendimizi kandıralım mı? Yoksa buradan aldıkları kolpadan şampiyonluklarla Avrupa'ya gidip kevgire dönen "şampiyon" takımlarımıza kıçımızla gülelim mi?

Bu akşam eve dönerken bunu gördüm ve mahalleye geldiğimde futbolun içersindeki adamlarla iç içe olan bir insan bana Beşiktaş - Galatasaray maçından sonra yapılan gizli toplantıdan, Arda'nın son dakikada 'kasıtlı' olarak kaçırdığı golün yorumunu Rüştü'ye yaptığından bahsetti. Siz gidin sevinin hala Beşiktaş - Fenerbahçe - Galatasaray şampiyon oldu diye. Türkiye sınırlarından çıkınca görülüyor şampiyonluk, kupa sahipliği ve saire...

Açalım NtvSpor'u, adam gibi İspanya liginden bir maç vardır belki.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

merhaba efenim ben yeni düştüm.

Selamın hello. Buraya giriş amacımı sorguladım ve yapabileceklerimizi (gözlerim yaşlar içerisinde yazıyorum bunu :(( ehua ) şunlar çıktı! ===>

Öncelikle kimse kimseyi burada geliştirmiyor değil mi? Ama gelişmiş yerlerimizide görmek isteriz? extreme düşüncelerimizi anlatabilir, müziği konuşabilir, evrende ne işimiz var lan? diyebilir, düşünsel regl yaşayabiliriz. tartışma konusu olabilecek anılarımızı anlatabilir, imla kurallarını siktir edebiliriz. Kişisel becerilerimizi tanıtabilir, becerdiğimiz şeyleri de anlatabiliriz (sağ lob tecavüze uğradı - aileler sokakta!)

Fantastik olabilir hatta frp bile oynayabiliriz. "Aga frp ne lan?" diyenlere cevap verebiliriz (bu da bişidir), öz yanılgısından çıkıp insanın gelişmek durumunda olduğunu söyleyebilir, toplumun hangi ilkel dürtülerle müzik dinlediğini, müziğin onların acınası arabesk duygularını anlatmak için var olmadığından bahsedebilir, bir müzisyenin soyut şeyleri nasıl enerjiye çevirdiğini konuşabiliriz.

Tanrı sevgisinin -daha büyük bir şeye sahip olma isteği olduğunu anlatabiliriz. Heyecanlı olabilir, kıroluğa hayır diyebilir, lan bu delilerin seçtikleri maymunlar mı bizi yönetecek diye düşünebiliriz.. Testament konserine gidip head bang yapabilir müzikle alakası olmayanların hatun pandikleme çabalarına tanık olabiliriz.. Süper Cem cim le tanık olduk öneriyoruz. Küresel ısınma ile ilgili Tarkan'dan mesaj almayabiliriz! Latif Doğan, Mahmut Tuncer vb. liklere lan hem kırosunuz hem paranız var, hem müziği beceriyorsunuz, hem ünlüsünüz, hem de sosyal mesaj veriyorsunuz dümbükler diyebilir,evrendeki boşlukla bizim boşluğumuz arasında bir ironi yaratabiliriz... mi?===>

DOĞRU YERE Mİ GELDİM? Evet sana soruyorum?

POSTED BY Charmerian
POSTED IN
DISCUSSION 1 Comment

Belgesel

Belgesel Adı: ZARİF EVREN

Orijinal Adı: The Elegant Universe
------------------------------------------------------

tayfun : olm bi belgesel var mutlaka izlemelisin!

önder : tamam izleyelim moruque?

tayfun : olm senle izlesek kesin birbirimize sarılır izleriz fsmöç

önder : dsfas

-------------------------------------------------------


'Kuantum Fiziği' ile Einstein'ın "genel görelilik kuramı" nın birleştirildiği bilimsel birtakım deneyler ve çalışmaların; tüm zamanların en ilginç evren tanımlamasının anlatıldığı müthiş gerçekliklerle karşı karşıya kalıyorsunuz. Gerçekten?


Kuantum fiziği atom altı parçacıkları, hareketlerini tanımlıyor,genel görelilik kuramı ise evrende ki büyük cisimleri,yıldızları,güneş sistemini,4.boyut uzay zaman ı tanımlıyor. (ya da ben öyle sanıyorum)


Bu iki güçlü bilimin birleştirilebilmesi için hayal gücümüzün ötesinde bazı şeylerin olması gerekiyor.


örn: genel görelilik ile kuantum fiziğinin birleştirilip yeni bir evren tanımlaması için sicim lerin varlık, hareket alanını sağlayan 11 boyutun varlığının ispatlanması gerekiyor. Gerçekten çok güçlü, yeni ve devrimci bir bilim. Belgeselde dinlediğimiz, izlediğimiz bilim adamları, ülkemizde sitelerine yasak konulan ateist, devrimci Richard Dawkins'in teorik destekler aldığı bilim adamlarının çalışmaları ve burası çok önemli..CERN'i bilenimiz vardır ülkemizde gazetelerden okuduğumuz ve saçma sapan aktarılan ve çarpıtılan bilimsel çalışmaların yapıldığı organizasyon. Bir çok yerde Avrupa'da dincilerin sokaklara dökülmesine neden oldu bu çalışma.. Kara delik açılacağı bile saçmalandı.CERN'de yapılan şey, bu belgeselin anlatmak istediği şeyler. Eğer gerçekten deney, bu yeni ve devrimci evren tanımlamasını bilimsel gerçekliğe kavuşturucak cevapları verirse, sanırım insan çok yakın bir zamanda evrenin bilinmeyen her şeyini açıklayabilecek. Çok ayrıntıya girmek istemiyorum.. İstesem de fazla giremem herhalde dsaf .Bir kaç kez izlemek lazım nitekim.


önder : ohaa..laaan? ( bilimin ana fikri "sicim teorisi"ni açıklarken, bir fizikçinin matematiksel formülünün sonucunda ortaya resim çıkmasının dumur anı.)

tayfun : cok merak ediyorum... o bilim adamlari ellerinde ispatlariyla birlikte paralel evrenlerle ciktigi zaman karsimiza, Kuran, İncil falan ne b*k yiycek?

Önder : dsafsad

Belgeseli mutlaka izlemeye çalışın, izledikten sonra da düşüncelinizi bekliyorum lems.

--------------------------------------------------------------------------

10 yaşındaki kardeşim için (10 yaşında olmanız gerekmiyor elbette?) arkadaşımdan rica ettiğim GÜNEŞ SİSTEMİMİZ VE GALAKSİMİZLE İLGİLİ KÜÇÜK BİR SUNUM'u sizinle paylaşmak istedim. Sunumun rapidshare linki : http://rapidshare.com/files/232494439/sunum.ppt

not : sunuma bakabilmeniz için MICROSOFT POWER POINT programı olması lazım. E yüklersiniz değil mi ?

Ne boka yarıyacak bunlar diyebilirsin? Olsun lan bak yinede! Belki düşünce açılımlarına girersin? (çüş)

POSTED BY Charmerian
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Ortaya Karışık... V.7


Efendim selamlar! Nasılsınız?!

Beni soracak olursanız bileğim haricinde iyiyim.. Evet, yine maçta sakatlandım, ne var?! Onun haricinde iyiyim, muhteşemim, bildiğin Süper Cem'im..

Ama biliyor musun, bugün mallığın sınırlarında dolaştım. Ama bunda benim suçum yok bence. Gerçekten bak! Sürü psikolojisine zaman zaman benim de dahil olmadığımı söyleyemem. Bugün öyle oldu. Şirkette sabahtan beri yaşanan saçmalıklara güldük, eleştirdik, çekiştirdik falan. Ama sonra ne oldu? Sonra şöyle oldu; iade edilmesi gereken bir yazıcıyı, yapılması gereken bir yazıcı ile karıştırıp bir güzel bakımını yaptım, temizledim, tüm sorunlarını giderdim. En son anda, kapaklarını tam kapatacağım anda fark ettim bütün bunların kocaman bir HOLY SHIT! hissiyatı yaratacağını... İlk fark ettiğim anda söylediğim cümle şu oldu: hay .mıma koyim yaa!..

İşin kötü yanı, o kadar çok motive olmuştumki işe, çok derin ve ince bir bakım yapıyordum. O kadar özendim yani. Kırk yılda bir bu kadar özendiğin bir yazıcı oluyor ve o da yanlış yazıcı oluyor... Asıl yapılması gereken yazıcıyı bu şiddetli hayal kırıklığı nedeniyle yapamadım. Aldım masaya ama o bana baktı, ben ona. Adeta bakışlarımızla dövüştük. O bana güldü, ben ona küfür ettim. En neticede no one wins the fight! Ne o tamir oldu, ne de ben onu yapmaktan kurtulacağım. Bugünlük berabere kaldık ama yarın savaşı o kazanacak. Tüm çirkinliğiyle önümde uzanacak ve ben onun bağırsaklarını dağtıp tüm vücuduna anjiyo yapacağım...

Gülme lan okuyucu... O anı yaşamanı istemem gerçekten... Saatlerce uğraştım ve uğraştığım yazıcı yanlış yazıcı... Hayır, işin kötü yanı üstelik "iade" edilecek. Direk çöpe giden saatler...

Neyse!

Eve gelirken yine kabuklu yer fıstıklarından aldım. Çıtır çıtır yiyorum şu an. Öylesine seviyorum bunları ama çok susatıyor. Ama bu bir bağlamda iyi çünkü ben resmen bir labaratuvara kapatılıp, aylarca incelenesi bir insanım. Neden? Çünkü su içmeden yaşayabiliyorum :S Sıvı şeyler içiyorum ama suyun yerini tutmadığını bilmek için bilim adamı olmaya gerek yok tabi. Tabiki tavsiye edilen su miktarı olan "2 litre"nin yanından bile geçmiyor günde aldığım sıvılar. Ve ben susamıyorum. Arada bir kendimi zorluyorum içmek için. I ıh, olmuyor. Garip bir şekilde susuz yaşıyorum ama birazdan içeceğim çünkü fıstık yedim. Çünkü fıstık susatıyor.

Sana bahsetmedim daha değil mi okuyucu? Ben geçen gün ttnet'e sitem dolu, hayvani bir mail attım. Gerçektende okuyan kişi şaşkınlıklar içersinde kalmıştır. O derece sitemkar ve sinirli bir maildi. İnternetim aşırı yavaş ve bunun yanı sıra sürekli kopuyordu. Aylardır aynı sorunu yaşıyordum ve aylardır ttnet buna bir çözüm bulamıyordu. Netekim en başta yapmam gerekeni geçen hafta yaptım ve meyvesini hemen aldım. ttnet'ten aradılar, mailimi okuduklarını parantez içersinde belirttikten sonra sorunlarımı uzun uzun dinlediler. Sonra geçtiğimiz pazar (dün) gününe randevu verdik ve evime geldiler. Acaip bir cihaz taktı, bağlantı var görünüyor dedi. Ancak sonra ben ona sorunlarımı ayrıntılı olarak anlatıp, uygulamalı olarak gösterince şaşırdı. 2 yıldır bu işte çalışıyormuş ve hiç böyle bir sorunla karşılaşmamış. Böyle özel bir insanım işte okuyucu. ttnet'i bile hayretler içersinde bırakabiliyorum. Kendimize süper diyorsak bir bildiğimiz var yani öhm. dsmfsd (eğlendim) Neyse işte. ttnet görevlisi yerine döndü, portlarımı değiştirdi ve internetim cayır cayır çalışıyor. İki gündür kopmadı adeta! Öyle mutluyum ki!

Aslında ben, aylarca o müşteri hizmetleri diye takılan bilgisayar bilgisi sıfır insanlara, portlarımın değişmesini istediğimi/gerektiğini iletiyordum. Ancak o bilgisayar bilgisi sıfır insanların aynı zamanda söyleneneni anlamama ve kendilerini bir bok biliyor sıfatına sokma gibi hastalıkları var. Eğer zamanında benim problemimi bağlı olduğum santrale, benim söylediğim gibi iletselerdi bu sorun bu kadar uzamaz ve ben kimsenin canını sıkmak zorunda kalmazdım. Ama gerekiyor. Bazen işini iyi yapmayanlara, bizleri bu kötü hizmetlere mahkum edenlere hadlerini bildirmek gerekiyor. Bunda üslubunuzu sert tutmanız gerekiyor. Çünkü bu tür insanlar bundan anlıyorlar.

Evime kadar gelip sorunumu insan gibi dinleyip, hemen çözümünü üreten arkadaşa buradan teşekkür ediyorum ve onun içinde bir teşekkür maili atacağımı, en azından işini iyi yapan insanlara yararımızında olması gerektiğini düşündüğümü sizlerin engin bilgilerine sunar ve neden böyle resmi konuşmaya başladığımı düşünerek, normale dönmek için hebele hübele falan deyip, gayret gösteririm. Noluyor lan?!....

Efendim, son olarak soruyorum sizlere! Rock'n Roll sever misiniz? Şöyle janjanlı falan? Peki "death metali arada bir de olsa dinlerim, fena değildir lan aslında" diyenlerden misiniz? Şöyle kaliteli falan?

O halde neden Gorefest'in Soul Survivor albümünü denemiyorsunuz? Bence gerçekten çok seveceksiniz. Beğenmeyenin parası iade lan! Söz lan!Özellikle üçüncü parça olan River'ı seveceksin bence. Senin zevkine göre olduğu için upload ettim zaten.

Al indir hadi, bak, senin için uğraştım!

http://rapidshare.com/files/237134928/1995_-_Soul_Survivor.rar

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

sabıkalı bir tür olabilirmiyiz?


Bu tür hakkında herkes bir şeyler söylüyor ama nasıl yok oldukları bir muamma.. İzlediğim bir belgeselde yok olmalarıyla ilgili ilginç bir söz söylenmişti: homo saphien ile (bizle ehua :$) karşılaştıktan sonra yok oldu.

Bulunan fosiller üzerinden yapılan araştırmalara göre bu tür 400 bin yıl boyunca dünyada yaşam sürdü. Sanırım dünyanın 4.buzul çağına denk geliyor ve bu günden 30 bin yıl öncesine kadar yaşadıkları, varlıkları ispatlanmış. DNA'larının bizimkilerle %99,9 benzerlik taşıdığı da söylenenler arasında. (Darwin'in kulağı mı çınlasın?)


Kimileri bu türün beyni olduğu halde zekayı geliştiremediği için yok olduğunu söylüyor, kimileri beyinsizliklerinden yok olduğunu söylüyor, kimileri 'cro magnon' (kıro maganda?) türüyle girdikleri savaşları kaybettiklerinden, kimileri homo saphien ile çiftleşip kısırlaştıklarını söylüyor ama yine yapılan araştırmalarda Neanderthal insanı homo saphien ile hiç çiftleşmemiş.. Yani bize vermemişler? :(

Fahri abi bizim onlardan bir kızı alıp kaçırıp tecavüz ettiğimizi, döllerinden ettiğimiz yorumunu yapmıştı ehuae Bu da bir fikir tabi ki?

Peki biz ''düşünce gücü'' gelişen homo saphienler.. Ne yaptık? Düşünmeye başlar başlamaz yok etmeye mi başladık? Bu gerçeği nasıl sorgulamamız gerekiyor?
Eğer bizim insani kavramlarımız varsa neden bu kadar yok ediciyiz? Fahri abi boklayıcı olduğumuzu düşünüyor ahueuh

Garson elinde bir şeyler götürüyor müşterinin masasına..


Süleyman: Moruk?

Garson: hm?

Süleyman: Tepside taşıdığın her şey bok olacak!

Garson: ?!&? (error..anlamsızlık..vb)


Düşünelim.. Doğada bir tür var, zekası homo saphien kadar gelişmediği söyleniyor.. Ama homo saphien'den daha doğa ile iç içe yaşıyor bu tür.. İç içe derken bunu medeniyetin icat edilmemiş olmasına falan da bağlayabilirsiniz ama doğayı talan edici olmama babında şey ediyorum dasf.. Neyse bu tür ben bir açılayım lan biraz gezeyim falan diyor. Asya ya doğru şöyle bi gezinti yapmaya bi çıkıyor veeee noluyor? Atalarımızla karşılaşıyorlar..


- Merhaba biz homo saphien

- ?

ve artık yoklar..
ahueuh

Neanderthal insanı el becerilerinin üst seviyede olduğu (av silahları yapımı) bi tür, buzul çağda yaşayabilecek bir evrimi var (çok fazla etli olduğu için hızlı olamadıkları ve kaçamadıkları falan da söyleniyor) Almanya'da neanderthal vadisinde bulunan fosilleri nedeniyle o vadinin adını almışlar. En çok şaşırtan şeylerden biride bu türün müzik enstrümanları yapmış olmaları. İlk müzik enstrümanlarını kemiklerden yapmışlar, flütleri bile var (ne sandın eha)

İnternetteki, neanderthaller ile ilgili bazı yorumları paylaşmak istiyorum..


- Yaklaşık 35 bin sene önce soyu tükenmiş olan, homo sapiens'den farklı bir tür insan nesli. Mezarları, av aletleri ve süs eşyaları bulunmuştur. Evrim teorisi'ni destekleyen fosil adamlardır.
-------------------------------------------
- Ceddimizin düşmanları. (bu adam kesin ülkücüdür dasfdasfasd)
---------------------------------------------------
- Daha çok evrim teorisi saçmalığında geçen binlerce yıl önce yaşamış ara geçiş formunu oluşturan insanoğluyla çiftleştiğine inanılan kavim. (bu da yazık, daha Kâbe'de.. gidip taşta atar bu şeytana falan..)
-------------------------------------------------------
- bizden daha önce insana benzemişler ama biz arkadan gelip tur bindirmişiz bunlara. Yani evrimde ayrı bir kol onlar. süs, alet falan bile yaparlardı. Bazı görüşlere göre insan ırkının içinde harmanlaşmış olma ihtimalleri de var. (tur bindirme ehuauhe süper ya)
-----------------------------------------------------------------
- Bazı canım arkadaşımlarımı bilimi 10 yıl önceden takip etmek ile suçlamış olmak istemem ama neanderthallerin gayet zeki yaratıklar oldukları artık bilinen bir gerçek. Homo sapiense sorsan o bu kâinatın en zeki yaratığıdır zaten. Ya bu ukalalığı kabul etsin bazı canım arkadaşlarım ya da bilimi takip etsin de kelam eylesin, beni de yormasın.(tamam abi)
------------------------------------------------------------------
- Avrupa ve yakın doğuda Homo sapiensle bir arada yaşamış türdür. Akıllı alet kullanan bir kültüre sahip olan ırktır. İlk bulunan fosillerinin ileri derecede romatizmalı olması bu türün ucube olduğunun düşünülmesine sebebiyet vermiştir. Homo sapiense göre daha iri bir türdür.
----------------------------------------------------------------------
Bu türe ait toplu fosil bulundu ve toplanmalarının nedeninin bir cenaze töreni olduğu en güçlü sanı. MÜZİK-CENAZE-HÜZÜN.. Burdan da ayrı bir açılıma girilebilir ben bununla ilgili birşeyler araştırıyorum ve eğer gerekli ıspatları bulursam bizim ki gibi gelişmemiş toplumların müziklerinde neden sadece hep ağladıklarını, oooof uleen ooof vb. şuursuz naralar attıkları, sürekli ezik duygularını harekete geçiren basitlikleri beğendiklerini, ilkel bir beynin algılayabileceği seviyede kötü müzikaliteyi seçtiklerinin bilimsel bir zeminini oluşturmayı umuyorum (woha!) Sizinde mutlaka şöyle bir anınız olmuştur. Birisine jazz dinletirsin yada metal dinletirsin yada klasik müzik? Blues? Kaliteli evrensel bir müzik dinletmek istersin ama adam Yavuz Bingöl dinliyordur, İsmail YK, Selami Şahin? "Olm bu ne yaaaa? Öff çok gürültülü" der. Yada ırksal, kültürel, öz vb. yanılgılar bilinç altından fışkırır..

"oooollmmm bahele bizden birşey çal lan özümüzü dinleyek!" gibi şuursuz tepkiler görürsünüz. Dinledikleri müziklerin sözleride cabası! "Ekinim çıkmadı - tarlam mahfoldu, gelmedin, gitmedin
- vermedin, ühühü seviyooreem, yeşil gözlüm, mor memelim, kırmızı dötlüm..."

Siz durun hele ben bunu bir ispatlayayım görürsünüz kültür dediğiniz bokluğun nasıl bir ilkel dürtünün (duyguların hisslerin evrimi?), anlamsızlığın ve şuursuzluğun ürünü olduğunu. Bu konuya ayrıca bi başlıkta girecektim ama nereden geldik buraya lan? hah neanderthallerin cenazede müzik yapmalarından geldik. Bizimki gibi toplumların müzik algılarındaki ilkelliğin sebebi asırlar öncesinin ilkel insan genleriyle alakası olabilir mi? Evrim diye bir şey var ve evrime direnen maymunlarla dolu bir toplumda bunu ileri sürmek.. Bir düşündüm de çokta "hmm mm yok ya ehah yoook ooolllm sallama" gibi tepkilere maruz kalacak bir düşünce olmasa gerek.

Gel gelelim dünyanın belası homo saphiene.. Kimileri bizim neanderthallerden daha zeki olduğumuz için doğanın bir döngüsü olarak bizim hayatta kaldığımızı söylüyor. Bu belki bizim türümüzün bir tür kutsanışı psikolojisi de olabilir? Ya da agnostiklerin veya çakma atesitlerin hümanistlerin vs. var oluşa kutsal bi anlam yükleme psikolojisi de olabilir? Ama bizle neanderthal arasındaki farklılıkları başka bir pencereden düşünürsek, bizim nasıl pislik bir tür olduğumuzda ortaya çıkabilir ehah.. Bu konuyla ilgili tanımadığım birisinin internette bi yazısını okudum ve gerçekten beni düşündürdü, sizede göstereyim.

BİLİNMEYEN KİŞİ: "ilk insanların adıdır neanderthal! Bilim, önceleri sanıldıgı gibi neanderthal beyninin fazla gelismemis oldugu iddiasının günümüzde geçerliligini yitirecek tespitler sunmustur. Onların beyinsel olarak degil de sadece fiziksel olarak bazı farkları oldugu su götürmez bir gerçektir. Aksine bizim modern dediğimiz yaşam alanlarına kendimizi hapsetmemiz, onlardan daha küçük ve sınırlandırılmış beyinlere sahip olduğumuzu kanıtlar nitelikte bence. Her hangi bi konusma dilini benimsememeleri ise evreni kelimelerle değil de zihinleriyle kavramaya çalıstıklarını düşündürtebilir. Kelimelerle düşünmeyen atalarımız(ki bence atalarımız) ın zihinsel zenginliğine varabilmek için konuşmayı, kelimeleri her şeyi reddetmeyi istiyorum lakin bunun icin artık cok geç. Peki ne yapıyorum? Evreni anlamak için bana sunulan bilgileri edinmeye çalısıyorum. eee? Peki ya sonra? Anladığım evrenle atalarım gibi bütün olabiliyor muyum? Hayır olamıyorum. Öyleyse sıcayım, bilimin de, inancın da, kültürel degerlerin de, modernlesmenin de ... topuna işte.

Sanırım onların kavrayışlarına, zenginliğine, saflığına sahip olabilmenin tek yolu her şeyi ama her şeyi reddetmekle başlanabilir."
---------------------------------------------------------------
Müsaadenizle alkışlamak istiyorum bu arkadaşı! brawooo fiyuuuu şak şak şak şak..

Diğer bir bakımdan.. Özel mülkiyeti kim icat etti? homo saphien.. Dinleri bütün dünyayı baskı altına alabilecek bir araç haline kim getirdi? homo saphien.. Doğanın .mına kim koydu? homo saphien.. Kendini acınası bok çukurlarında yaşamaya kim mahkûm etti? homo saphien.. Katliam ve vahşetleri saymaya gerek var mı? Yok sanırım.. Bu örnekleri bu günümüz dünyasına ve toplumlarına bakarak binlerce örnek haline getirebiliriz.. Bunun yanı sıra iyi örneklerde var gerçekten çoook çok iyi düşünen insanlar ve onların toplumları, bizim gibi toplumlardan çook çook ileri bi evrimde olan insanlar var.. Müzikleri, düşünce sistemleri, bireysel bakış açıları, evrene ve doğaya yaklaşımları bütün bunlar bir evrim sonucu peki bu evrimi ne sağlıyor? Bence toplumların evrimlerindeki en büyük rol MÜZİK. Tabii ki başka etki ve tepkimelere de ihtiyaç var ama müzik bence düşünce evriminin buna bağlı olarak kişisel ve toplumsal karakterin gelişiminin en büyük dinamiklerinden biri. İşte bu yüzden, bizimki gibi toplumların müziğe yaklaşımları, müziği algılama yetenekleri ve algıdaki seçiciliğin sürekli ezik dürtülerinin seçtiği biçimsizlikler olmasının, bizim neden böyle bir toplum olduğumuzla çok ilişkisi vardır.

Bu konuda sizinde düşüncelerinizi merak ediyorum..
--------------------------------------------------------------------

3 arkadaş taksimde geziyoruz.. Arkadaşıma (tayfun) telefon gelir

tayfunun kız arkadaşı : aşkımmmm naber? (dsaf)

tayfun : iyiyim, Önderlerle geziyoruz noldu?

tayfunun kız arkadaşı : hemen NTV'yi izleyin, Mars'a insansız araç iniyor, canlı yayın var..

tayfun : tamam..(telefon kapanır) lan! Mars'a insansız araç iniyormuş NTV' de canlı yayın varmış izleyelim?

önder : izleyelim moruque ( lan ne güzel bir sevgililik sorumluluğu ehueh)

O sırada bir türkü barın önünden geçiliyordur.. Kafasını çevirip içeriye bakan iki arkadaşın gördüğü ilginç bir gerçeklik vardır: aynı zamanda olan 2 farklı olay

Bir resimde mars a insansız araç iniyordur..

Bir resimde ise halay çekiliyordur.. Herkes çıldırmış gibi, ataları gibi onlarda sadece hep yaptıkları şeyi yapıyorlardır.. Hep oynuyorlardır.. Roman havası.. Ankara misket.. şemmamme.. Bunun adı da anlı şanlı kültür olmuştur.. Ve hayatlarında hep bu vardır.. Bu tür hep oynar.. Hatta ağlarken hemen oynayan türleri de var..

"peeeh bee neyin içindeyiz lan!" derler..

lan mk sizin! diyip NTV'ye koşmuştur gençler..

POSTED BY Charmerian
DISCUSSION 2 Comments

Sümüklere, Balgamlara ve Seçenlere...


Bu sabah metroçüke binmek için baya bir uğraş verdim. Yırtındım adeta! 15 civarı metroçük geçti gözlerimin önünden; gözlerim kadar dolu doluydular. Sinirlerim beynimin tepe noktasına fırladı haliyle. Hayır, baş ağrımın bununla pek bir ilgisi yoktu. Bu metroçükle olan mevzu "sümük"sel bir sıkıntı daha çok. Sağa gittim olmadı, sola gittim olmadı. Her yanı denedim, bir boşluk bulmak umuduyla ama benimle beraber onlarca umut daha vardı binişmek için bekleşen.

Nitekim darlandım, terlendim, aynı zamanda bunlara tepki olarak sinirlendim! Size layık gördükleri hizmet bu işte! dedim sesli sesli. Tekrarladım. Sövdüm herkesin duyabileceği bir ses tonuyla. Hakkınızı alıyorsunuz dedim. Sizi sümükler.

Hiç bakmıyor musunuz etrafına siz sümükler? Hiç bakmıyor musunuz saltanat sürenlerin rahatlığıyla 180 derece ters açıda duran rahatsızlığınıza? Görmüyor musunuz alnımızdan ter olarak fışkıran rahatsızlığı? Siz boşboğazlar, sümükler, omurgasız sorgulama fukaraları; gerçekten görmüyor musunuz hiç bir şeyi? Görmüyor musun birader, başbakanın tüm yolları kapattırmış kortejinin geçeceği için, işte bu yüzden bekliyorsun bu trafikte birader! Görmüyor musun allah aşkına bir söyle, gerçekten mi görmüyorsun? Senin seçtiğin başbakan senden korkuyor, görmüyor musun? Sümük gibisin birader. İğreniyorlar senden. Sokakta yatıp kalkmayı yaşam biçimi olarak seçmiş kirli yüzlü çingenelerin tek bir nefesle burnundan kurtulup, kaldırıma yapışmış sümük gibisin...

Gerçekten mi bakmıyorsunuz etrafınıza? Hani çay içiyorduk ya Beşiktaş'ta tam iskelenin yanında. Boktan ve geç gelen çaylarını sevmiyorduk ama oranın tatlı esintisini, vapurların çıkarttığı dalgaların kimi ıslatacağını izlemeyi sevmiyor muydunuz? Sen sevmez miydin sümük kardeş? Hiç sosyalleşip oralarda oturamadın mı yoksa? Olmadı mı bir kız arkadaşın, tutamadın mı ellerinden? Bakamadın mı gözlerine aşk ile? Sümük kardeş. Belki sen de severdin orayı ama yine seçtiğin adam yok etti orayı. Kaldırdı, görmek istemedi seni, senin kız arkadaşını, yaşadığınız aşkı, vapurların çıkarttığı dalgayı, kimi ıslattığını... Başbakanın senin kız arkadaşından da korkuyor sümük. Hemen yan tarafında bulunan ve haftada bir gelip oturduğu mekanı için tehlike yaratıyorsun sen sümük. Kız arkadaşın da öyle. Yine yere atılmış bir balgam kadar değer görmedin sümük. Bak, trafik kapatılmış, geliyor yine başbakanın. Eğil önünde, paspas ol, yarabbi şükür de...

Hak ettiğiniz bu mu, bunu mu istiyorsunuz? Demokrasi dediğiniz şey; seçtiklerinizin ve yakınlarının zengin olması, sizinse toplu taşıma araçlarında bir sümük gibi, bir balgam gibi, bir köpek leşi gibi yolculuk etmeniz mi? Duydun mu, başbakanının eşinin bir sürü şirketi olmuş. Oğlunun gemicikleri olmuş. Senin neyin oldu sümük? Mavi akbilin mi oldu? Helal olsun! İte kaka binebilirsin artık metroçüküne huzurla.

Sana bir sır vereceğim sümük. Şükretmek gerizekalılıktır. Neye şükrettiğini iyi bil, iyi değerlendir. Yapıştığın kaldırımdan azıcık kaldır kafanı, bak, görüyor musun, her şey orada, ne kadar berrak, ne kadar açık, bak, biliyorum görebilirsin... Metroçükünde "çok şükür, azıcık sıkışık ama en azından çabucak gidiyoruz işimize" diyorsan o kaldırımdan kafanı kaldıramamışsın sümük. Yapışmış kalmışsın en yeşil yanınla en gri kaldırımlara... Fazlasını iste! Yetinme! Şükretme! Teşekkür etme sümük, teşekkür etme! Minnet duyma! İste! Daha iyisini iste sümük!

30 arabalık polis kortejiyle geçen parlamenterlerine sor; "eşini ve kızını sabah işe gitmek için sadece bir sabah bu metrobüs'e yollar mısın bakanım?" diye sor sümük, bir kere sor! Bir kere iste seninle birlikte koklasınlar sabah terini, sigara kokan ağızları. Bir kere seninle birlikte çaldırsınlar cüzdanlarını metrobüste. Bir kere de onların karısı kızı taciz edilsin lan, bir kere, tek bir kere lan sümük, başka istemiyorum, tek bir kere... Umurunda değil değil mi? Sen "ekmek" seçmezsin.

İşte sen de farklı değilsin ki onlardan! İşte bu yüzden gocunmuyorsun o saltanat içinde yüzenler keyiflerini çatarken, senin kaldırıma yapışmış olmana! Umarsızsın! O saltanat sahibinin yerinde olsan aynısını yapacaksın, aynı arabalara binip, aynı polisleri kullanacaksın, aynı gemicikleri alacaksın oğulcuğuna, aynı başbakanın gibi uyaracaksın insanları analarıyla birlikte gitmeleri için!

Onlardan birisin, onlarsın, onlar sensin. Sorgulamayı bu yüzden sevmiyoruz halk olarak, ülke olarak. Sorgulanmak istemez böyle rejimler. Cumhuriyet, demokrasi, Atatürk, din, laiklik, devlet, anayasa... Sorgulanmak istemez hiç birisi, sorgulatmak istemez halk. Düşünmemek, düşüneni engellemek daha kolaydır.

Sen onlardan farklı olmadığın için bunu hak ediyorsun, bu rezilliği, bu sümüklüğü, bu omurgasız tek hücreli canlı sıfatını köküne kadar hak ediyorsun! Sümüksün ve bundan bir hücre daha ileri gidemeyeceksin.

Hiç birinize saygı duymuyorum, hiç birinizi önemsemiyorum. Bahsettiğim ve açıkladığım gibi; sizler benim için kaldırıma yapışmış yeşil bir sümüksünüz. Hepiniz.

Sümük gibi leş bir hayat sürüp, yaşamının son on yılında allaha şükrederek ve temizlendiğini umarak ölümü bekleyeceksin. Huriler için? Durmak yok, huriye devam! Azgın köpekler! Bari ölünce rahat durun lan...

Dinimizdeki huri ile nuri arasında neden bu kadar ayrıcalık var, onuda başka bir sefer irdeleriz. Ama sümükler için bir şey ifade eder mi?

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 9 Comments

Bir Metalciğin Ankara Seyahati v.4 : İstanbul, İstanbul! Geldimde Ne Buldum?!

Efendim selamlar! Nasılsınız?!

Beni soracak olursanız sevdiceğimi evine bırakıp yine geldim bu tren garına! Nasıl olabilirim yani?! Gördüğünüz üzere gelirken otobüsle geldim ama dönerken trenle dönüyorum. Çünkü en birinci neden otobüsün saatleri pek uygun değil. Yarın pazartesi ve iş günü olduğu için direkt işe gideceğim. En uygun saatler trene tekabül ediyor!

Önceden treni ucuz olduğu için kullanırdık ama artık gerçekten "önceden" olmuş o işler. Otobüsle aynı para artık. Çay + kek servisi yok, molası yok, güler yüzlü bir muavini yok, beleş suyu yok... Yok oğlu yok amk! Yani saatsel problemler olmasa hiç işim olmazdı trenle! TCDD! Gözümden acaip düştün, haberin olsun! Aslında baya olmuştu düşeli. Önceden ucuz diye binerdik ama şimdi bir ucuzluğu da kalmamış. Otobüs biletiyle aynı paraya geldi tren bileti. Hem daha uzun sürüyor, hem yukarıda saydığım gibi promosyon tadında artıları yok. Eh neden trene binelim ki biz şimdi? Ancak benim durumumda olanlar ve hala old school bağlarını çok kuvvetli tutanlar kullanır sanırım :P Önceden tren yolculuklarını yemekli vagonda bira içerek bitirirdim. O zamanlar uygundu fiyatlar. Şimdi bir şişe bira 6.5 YTL! Laila mı lan burası! Sittirin, gözüm görmesin sizi!

Neyse.

Gözlerimden uyku akmasına ve bütün yolculuğu uyuyarak geçirmeyi düşünmeme rağmen sizi de düşünüp ajandamı karalıyorum ey okuyucu! Gerçekten kendine cefakar bir blogger bulmuşsun, kıymetini bil! ewq

Daha önceden ayırtmış olduğum tekli koltuğuma oturdum, koltuğu geriye yasladım. Treninde bu olayını seviyorum aslında. Tekli koltuk var. Gerçi artık otobüslerde de var ama pahalı o :P

Çiftli olması gereken cam, dışarıdan kırık. Yani beni şu an tek cam koruyor. Eğer sapığın teki ben uyurken dışarıdan taş atarsa -ki ben çok şahit oldum bu olaya-, -ki bu zaten dışarıdaki camın nasıl kırıldığını açıklıyor- o orspu çocuğuna şimdiden ana avrat sövüyorum.

Önümde tam bir keko var. Geldi, koltuğu geriye yaslamaya çalıştı. Bir insan bunu beceremez mi lan? Çat diye hemencicik beceremeyebilir tamam ama bu kadar mı uzun sürer. Malcan! Yardımcı oldum ben ama bu asrın hatası olabilir. Oldum olası haz etmiyorum yolculuk kankalarından zaten, bilirsiniz. Zira bu yardımımdan bir dakika falan sonra eleman bana döndü "yaaağ 'telefon sim kartı yerleştir' diyor, naapçam" dedi. ÖFF!.. Kapat aç düzelir dedim. Bir dakika sonra gülüşerek yaptığı telefon konuşmasından bunu becerebildiğini anladım. Tabi yine benim yardımım sayesinde. 5 dakika sonra, ben size bu satırları bu uykulu halimle karalarken telefonu çaldı bunun. Ama insan gibi çalmıyor! Avaz avaz bağırıyor alet! Sanırsın Davos Fatihi! Öyle gazlı, öyle içten, öyle kurulmuş saat gibi bağırıyor! Ve tam benim sinirlenme sınırımda açtı telefonu.. Okkadarda fazla çaldırdı yani. Sapık. Bir daha öyle çalsın bak ben ne yapacağımı biliyorum. Hala gülüyor. Malcan.

Önümdeki keko tekli koltuktan kalktı, başkasının ayırtmış olduğu ikili koltuklardan birine uzandı. Lan ne acaip adamlar var.

Şimdi diskmani takıp uyku moduna girmeyi düşünüyorum. Uyku - osuruk - horlama üçgeni haricinde birşeyler olursa uyanınca yazarım.

İyi geceler de lan okuyucu!

---

Gün aydı.. Saat kaç acaba, hiç fikrim yok... Gece baya uyudum ama hep uyanarak geçti. Uyudum uyandım, uyudum uyandım, uyudum uyandım...... Biraz daha uyudum, sonra yine uyandım.... Bol bol osurdum sanırım! oh mis. Şimdi Söğütlüçeşme'de inip metrobüse bineceğim! Haydin geçmiş olsun...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

ttnet ve telekom'a yüzlerce kez kafam girsin. acımasın, binlerce kez daha girsin.
hiç üşenmesin, milyonlarca kez daha girsin. belki üşenmezse milyarlarca kez daha da girebilir!
belki.. dahası da var ama onları başka durumlar için kullanıyorum.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

İçtima

Kuzgunlar süzülüyor gökyüzünde.

Beni görmezden gelen bakışlarıyla,
Özgürlüğün vermiş olduğu,
Alaycı uçuşlarına karışıyor asaletleri.
Simsiyah tüyleri,
Rüzgârda dans ediyor.
Sessizliğin içinde boğulurken izliyorum onları.
Sabah içtima alanında beklerken servisleri,
Aynı zamanda, aynı yerde.
Güneş birde ısıtabilse içime sakladığım bütün şeyleri.
Zaman geçse, sayım bitse.
Kurtulsam durduğum yerden.
Senden ve ela gözlerinden.
Mümkün olacak mı bakmak güneşe farklı bir yerden.
Görmek hayatı başka pencereden.
Şimdi beklemek var sadece.
Sonu gelmez gün ve gecelerin arasında.
Kayboluyor gençliğim,
Elimde kalanlar tek sermayem mutluluğa.
Adı konmamış yalnızlığıma kılavuz oluyor kuzgun sesleri.
Bir önceki hayatımdan martı seslerini bir bir alıyor.
Üsküdar sahilinde yürürken kokladığım deniz şimdi beni çağırıyor.
Ne de çok özledim bir akşam vapurunda İstanbul'u seyretmeyi.
Güneş ufukta doğarken boğazda kürek çekmeyi.
Bir gidebilsem.
Görmek mümkün olacak mı Çamlıca'nın güzelliğini.
Bir bankta oturup bir bira içsem,
Kendime gelmez miydim?
Bostancı sahilinde yayılıp çimenlere,
Dünyanın tüm dertlerini atıp bir köşeye,
Adaları seyretmek,
Ve geçen vapurların kızıl gökyüzüyle birleşmesini izlemek,
Hoş olmaz mıydı?



27.03.2004 Bayburt

Sabah içtima alanında.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 13 Comments

Bir Metalciğin Ankara Seyahati v.3 : Sigaramın Dumanına Sarsam, Saklasam Seni?

Efendim selamlar! Nasılsınız?

Şimdi Ankara'dayız! Gayet iyiyim tabiki! Hasharikayım, mupmuhteşemim, gayri safi milli hasılanın üçte biri benim adeta. Öylesine mutlu mesut bir mevzu işte! Uzatma! :Ç

Efendim otobüsten indik ve iner inmez sevdiceğimin o tatlı sesini duymak için telefona sarıldım. Bu arada Nilüfer Turizm'le geldim ve tam bir kro olarak, "eski zamanlarda yaşayan adam" şeklinde otobüse biner binmez telefonumu kapattım. Oysaki artık Nilüfer Turizm'de otobüste telefon kapatma olayı bitmiş. Adeta milenyum çağına girmişler, uzay yolunda jet siki yapıyorlar ama ben hala old school yemini etmişçesine telefonu kapatmışım. Her neyse! Olur öyle şeyler. Zaten şarjım bitiyordu -bahane yapma genç!-

Canım başkanım, biricik sevdiceğimden sonra dünyada en çok sevdiğim insan olan -hatta insan bile dememek lazım, o başka bir şey, o insanüstü, Niçe'nin üst insanı- Melih GÖKÇEK'in yeni bir hizmetiyle karşılaştım terminalden çıkar çıkmaz. Biliyorsunuz ki teeeğ vakti zamanında büyük başkan -bizi diskoya götür!- sevgili vatandaşlarını düşündüğü için terminalden servis araçlarını kaldırmıştı. Neden? Çünkü gereksiz trafik oluyor, boş yere kornaya basıyorlar, trafik kazaları oluyor ve motorlardan çıkan zehirli gazlarla çok sevdiğimiz Ankara halkı zehirleniyor ve ozon kirleniyordu. İşte burada büyük ve canımızdan çok sevdiğimiz başkanımız firma servislerini kaldırtmış ve herkesi metroya yollamıştı. Ankaray RULES! Neyse, kısa geçmiş bilgilendirmesi neticesinde, terminalden çıkınca gördüğümüz 30 dakikada bir çeşitli merkezlere belediye tarafından servis kaldırıldığıydı. Sevindik tabi ama koca terminalden ancak merkez başına 30 kişisi bu dev hizmetten yararlanabiliyordu minibüslerin çük kadar olması nedeniyle. Büyük başkan daha ne yapsın zaten yahu? Bizde aabrtıyoruz adeta. Neyse.

Servise bindim ve canımdan çok sevdiğim sevdiceğimi aradım, "eki eki" şeklinde geyikler yaparaktan aştım uzun yolları ve Kızılay'a geldim. Gayet şen bir şekilde buluşacağımız yeri kararlaştıramamakta ısrar ettik ilk etapta ama sonunda buluştuk. Sonra gidip atıştırmasyon ve ardından biraz içmece yaptık. Muhabbet ettik, kah güldük, kah eğlendik, kah kaha attık. (şerefsizim iğrencim) Saatin ilerlemesi ile birlikte ben kalacağım yer olan 100. yıl mahallesine doğru giden minibüslere atladım ve yollandım.

Yabancı bir yerlere gidiyorsam toplu taşıma araçlarında yanımda oturan insanlarla konuşmamaya çalışırım. Bir sürü gereksiz muhabbet oluyor abi adeta. Yine öyle yapmaya çalıştım ve yanımdaki zorlamadı. Potansiyeli vardı ama yüz vermedim. Hep mi beni bulur lan bu tipler?

100. Yıl son durağında inmem gerekiyordu. Minibüste gayet rahatçana oturuyor ve müziğimi dinliyordum. Minibüste sadece 2-3 kişi kalmıştık. Bir cadde üzerinde durdu ve diğer iki kişi indi minibüsten. Bende öyle anten gibi oturmaya devam ettim bir süre. Kulağımdaki kulaklık yüzünden şöförün sesini de duymuyordum tabi. Şöför arkasını dönünce anladım bana birşeyler demek istediğini... "Son durak abi" dedi. Lan böyle son durak mı olur? Son durak dediğin son durak gibi birşeydir :S Geniş bir alan olur, orada minibüsler kümelenmiş olur falan filan. Yol üstüne son durak mı yapılırmış. Adeta şoklar içersinde kaldım ve indim minibüsten. Sonra arkadaşın evine yollandım ve oturup geyik yaptık. Saat ilerledikçe ben geyiğimi akıttığım salyalarımla birlikte yatakla yapıyordum. Yatakla aramızda bir uyum söz konusuydu ve ben ondan hoşlanmış olacağım ki oldukça yakın davranıyordum kendisine. Ertesi gün baktığımda hiçte yakınlık kurulacak türden bir yatak olmadığını anladım ve havadaki "yaprak" kokusunun beni çarpmış olacağını düşündüm. Normal kafayla böyle bir yatakla aramızda kesinlikle duygusal bir bağ olamazdı! Kendimden utandım ve geceyi o yatakta geçirmediğim için içten bir minnet duydum. Ben yatakla sevişmeye başlayınca arkadaş içerden bir çekyat açtı bana, bende geçtim kıvrılmak üzere ama ben bir İstanbul çocuğu olaraktan tüm artistliğimi yanıma alıp öyle gitmişim Ankara'ya... Ben İstanbul'da don atlet yatıyordum ama Ankara'da direk çift katlı eşofman giymek gerekiyormuş. İşte ben bunu hesaba katmadığım için şort ve tişörtle kaldım ayazda kalmış bir bekçi edasıyla. Burnumu çeke çeke istediğim bir uzun kollu bir tişörtü giyip attım kendimi yatağa.

Ertesi gün müthiş bir güneş karşıladı beni. Oh yes! dedim, ne kadar güzel bir gün! Hemen kalktım ve bakkala gittim, traş olmam gerekiyordu, zira sevdiceğim ban kaptan mağara adamı diyordu böyle olunca. Zaten üç beş sakalım var ve onlarında biri anya'da bir kısmı konya'da olunca gerçekten biçimsiz bir mahlukat çıkıyordu ortaya. İstenmeyen tüylere kesin çözüm! şeklinde kalktım ve tek kullanımlık jiletlerden alıp, en az 4-5 kere kullanarak tasarruf edeceğimi bildiğim için, için için sevindim. (bildiğim için, için için sevindim.) Tam markete yaklaştım, önümde, 10 metre kadar ileride bir adam durdu, açtı ellerini, avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Ne dedi? Bilmiyorum... Ama Türkmenistan falan gibisinden kelimeleri seçebildim. Diğer söyledikleri yabancı kelimeler olabilir. Anlamadım. Ama uyanır uyanmaz kendini sokağa atıyorsun ve böyle bir kırıkla karşılaşıyorsun. Bu pek hayıra alamet olmayan bir durumdu. Adam bağırdı bi 30 saniye kadar, sonra bir şey olmamış gibi gitti. Bende zaten onu s.klemiyordum. Markete girdim. Markete beraber girdiğim adam, bağıran adamla oldukça ilgilenmişti. Markete girene kadar baktı bağıran adama. Markete beraber girdik ve bana adamla ilgili birşeyler söyledi. Şaşkınlık cümleleri. Muhatap olmak istemediğim için ehi ehi deyip devam ettim. Ne söylediği umurumda değildi. Umurumda olan tek şey tek kullanımlık diye alıp 4-5 kere kullanmadan atmayacağım jiletleri alıp eve dönmekti. Jiletleri buldum, seçtim biraz -sanki karpuz seçiyor- sonra kasaya geldim ve nasıl bir şansa sahipsem, o "kankam olur musun?" insanı tam arkamdaydı. Onunla bununla, herkesle konuşuyordu. Tam bir "kankam olur musun?" insanıydı gerçekten. Paramı öderken bana birşeyler dedi, anlamadım, "efendim" dedim, yine söyledi. Yine anlamadım ama bir kez daha sormak istemediğim için "hıhı evet öyle." dedim, kibar ve saygılı bir insan olduğum için "iyi günler" dedim ve döndüm çıktım "kankam olur musun?" insanının kapsama alanından. Böyle adamlar iki muhabbet edebilmek için evlerine giden yolu uzatırlar, yol boyunca esir olurlar adama. Gerildim lan.

Eve gittim, traş -süt- oldum. Sonra arkadaşla vedalaşıp ve herşey için teşekkür edip Kızılay'a doğru yollandım. Bir sürü planımız vardı belki, bilmiyorum ama bildiğim şey şu ki; sevdiceğimle biz buluşmadan önce hep plan yaparız ama içimizdeki maceraperest insan bizi hiç ama hiç s.klemediği için o ana göre yaşamaya devam eder. Biz "ama planlar" deriz, o "s.ktiret gel bira içelim" der. Uyarız ona. Yani demek isteyeceğim şu ki; görmek istediğim insanlar vardı. Bir gece önce konuşup "yarın görüşelim abi ehi ehi" dediğim insanlar vardı. Ama hiç biriyle görüşmedim. Görüşmek istiyorum ama gerçekten. Ama görüşmedim. Sadece sevdiceğim ile vakit geçirdik, bana gömlek ve pantolon, sevdiceğime bişiy bişiy, annesine bişiy bişiy aldık.

Tamam, bahsedeceğim, bunu atlamayacağım, merak etmeyiniz!

Efendim. Bana pantolon almaya çalışırken biz canımdan çok sevdiğim sevdiceğimle beden konusunu konuşuyorduk. O sırada stand görevlilerinden biri geldi yardımcı olmak için. "Abinin bedeni 38 dir ya" dedi. Biz o sırada üzerime giymiş olduğum pantolona baktık ve "40" olduğunu gördük. Ben elemana döndüm, o sırada arkam dönüktü çünkü. Hafifçe tişörtümü yukarı kaldırınca elemanın gözleri açıldı ve "ben arkadan gördüğüm için 38 dedim abi, göbek varmış sende" gibisinden birşey dedi. Dağladı yüreğimi, yıktı bütün ümitlerimi. Hayallerimi çaldı, beni benden aldı! Dağlar oy oy oy, yollar oy oy oy'ladı. Çok fenaydı lan. Bende biliyorum göbekli bir insan olduğumu ama... Böyle yüzüne vurulunca olmuyormuş lan! Sevmedim bu işi :/

20 lira üzeri alışveriş yaptığımız için bize Burger King fişi verdiler ve ben, sevdiceğim ve sevdiceğimin annesi olmak üzere Burger King'e gittik. Aslına bakarsanız odunsal bir davranış olduğunu bende biliyorum. Daha güzel şeyler yiyebilirdik ahah. "Müstakbel kayın valide adayını burger king'e götüren adam" Neyse. Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum! sdamokfsd

Daha sonra bir o bar, bir bu kafe, bir şuradaki kitapçı diye diye dolandık durduk. Gittik "Fırat" kitabı aldık. Aslında sevdiceğim bana aldı. Minicik bir kitapcık, Fırat var içinde. Şapşahane. Bende hiç usanmayan bir antitayyip olduğum için "Musa'nın Çocukları: Tayyip ve Emine" isimli kitabı aldım. Merak ediyordum. Bakalım hayırlısı. Sonra bir bara gittik, biralarımızı yudumlarken Fırat'ı okuduk. Hepsini okuduk. Yolda okumam için alınan Fırat'ı bir çırpıda bitirdik. Güldük gayette. Sonra Özlem -dodo- geldi, onunla da oturduk ve muhabbet ettik. Onu bunu çekiştirdik. Ankara'nın en sevdiğim yanı olan ucuz ama tadı iyi olmayan biralarımızı bitirdik ve artık gitme saatinin yaklaştığını görüp, hafiften ayaklandık. Sevdiceğimi evine kadar bıraktım, muhabbet ede ede yolu bitirdik. Sevdiceğimi bıraktım ve ayaklarımı sürte sürte tren garına doğru yollanmaya başladım. Onca güzel "an"ların ardına geriye kalan yine boynu bükük iki şahsı muhterem.

Aldım telefonu kulağıma, yürüdüm tren garına doğru hölölö... Çok güzel geçti, çok eğlendik, çok özlemişim falan fıstık yahu. OYH.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN , ,
DISCUSSION 11 Comments

Bir Metalciğin Ankara Seyahati v.2 : Oh Yes, Ankara Ankara, Seni Görmek İster Her Bahtı Kara!

Neyse işte! Geldim çömdüm yerime. Taktım kulağıma diskmani. Sırasıyla Yyrkoon, Ancient Existence ve Massacre dinledim. Şu an hala Massacre var. Çok güzel lan! Neyse.

Güneş benim oturduğum taraftan vuruyor. Bu da tecrübe olsun işte bana. Bir daha gündüz vakti Ankara'ya gidecek olursam otobüsün sol yanından bir cam kenarı seçmeliyim. Bu blogger okurlarına yararlı bilgiler veren blogger olarak, bu bilgiyi sizinle paylaşıyor ve sizlerinde İstanbul - Ankara seyahatlerinizde otobüsün sol yanından bilet almanızı sağlıyor! Gel vatandaş! Ama tüm biletleri almayın, bizde alacağız daha!

Şu an Kartepe civarından geçtiğimizi sanıyorum. Hala kar var lan tepede! Ne güzel bir yer orası biliyor musunuz? Bence gidip görün en acilinden. Bu mevsimde sanırım mupmuhteşemdir. ÖFF! Gidesim geldi lan. Sevdiceğim gelsenize beraber gidelim, yeni açmış çiçeklerin arasında koşup oynayalım? Ağaçlar arasında birbirimizi yakalamaya çalışalım ve umarsızca kırlarda sarılarak yuvarlanalım aşağılara doğru. Sonra pik. Bir de tavuk sucuk yersek tam olur şarabın yanında. ÖFF! Gidelim lan.


Yanımda oturan "koridor tarafına mahkum" lavuk oturduğundan beri gazete okuyor. Gençten bir eleman. Gazeteye gözüm bile kaymıyor ama spor sayfasında kaydı, itiraf ediyorum.


Bende Mahir'i okumaya devam ediyorum. Şu an hapishaneden kaçtıkları dönemin sonundayız. Sonunu bile bile, sırf ayrıntılar için tekrardan okumaca. Güzel birşey bence bu.


Bahar ayları ne güzel lan! Hep bahar olsa keşke! Yeminlen bak! Dışarıyı izliyorum, kuşlar sevişiyor, doğa sevişiyor, insanlar sevişiyor; herkes sevişiyor lan! Tam bir sevişme mevsimi bence bahar. Acaip sevişken oluyoruz bu dönemlerde. Aslında bunun hastalıklı bir tespitle açıklamasını yapabiliriz. Şimdi şöyle ki; bahar ayı gelince havalar ısınmaya başlıyor ve hatun/erkek kişiler üzerinden kazakları, ceketleri fırlatıp atıyor. Taş gibi memeler, vücutlar, kaslar, götler çıkıyor meydana. Biz insanoğlunun dünyaya geliş amacı sevişip çoğalmak olduğuna göre; göz görünce istiyor tabi. Neden istemesin ki? Bence bu yüzden yani. Sıcak yaz ayları sevişme ayları değil ama bence. Çünkü çok sıcak, boğucu oluyor. Yine sevişiyorsun ama bahardaki olduğu gibi olmuyor içindeki tecavüzcü coşkun haleti ruhiyesi. Bence böyle.

Kahvemi içerken aklıma geldi bak! Kahveyi şekersiz ve kremasız içtiği için çok karizmatik olduğunu yada çok önemsenecek bir s.k yediğini düşünenler var lan! Gerçekten bak! Last efemde grubu bile var bu tiplerin. Neymiş; kahveyi sütsüz ve şekersiz içerim! Vay be, bana bak! Yan koltukta oturan ve gözleri bile gülen ablanın kahvesi için bir şeker daha istemesinden sonra aklıma geldi bu mevzu aslında.


"Kahvemi şekersiz, kremasız ve klasik olanından içiyorum. Sanırım dünyanın en karizmatik ve skici adamıyım!" Bu genelde erkeklerde var ama bence. Öyle gözlemledim yani. Ama.. ama.. BU NE LAN?!


- Pardon, ben bir şeker daha alabilir miyim?
(yan koltuktaki karizmatik adam hemen atlar)
* Buyrun hanfendi, ben kahvemi şekersiz ve kremasız içtiğim için şekerimi alabilirsiniz ewq

- Oh yes, ne kadar karizmatik ve çekici birşey bu! Bacak omza yapalım mı?


ahahaha Böyle bir şey yok beyler! Ağız tadınız gerçekten bunu seviyorsa tamam, eyvallah, olabilir. Ki bende az şekerli ve kremasız içerim. Ancak bunu çok önemli bir bokmuş gibi deklare etmeyin lan. Harbiden komik ve taşşak geçilesi bir şey bence.


Yanımdaki lavuk magazin köşesini bile okudu amk!


Yol bitmek üzere. Yolculuk genel olarak rahattı. Ama gördüğünüz gibi ben rahatsızdım ahaha Sağa sola takık vaziyette, genelde kitap okumadığım zamanlarda dışarıyı izledim. Bolu civarı müthiş yerler. Dağlara vurasım geliyor kendimi hep oyh.. Muavin iyiydi, yolcular şendi. Sol çaprazımda ufak bir kız çocuğu vardı. Milleti baya güldürdü. Genel olarak yolcu kitlesi mutluydu yani.


Türkçe dublajlı bir film koyduklarından hiç haz etmedim mevzudan. Müzik dinlemeye devam ettim ben o yüzden. Golf oyunuyla alakalı bir filmdi işte. Çokta fifi!

Film bitti, otogara geldik...
Şimdi sevdicek zamanı, dönüş yollarında görüşürüz dude!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 9 Comments

101 Derste Hanzoluk

"Dolgun dudaklar, uzun bacaklar, selüloit, çatlak vesairenin henüz tahribata uğratmadığı bir ten. Herkesin gıptayla baktığı, nazarın en hasının bu su gibi yüze dokunması gerektiği düşüncesini zihinlerde uyandıran tanrıca kod adlı insanüstü varlık." Kısacası; "Güzel bir kadın." Güzel olmak her kadının isteyebileceği ilk şey olsa bile, canım Türkiye'm koşullarında düşünmek bunu, insanda tarifi zor hisler uyandırıyor.

Güzel bir kadına bakılması neyse de, güzel bir kadın geçtikten sonra arkasını dönüp bakan bir erkeğin, kadınında arkasını dönüp bakmasıyla yüz yüze gelmesi futbol tabiriyle goldür benim için. Hatta hem gol hem penaltı hem de kırmızı karttır. Erkek içinse hanzoluk kitabının en entellektüel yüklemidir öznesine vurulan(çünkü kadın öznedir). Güzel bir kadın 101 derste hanzoluk kitabını mutlaka okumalıdır. Çünkü bir çok erkek bu naçizane eseri okuyup manita yapmaktadır ya da yapmaya çalışmaktadır. Şimdi isterseniz bu esere biraz göz atıp güzel ve kendini güzel hisseden kadınlarımızın nelerle karşılaşabilecekleri konusunda biraz bilgi verelim.

Der ki eserin gadası! alınan bir maddesinde;

Kadın eğer bakılmasından hoşlandıysa ve bakışıyorlarsa bir erkekle, bu romantiktir. Burada amaç olayı hemen sonuca ulaştırmaktır. Sırasıyla feyzbuk ardından msn yoluyla buna ulaşabilirsiniz, Hatta arada msn de kamera açıp sapıkça isteklerinize karşılık, naçizane hayvan isimlerini yakıştırmıyorsa size, ozaman bu iş tamamdır. Bir sigara yakın. Burda kitap, "odanıza mor bir floresan taktırıp, beyaz atletinizle siz de kamera karşısına geçin ve kıllarınızın atletinize inat ne kadarda orjinal renginde kaldığını kadınınıza gösterin" der ki, buna hakkaten deyinmeyeceğim.

Kadın eğer genel anlamda bakılmasından hoşlanıyorsa, durum sakata gitmektedir ki, bahsettiğimiz hanzoluk kitabı bu kadını oynaşık, denenmesi gereken, şansınızı zorlayabileceğiniz kişi başlığı altında toplar ve bu başlığın sonucunda hanzo adayı için "biliyorum beni istiyorsun" sonucu çıkar. Şayet böyle olmayıp kadının önüne baktığı durumlarda bile " vay alçak gönüllü zilli seni vay, beni görünce utandı" sonucunu çıkaranlar olabilir. Fakat bu kitaplarda geçmez tamamen doğaçlamadır. Kitaba uymadığı için uyarınız veya en sağlıklısı olanı yapınız. Kaçınız. Bunun en güzel örneğini aslında Cem kardeşimle bir taksim dönüşü yaşamıştık. Dolmuş şoförü kitabın maddelerine tamamen hakim, hem araba kullanıyor hem manita kovalıyordu. Birden, Dolmabahçe ışıklarında dururduk ve onun bakışlarının, arkasında oturmama rağmen benim üstümden atlayıp çaprazdaki arabaların arasından geçerek trafikte arkalarda kalmış hedefine kilitlendiğini gördüm. Taksinin içinde çok güzel olmayan bir bayan vardı. Şoför durumu anladığımı varsayarak "senden de hiç birşey kaçmıyor abi dedi" ki ağızındaki salyalar bir kenara dursun, bir dolmuş şoförünün bir taksinin tekerine bukadar duygu yüklü bakmayacağı gerçeğini atlayarak. Kaçmaz dedim. Böylesi daha iyi keza bu eserin yanına hediye olarak Cüneyt Arkın'ın karatede 101 teknik adlı kitabının da verildiğini duymuştum. Bulaşmaya gelmez hacı. Dolmuşun uzaklığını hesaplarsak taksinin içindeki kadının akıbeti tamamen taksi şoförünün fantezi dağarcığına bağlı kalmış durumda diyebiliriz.

Kadın olmak bu ülkede zorken birde güzel kadın olmanın durumunu şimdi düşünün. Bırakın kadın olmayı Şahsen ben hiçbir erkeğin; çok güzel bir kızla çıkıp, yolda yürürken sevgilisinin maruz kaldığı hayvani bakışlar atında, ya kanserden, ya veremden, ya mapustan, ya da dayaktan ölmek isteyeceğini zannetmiyorum. Erkeğin de çok geniş olması lazım, lakin ona da erkek denmiyor o zaman. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de bu kitap çıkmış güzel kadınlarımızın başına. "Tamam, sen de insansın, kulsun, Müslümansın, bacındır" diyor kitap bir paragrafında. Sonra, Orhan Veli Kanık abimizin şiirinden dizelere geliyor."Uzanıp yatıvermiş, sere serpe; Entarisi sıyrılmış hafiften; Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor; Bir eliyle de göğsünü tutmuş. İçinde kötülüğü yok, biliyorum; Yok, benim de yok ama... Olmaz ki! Böyle de yatılmaz ki! " bari bunu alet etmeyin ulan diyorsun. Adam masumca bir şiir yazmış. Nerden malzeme çıkarmışlar değil mi?

Hayır, asıl olay bu da değil kitabın arka yüzünde. Sezen aksunun bir fotosu desteğinden ötürü teşekkür ediliyor. Altında da bir şiir;
Herşeyin bir bedeli var güzelliğininde.
Bir gün gelir ödenir öde Firuze.

nasıl yani ?

Yazar notu: Cüneyt Arkın'ın manyak teknikleri var, yalnız bir de atleti çamaşır suyuna koymayın parçalanıyor. Kitabın dergisi de yayınlanıyormuş. Kapağı güzel ama değil mi?

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 4 Comments

Kibirle Gelen Mükemmeliyetçilik...

Efendim selamlar! Nasılsınız?

Beni soracak olursanız karnım tok, sırtım pek! Dinlediğim müziklerin haleti ruhiyesine oldukça dalan bir insan olarak, dinlediğim grupların medeniyetlerini de göz önünde bulundurunca dünyanın en kibirli ve kendi ırkını üstün gören milleti olma olayında oscar kazanabilecek kadar iddialı olan İngiliz'lerin grupları, futbolu vesaire ile takıldım kaldım kendi çapımda düşüncelere dalma sureti ile...

Bu adamların kanında ne var, onların değer yargıları nasıl, okullarında ne öğretiyorlar, televizyonlarında ne gösteriyorlar bilemiyorum. Ama dışarıdan baktığımız zaman, hiç bir şeyden haberi olmayan bir adam bile İngiliz halkının aşırı derecede kibirli olduğunu söyleyebilir. Bunun yanına gözlemlerimiz ve duyduklarımızı ekleyince aynı zamanda aşırı derecede kuralcı olduklarını görüyoruz. Ve bunu yaptıkları her işe yansıtarak bu konuda ne kadar istikrarlı olduklarını gösteriyorlar.

Misal müzik alanında... Çıkarttıkları grupların müzikal kalitesine baktığımızda genel anlamda melodi anlamında inanılmaz bir yoğunluk var. Notalar ve melodi uyguladıkları tarzın tam anlamıyla hakkını vermiş oluyor.

Bakıyorsunuz Iron Maiden.. Bu tarzda üzerine çıkabilecek başka bir grup var mı bilemiyorum.

Motörhead! Akan sular duruyor hemen.

Benediction! İnanılmaz bir old school şöleni diyebiliriz bu grup için. Birbirine girmemiş rifflerle harmanlanmış güzel bir death metal ziyafeti. Bütün ritimleri damarlarına kadar hissediyorsunuz. Alttan makinaya bağlamış yormayan riffler ve bu riflerin üzerine güzel bir brutal. Ne zaman hızlanıp ne zaman ritime bağlayacağını death metal fanı olan herkes anlayıp, kolayca hastası olabilir... :) Tam anlamıyla kuralcı bir zihniyetin eseri olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz.

Napalm Death, Carcass, Bolt Thrower, Paradise Lost... Bu gruplar tarzlarında büyük işler yapmış yada tarz yaratmış gruplar. Adını sayamayacağım daha bir çok grup var bahsedilmesi gereken ama üşeniyorum tabi :P

Futbol olayına bakarsak adamların en az bir takımı uluslar arası futbol turnuvalarında final oynuyor. Futbol mantalitelerine bakıyorsunuz; adamlar futbol oynamıyor sanki şiir yazıyorlar sahada. Ayağa sert paslar, bir anda çekilen şutlar, tüm takımın arasından atılan ara paslar, 60 metreden tam ayağa atılan uzun paslar, 50 metre dripling yapıp gol yapmalar... Futbolun tüm güzelliklerini tek bir maçta görebiliyorsunuz. Ve tüm bunları görebilmek için maçın tamamını izlemenize bile gerek yok. Arkadaşlar arasında maç öncesi konuşurken birbirimize "ingiliz pası" atmaktan bahsediyoruz. Türk yapaydı böyle bir pas, ondan yapaydık fena mı olurdu? :D Arada futbol mantalitesi ve becerisi olarak inanılmaz bir uçurum var. Son yıllarda sadece İspanya'dan Barcelona bu mantaliteye yaklaşabildi ve tek başına tüm İngiliz takımlarına yetiyor. Elbet bu İngiliz takımlarında farklı milletlerden futbolcular oynuyorlar ama İngiliz futbolunun mantığını yakalayan herkes "iyi futbolcu" oluyor. Bakınız Galatasaray'dan yıllar önce İngiltere'ye giden Tugay Kerimoğlu... Adam 38 yaşında ve futbolu bırakmasın diye taraftarlar imza topluyorlar. Bu adam buradayken neden bu kadar değer görmedi? Çünkü İngiliz kuralcılığı yerine, Türk rahatlığı vardı hehehe

Efendim, biz buradan emperyalistler diye kızsak, iç işlerimize çok karışıyorlar diye söylensek, kibirliler diye sevmesek, dünyanın her yanında ajanları var diye işkillensek -vs bile adamlar her ne halt yiyorlarsa bunu gerçekten iyi beceriyorlar. Emperyalizmden tutun, en basitinden market yönetmeye kadar kuralcılar ve bunun hakkını veriyorlar ve dolayısıyla alıyorlar.

Bizse şu ana kadar cami ve çeşmeden başka bir şey yapamamış mimarimizle övünür dururuz; depremlerden onbinler kaybederiz.

Dünya üçüncüsü futbol takımımızla övünürüz; tarih boyunca İngiliz milli takımına gol bile atmamışsızdır.

Müziğimizle övünürüz; avrupada aldığımız tek ödülü yabancı dilde söyleyerek almışızdır.

Misafirperverliğimizle övünürüz; barış gelinini s.ke s.ke öldürürüz. (yuh tabirime sokayım)

Amerikadan nefret ederiz; uşağını başımıza getiririz.

Uzar gider. Sonra kızarız İngiliz'lere; "ne kibirlisiniz lan, sittirin gidin ipneler sizi! Atatürk ne çaktı ama size hahaaağ" Tarih bilgimizin yettiğince işte...

Örnekler vereyim bahsettiğim gruplardan... Sevgiler...

Benediction - Subconscious Terror
Carcass - R**k The Vote
Napalm Death - My Own Worst Enemy

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Bir Metalciğin Ankara Seyahati v.1: Yolculuk Öncesi Ruh Hastalığı!

Ankara'ya 351 km kaldığını Hereke'den geçerken anladım. Evet, siz de bu girişten yine bir "yollardan" yazısına girildiğini anlayabilirsiniz.

Ajandamıza karaladığımız saçmalıkların eşliğinde kahvemi yudumluyorum her zaman olduğunca keyfi bir şekilde... Yani anlayacağınız ben artık yoldayım, hatta baya bir yol katettim.

Bu zamana kadar neler yaptık? 14:00'da kalktı otobüs. Daha önceden ayırtmış olduğum cam kenarına yerleştim hemen. Bu konuda biraz prensip sahibiyim çünkü lavuk "koridor tarafına mahkum" kişiler bazen ultralavuk çıkabiliyor ve senin günler öncesinden ayırtmış olduğun, canın kadar sevdiğin, gözünün nuru cam kenarına senden önce gelip oturmuş olabiliyor. Gereksiz ve kasınç diyaloglar yaşamama isteğimin yanında bir "yolculuk öncesi ruh hastası" olduğum için erkenden (yarım saat kadar falan önce) geldim otogara. Tabi lafı açmışken "yolculuk öncesi ruh hastalığı"mı açmam gerek. Daha önce bahsetmiş olabilirim tabi, bilemem. "Yeniler için bir daha!" şeklinde bir kampanya ile gözlerinizi boyayabilirim tabiki. Neyse, yine uzatıyorum...

Ben yolculuklarda acaip pimpirikli bir adam olurum. Yanlış otobüse binmediğime emin olmak için, gideceğim yere varana kadar tatmin olmam. Gitmek üzere binmiş olduğum otobüs, beni gitmek istediğim yere indirene kadar hep diken üstündeyimdir. Tam bir ruh hastalığı dude! Yanlış yerde inmek, ineceğim durağı kaçırmak, otobüsü kaçırmak bu "yolculuk öncesi ruh hastalığı"na benim açımdan örneklenebilecek durumlar. Daha bol ama şimdi bu kadarı geliyor aklıma. Misal trenle Eskişehir'e gideceksem, ölsem gebersem yine uyumam. "Eskişehir'i kaçırırsam ne yaparım lan :S" şeklinde bir triple her istasyonda elim valizime gider...

Bir keresinde (bunu da anlatmış olabilirim :P) Osmaniye'ye servise gittim. Akşam 22:00 gibi kalkan otobüs, ertesi gün 13:00 civarı oradaydı ve ben gidene kadar gözümü kırpmadım. Çünkü otobüs Osmaniye'den sonra devam ediyordu. Otobüste uyuya kalsam belki Suriye'ye kadar gidicem amk :p

Neyse işte! Osmaniye'de işleri tamamladım, akşama tekrar bineceğim otobüse. Ama yorgunluktan ölüyorum tabi (salaklığına zemin hazırlayan adam v.1) Otogara gittim. Otogar dediğin yer zaten Hafız Bakkal kadar bir yer. (Hafız Bakkal'ı bilmeyenkler için: Çük kadar!) İki otobüs zor sığar. Benim gideceğim firmanın önünde bir otobüs duruyor. Gittim yanlarına, orada duran elemanlardan birine "İstanbul bu araba mı?" diye sordum. "Evet" olarak algıladığım birşeyler söyledi ve ben o dediklerini "evet" olarak algıladığım için otobüse bindim. Numarama baktım: Bayan yanı... Kehkek diye güldüm, "ne skimden bir firma lan bu" falan deyip oturdum yerime. Hatun rahatsız oldu ama ben daha fazla rahatsız oldum. Bu memleketler sakat memleketler. Aşiret reisinin kızı falandır; çükertirler adamı billah. Neyse. Otobüs kalktı, muavin geldi, biletimi sorduğunu düşündüğüm bir şeyler söyledi, biletimi uzattım. Anlayamadığım birşeyler söyledi ama söylediği, ancak benim anlayamadığım cümlelerin, kafamda "bir terslik var!" şeklinde akp ampulleri yaktığını hissettim. Netekim daha sonra uzun uğraşlar vererek adamı anlayabildim ve otobüsün aslında Gaziantep'e gittiğini öğrendim. Beni yarı yolda indirip, karşı yönden gelen, asıl bineceğim araca bindirdiler. Muavin 5 dakika geç gelse çük gibi kalacaktım yaban ellerde...

O gğn, bu gün "yolculuk öncesi ruh hastalığı" bende ileri boyutlara taşındı.

Neyse lan! Bu yolculuktan bahsediyorduk, nerelere gittik. Az daha Antep'e gidiyordum lan! :S RÖH

Yazıyla bağımsız not: Bu arada belirtmek isterim ki biz burada iki kişi yazıyoruz. Bir tanesi Özkan, yani Normal olanı ama burada Chopartypical olarak görünüyor. Bir diğeri canınızdan çok sevdiğiniz (Süper)Cem'ciğiniz. Yani ben ihi Yani her yazıyı benim yazdığımı düşünmeden önce yazının başlığının hemen altındaki "yumurtlayan" kısmındaki isme dikkat etmenizi istiyorum. Çocuğun kalbi kırılacak bak sonra :D Yazı stillerimizin farklılığı gözünüzü almıyor mu acaba? kehkeh ukala şey.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu