Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Turkcell Super Bok!...

Efendim selamlar! Nasılsınız?

Beni soracak olursanız kısaca açım diyebilirim. Daha yeni geldim işten ve gelir gelmez oturdum yine bilgisayar başına. Bir yandan köftelerim kızarıyor ve ben bir yandan yolda aklıma gelen bir mevzuyu buraya yardıracağım.

Aslına bakarsanız aklıma gelen mevzular çok farklı başlayacaktı. Futbolu ne kadar sevdiğimden, gerçekten iyi bir taraftar ve iyi bir futbol seyircisi olduğumdan bahsedecektim. Fenerbahçe taraftarı olmamla övünmeden geçmeyecektim tabi... Onu da yapalım ama sonunda bu mevzunun nereye gittiğini göreceksiniz. Flaş haberler var ve şok görüntüler olsaydı belki şimdi iyi paraya satardım ahaha

Hadi yapalım o zaman, vaktimiz bol...

Biz futbolu sevmeye, sokakta bulunmuş ufacık taşlarla yaptığımız kale direklerinin arasında yuvarladığımız plastik topları tekmelerken başladık. Aslında benim ilk futbolla tanışmam, yani hayatımda futbol namına hiç bir şey olmadığı anda karşıma çıkan üç-beş çocuğun "maç yapalım mı?" sorusuna "evet" dememle başlar. Bana atılan ilk pasta topu elime aldığımı hala hatırlarım. Sonradan öğretmişlerdi bu oyunun ayakla oynandığını. Aradan geçen yıllar, kısacık boyumun bana vermiş olduğu hız ve kıvraklığın yetkisiyle ve futbol aşkımın ve futbol zekâmın verdiği ekstra güçle iyi bir futbol oyuncusu çıkartmıştı ortaya. Sabah kahvaltımızı eder, futbol topumuzu koltuğumuzun altına alır ve sahanın yolunu tutardık. Ayakta durmaya halimiz kalmışsa hava kararmaya yakın zamana kadar yemek bile yemeden defalarca maç yapar, eve döndüğümüzde toz - topraktan aynada kendimizi göremezdik.

Çok sakatlandık, çok kavga ettik, goldü, direkti deyip çok didiştik ama hiç vazgeçmedik futbolu sevmekten. İlginçtir ki; hiç anımsamam kendime bir futbolcu adı taktığımı çocukluk zamanlarımda. Çocukluğumuzda modadır kendine bir futbolcu ismi vermek. O zamanların efsane takımı Hollanda'nın üç fırtına adamı Rijkard, Marco Van Basten, Gullit oldukça revaçtadır. Mermi gibi şut çekebilenler ve defans bölgesinde oynayanlar kendilerine yine bir Hollanda'lı olan Ronald Koeman ismini verirlerdi. Dünya kupasında Almanya'yı sevenler Müller ve Klinsmann'ı tercih ederdi. Mevkilere göre değişirdi kendilerine verdikleri yıldızların ismi. Kaleciler Fenerbahçe'liyse Schumaer, Galatasaraylıysa Simoviç, Beşiktaşlıysa Zalad'tı. Devir dünya kupası zamanı değilse -ki 4 yılda bir olur- o zaman memleketin en iyi futbolcularının isimleri verilirdi kendilerine. Hele bir de seni biri izleyip, büyük bir futbolcunun adını vererek överse; vay vaay.. Değmezdi o burun yere altı ay boyunca. Ben takmazdım kendime futbolcu adı. Çünkü ben o zamanlar futbolu izlemekten çok oynamayı seviyordum. Kendimden iyi futbolcu yoktu bence! O ki, devrin en iyi futbolcusu olan Rıdvan Dilmen'i bile kendime isim olarak kullanmazdım.

Sonraları futbol oyunculuğunun yanında, futbol izleyiciliği başladı 16 Kasım 1991 günü. İlk gittiğim maç henüz 9 yaşındayken dayımın götürdüğü Fenerbahçe - Beşiktaş maçıdır. Maç Fenerbahçe'nin 2-1 üstünlüğü ile giderken son dakikalarda Beşiktaş'ın tartışmalı golü gelmiş ve ben ilk maçımda galibiyet görememiştim. O maç hala tartışılır "top çizgiyi geçti - geçmedi" şeklinde. İlk gittiğim maç gayet olaylı ve heyecanlı olduğu için beni çeken bir unsur oldu bu izleyici olmaya. Sonra uzun zaman gidemedim maça. Dayım hep kendi gitti, beni hiç götürmedi. Oldukça içliydim çünkü her hafta gelir gittiği maçları anlatırdı. Büyülenmiş gözlerle dinlerdim neler yaptıklarını. İstanbul dışına bile maçlara gider, gerekirse en sağlam kavgalara bile girerdi. Taraftarlık kısmında bana örnek olan kişi dayımdı, beni o Fenerbahçeli yapmıştı... Aradan yıllar geçti ve ben bir gün kuzenim ve bir arkadaşımla maça gitmeye karar verdim. Babam olay çıkar korkusuyla izin vermek istemese bile ben asi ruhumu sahaya yansıtmış, kırık kolumla birlikte stadın yolunu tutmuştum. Tarihi tam hatırlamıyorum ama skor 5-1 'di ve ben o günden sonra sık sık maça giden bir adam olmuştum.

Orada yaşadığım anılar, gördüğüm insanlar inanılmazdı. Futbolun ve Fenerbahçe'nin yaşattığı aşkı gözlerde görmek, onlarla birlikte o heyecanları yaşamak bambaşka bir duygu gerçekten. Şu an taraftar profili çok değişti. Önceden gerçekten öyle adamlar vardı ki; "çırılçıplak Kadıköy turu atmazsan Fener yenilecek" de, anında soyunmaya başlayabilirlerdi! Öyle ruhtan, öyle candan bir tutku, öyle hisli bir sevda... Birçok maça arkadaşım Onur'la birlikte gittim ama bir çok maça da tek başıma gittim. Soruyorlardı; "tek başına sıkılmıyor musun oğğlum lan?".. "Orada 20 bin tane arkadaş var!" diyordum ve gerçekten öyleydi önceden. Her maç sonrasında bir sıkı dostum olurdu yanımda. Golleri sarılarak kutlar, çok heyecanlı bir zamanda gelmişse hedef gözetmeksizin öpüşürdük! Bilenler bilir, Fenerbahçe'nin 2bininci golünün denk geldiği maçı. Fenerbahçe - Trabzonspor Kadıköy'de karşılaşmıştı. Dakikalar geçti ama gol gelmiyordu. Tırnaklarla beraber gidiyordu parmaklar mideye. Ama dakika 90'da sol kanattan Tarık ortaladı, Fenerbahçe'nin gelmiş geçmiş en iyi yabancı oyuncularından Uche golü atmış ve o ana kadar yanımda olduğunu bile görmediğim bir amca bana öyle sıkı sarılmıştı ki 3 dakika kendime gelemedim! Hedef gözetmeksizin öpülüyordum! Yaşadığım en kıllı tacizdi ama o golün coşkusuna değerdi!

Yıllar yılı böyle oldu. Beni yakından tanıyanlar bilir, öyle pek sapık bir yanım yoktur. Ama gol olduktan sonra hiç alakasız bir şekilde bir çok hatuna sarılmışlığım, sonra onu bırakıp erkek arkadaşına sarılmışlığım ve sonra üçlü bir sevgi yumağı oluşturmuşluğumuz çok vardır. O sırada insan gerçekten hedef gözetmeksizin paylaşıyor sevgisini..

Futbol sevgisi, taraftarlık heyecanı gerçekten bambaşka hisler... di.

Hislerdi. Evet. Şimdi ne oldu, biz mi büyüdük ya da biz unuttuk mu futbolu? Ya da bu sahada oynayan futbolcular mı bilmiyorlar artık futbolu? Bizi mi yiyorlar bu abiler? Biz büyüdük ve gördük kirlenmiş dünyayı. Fenerbahçe dâhil, son yıllarda şampiyon olan takımların hiç birisi hakkıyla şampiyon olmuş değillerdir. Bakıyorsunuz, ortada futbol yok. Bu sezona bakıyorum misal. Fenerbahçe'nin güzel oynadığı tek maç var; İnönü'de Beşiktaş'ı 2-1 yendiği maç. Beşiktaş'ın "şampiyon olmasına rağmen" bir maçı bile yok güzel futbol oynadığı. Galatasaray keza hepsinden beter. Sivas? Geçin abi geçin.

Futbol artık masada oynanıyor. O yüzden terk etti stadyumları o eski abiler. Artık gollerden sonra sarılmıyor kimse, hedef gözetmeksizin öpmüyor. Gırtlağını yırtarcasına, sırf sevgisi için bağırmıyor artık kimse. Kötü futbol izleyip, kötü taraftar oluyorlar.

"Beşiktaş'ın şampiyon olmasına rağmen" dedim yukarıda. Bu sezon başından beri belli Beşiktaş'ın şampiyon olacağı. Bu işlerin içinde olanlar söylerdi de; "bu futbolla mı lan!" diyip güler geçerdim. Ancak öyle. Lig daha bitmedi, daha bir hafta var ama sonuç belli. Umarım ki olamazlar ve ben burada rezil olurum ama değil, öyle değil.

Bugün hali hazırda bir fotoğraf makinem olsaydı bunu size çok güzel ispatlardım. Bugün otobüsle eve dönerken, Beylerbeyi civarında bir araç içersinde iki kişi gördüm. Kim mi bunlar?

Bir tanesi Beşiktaş Jimnastik Kulübünün "derin devlet tetikçisi" olan Sinan Engin. Bu adamı bilirsiniz. Ünlü bir mafya babasına yurtdışına çıkması için pasaport ayarlayabilecek kadar karanlık bir adam. Basında ses kayıtları çıktı, bir sürü tantana oldu ama mafya babasına yardım eden adam hala ortalarda elini kolunu sallayarak dolaşıyor. İlginç değil mi? Kim bilir daha ne dümenleri vardır ama işte bilemiyoruz. Beşiktaş'ın yönetiminde aktif olarak rol oynamasa bile arka kapılardan neler çevirdiğini futbolla ilgilenen birçok insan bilir.

Bir diğeri sizi şaşırtacak ve gülümsetecek. Son haftaların demeçlerine bakın. Zirveye oynayan takım yöneticilerinin, futbolcularının, başkanlarının demeçlerine bakın ve karşınıza "çarşambanın gelişini" zırlayarak anlatan bir adam çıkacak! Bu adam, yaptığı karaktersiz eylemle "biz küçük takımız, bizi şampiyon yapmazlar" diyerek dramatize edecek ve kendine kocaman bir çıkış kapısı bulacak olan Bülent Uygun'du.

Bu iki adamın aynı araçta, böyle kritik bir haftada ne işi var? Ben sorarım ama kim cevaplar?... Birde bu Bülent Uygun denilen adamı Fenerbahçe'nin başında görmek isteyen bir kitle var aman diyorum aman..

Biz şimdi futbolu sevelim mi? Türkcell Süper Lig'i izleyelim mi? Bu memlekette alınan kolpadan şampiyonluk kupalarına sevinelim mi? Tura çıkıp sabahlara kadar eğlenelim mi? Şampiyon olan takımı alkışlayalım mı? "Ülkemiz futbolu ne çekişmeli oldu bak, son haftaya kadar şampiyon belli değil" diye kendimizi kandıralım mı? Yoksa buradan aldıkları kolpadan şampiyonluklarla Avrupa'ya gidip kevgire dönen "şampiyon" takımlarımıza kıçımızla gülelim mi?

Bu akşam eve dönerken bunu gördüm ve mahalleye geldiğimde futbolun içersindeki adamlarla iç içe olan bir insan bana Beşiktaş - Galatasaray maçından sonra yapılan gizli toplantıdan, Arda'nın son dakikada 'kasıtlı' olarak kaçırdığı golün yorumunu Rüştü'ye yaptığından bahsetti. Siz gidin sevinin hala Beşiktaş - Fenerbahçe - Galatasaray şampiyon oldu diye. Türkiye sınırlarından çıkınca görülüyor şampiyonluk, kupa sahipliği ve saire...

Açalım NtvSpor'u, adam gibi İspanya liginden bir maç vardır belki.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

4 Responses to : Turkcell Super Bok!...

  1. 20 yaşım bitti, 21'in de dörtte biri bitti. Hala ve hala gidemedim bizim stada be abi, yanından geçtim sadece ehue. Hoş, istanbula sadece üç defa geldim, toplamda on gün kaldım kalmadım ve sadece bir gece kalabildiğim zaman Ankaraspor maçı vardı -diğer günler yaza ve devre arasına denk gelmişti-, onda da hastaneye koşuştur moşuştur akşama halim kalmamıştı, gidememiştim, kasım mı neydi aylardan bu sezon, 2-0 yenmiştik diye hatırlıyorum hatta. Neyse.

    Her sene babamla deriz, "bu sene ayarlarsak bir derbiye bari gidelim " diye ama öyle ha deyince kalkıp gelebilecek halimiz ve vaktimiz de yok bir haftasonu için. Özetle, içimde kalan en büyük şeydir heralde Saraçoğlu'nda bir maç izleyememiş olmak..

    Tribünlerdeki coşku konusunda da haklısın. Televizyondan dahi belli o eski havasının olmadığı tribünlerin. Bunda bizim stadın ve taraftarların "avrupalılaşma süreci"ne denk gelmesi de etkili midir? Bir düşünmek lazım. Ona bakarsan ne taraftarlar var avrupada da diyebiliriz bunun için gerçi.

    Bülent Uygun'dan oldum olası tiksiniyorum. Her gün de arttırıyorum bu tiksintimi, kendisi arttırıyor gerçi halleriyle, benim bir şey yaptığım yok. Kesinlikle bizim kulübün kapısından bile geçmemeli bırak takımın başına getirilmesini.

    Evet, garip bir tesadüf olmuş ikisini görmen. Ne kadar işe yarar bir bilgidir bilmem de, Sinan Engin Vestel Manisa'ya genel menejer olarak getirildi ama bu onun yine bilumum pis işler içinde olmayacağı anlamına gelmiyor. O da bizden uzak olsun zaten.

  2. ehaha Erhan sen geleceğin zaman bana haber ver, ben sana birkaç gün önceden alırım bileti. Sıkıntı yaşamadan gidersiniz maça. Ama derbi maç için durumlar biraz kritik tabi. Öncelikle taraftar kartın olması gerekiyor :)

  3. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=937862&Date=27.05.2009&CategoryID=77&ref=bulten

    gondermicem dedim, dayanamadim :D.

  4. ehahaha dayanamamış olman memnuniyet verici. verdiğin haber daha memnuniyet verici. içten teşekkür!

    lazım böyle idealist savcılar... bin tanede bir tane bile olsa lazım...

National Geographic POD