Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Yaptığı rejime saygısı olmayanların bloğu

Uzun ince bir yolda gidebilmeyi hayal ederdim. Yalnız şuan için gittiğim yol hiç ince değil. Su aygırı sınıfına nail olduğumdan o yola beni almıyorlar artık. Kilo bazı insanlara şirinlik katarken bana ne katıyor anlamadım ama hiç hoş gelmedi gözüme. Başkalarınında bu durumdan pek hoşnut olacağını sanmıyorum keza artık kime bakıyorsam. Git gide

(önce yıl 2006)

Şişiyorum hani Dünya'nın git gide ısınması gibi. Aslında birşey yemiyorum




(sonra yıl 2009 korkmayın uysaldır.)

rejimdeyim. Sadece akşamdan akşama bir leğen patlamış mısır. Evet tahmin ettiğiniz leğen. Oysa onuda yemem ama heyecanlı filmler oluyor bazen kaptırıyorum kendimi bakıyorum bitmiş bidaha yapyorum. Yani bu iki leğen anlamına geliyor. Yanında bir şişe şarap yada tekel votkası. Bira içmiyorum oda kilo yapıyor.
İçimde tipik şopar eğilimleri var. Adımdan kaynaklanıcağını sanmam Chopartypical esrarengiz geliyor bana. böl kelimelere Chop Party Typical bir anlam çıkmıyor ama olsun şoparım tipikalım. hadi kalın sağlıcakla.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 13 Comments

Türkler Aslında Neden Sadece Alışkanlıklara Şartlandırılırlar

Öncelikle amacımın kesinlikle herhangi bir karalama ya da küçük düşürme yolunda olmadığını belirterek bundan sonra okuyacağınız her şeyin tamamen üzerime afiyet olduğunu hatırlatmak isterim.

Ürün seçmek veya marka tercih etmek tamamen kişisel ve beğeniye aittir. Bunu reklamcılar ve bu sektörde yakından uzaktan alakadar olan pek çok insan bilir. Kişisel beğeninin değiştirilmesi reklamda, pazarlanmasında, ürünün tüketim yerinde, amacında ve buna benzer pek çok farklı alanda kullanılması tercih edilen yere göre değişkenlik gösterilebilir. Fakat yapılan araştırma, anketler ya da kamuoyu araştırmaları her ne kadar yüzdesel oranda başarı göstermese de biz sevgili Türk milletini din iman allah kitap şeklinde triplerle kandırmak her daim kolaydır. Özellikle reklamların içerisinde geçen seçilmiş onca nadide kelimede bile bir şekilde kişiliğiniz ne olursa olsun etkileyecek bir yer bulunabilinir.

Bazılarımız inkar etmemize rağmen her halükarda da olsa bir şekilde istemediğimiz halde karşımıza çıkan ürünleri eninde sonunda tüketmek durumunda kalıyoruz. Eğer insan istekleri sınırsızsa kaynakların sonsuz olduğu düşüncesiyle daimi suretle hep bir şeyleri isteyip bazı şeyleri burnumuzun ucuyla iteriz. Bu durumda elimiz mahkum tüketmek kaçınılmaz olur.

Buzdolabının üzerinde duran o minik mıknatıslı promosyon kağıtlarına yazdığım evin eksikleri içerisinde yer alan süt ile başlıyor hikayem ve az biraz sonra sona kavuşacak.

Mümkün olduğunca kişisel tatminliğimi etkilemek için alacağım sütün markası Pınar Süt'ten başkası olmuyor. Marka olayı değiştiği zaman olur olmaz alışkansızlıkların verdiği tepkiyle içimde minik bir uhde hissediyorum. Cem beni bu konuda çok iyi anlayacaktır -al birini vur ötekine. Sabahları süslenmekten vakit bulabilirsem kahvaltıya minicik bir zaman ayırmak durumunda kalıyorum ve mütemadiyen annem evde olduğu sürece bir bardak pekmezli sütü yuvarlıyorum bir dikişte. Sonsuz yarar can-kan oluyor benliğime, böylece son yudumu boğazımdan aşağıya gönderdikten sonra ileride kemik erimesi sorunlarıyla karşılaşmayacağım için kendimi teselli ediyorum. En azından umutluyum ama.

"Bu sabah yine her sabahki gibi" sütümü kafama dikmiş içmeye devam ediyordum ki birinci yudumun sonunda olduğu gibi lavabonun bunu kabullenmesine izin vermek zorunda kaldım. Alınan sütte daha önce hayatımda hiç tatmadığım değişik bir tada nail oldum. Daha önceden çok bozuk süt içtim ya da yoğurda çalmış süt gördüm ama hayatımda böylesini hiç tatmamıştım. Betimlemeler içim kullandığımız zehir gibi bir tat benliğimi sararken suratımdaki bütün kaslar da duygu karmaşasını yansıtmayı iyi becermişti eminim. O an bir kamera olsa hayatım boyunca belirli periyotlarda izler ve günlük gülme saatimi doldurmuş olurdum sanrım.

Evde daha önceden kalmış olan Pınar Süt'ü denediğimde herhangi bir anormallik sezinleyemedim, fakat fazlasıyla geç kaldığım için artık evden çıkmak zorundaydım. Bütün gün sütün içinde ne olabileceğini düşündüm. Anneme sorduğumda ise babamın sabah alışverişinde Tansaş'tan kendi adlarına ait sütü almış olduğu ve sabah sabah bana onu içirmeye çalıştıklarıydı her şeyden habersiz -garibanlar. Akşam eve geldiğimde, evde bulunan en küçük çay kaşığının ucuyla bu sabah alınmış ve tarihi henüz çok yeni olan ve son kullanma tarihine de yaklaşık 3 ay kadar zaman olan sütün tadına bakıldı ev ahalisi tarafından. Hepimizin suratında yeniden aynı ifade belirdi. Henüz atılmamış olan fiş ile birlikte bu olay yarın çözüme kavuşacaktır. Bakalım Tansaş'a gittiğimizde bu sütü tatmak için gönüllü olabilecek yeni yaratık kim olacak merak ediyorum.

Ertesi yarın kuşağının da bugün sonuna geldik a dostlar.


Ataların "ucuz etin yahnisi" şeklinde muhteşem bir sözü var değil mi ama.

Sevgi, saygı.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 2 Comments

Kamil


Ve hikayesine kaldığı yerden devam etti Kamil. Hayatı bir hengame içerisindeyken dahi kendine ayıracak bir vakti vardı muhakkak. Ve o bu zamanı, kalabalığın arasında kumsala Ayıbalığı gibi yatarak geçirirdi. İnsanların ona bakıp gülmesinden keyif alırdı. "Onları güldürebilmek aslında zor zanaat" dedi bana bakıp. Biraz afallamış olmamı yüzümden okumuş olacak ki "Evlat sen mutlu olmanın yolunu arıyor gibisin. Bak etrafına insanlar mutlu gülüşüyor ve denize giriyor. Kimisi tatile gelmiş, kimisi zaten buralı ama yaz geçer ve herkes işine geri döner. " Biraz duraksadı, içinde bulunduğu denizden daha soğuk birasını hoşnut bir ifade ile yudumladı ve devam etti.

" Mutlu olmanın en güzel yolu karşındaki insanı mutlu etmektir evlat. Bu çok önemli. Sadece kendini düşünmek anlık mutluluklar getirir. Tatminsizlik ne kötü birşeydir."


Kendimi ve kız arkadaşım Eda'yı düşündüm. İlişkimizi, hayatımızı, birbirimizi ne bencil düşüncelere hapsetmiş olduğumuzu görmek içimi ürpertti. Sırf kendi istediği otelde kalmaya yanaşmadığım için gelmeyi kabul etmemiş, bende inatla keyfin bilir diyerek kendimi bu koyda Kamil'in ağaçtan kulübelerine hapsetmiştim. Doğayı seviyor onu yaşamak için yakın olmak istiyordum.

Şimdi sakin kafayla nasıl bir aptallık ettiğimi daha iyi anlıyorum. Umarım o da bu davranışından dolayı pişmanlık duyuyordur.

Tam bu sırada bir grup ufaklık sahilden koşarak geçti, geride her şeyi ıslanmış bırakarak. O ise hiç istifini bozmadı. Gayet sakin yudumladığı birasına bakıp "Bu birayı Egenin tuzlu suyuyla beraber içmek herkese nasip olmaz. Veletlere bak içine su kaçırdılar" dedi ve bir kahkaha patlattı.

Normalde çok içen bir insan değildi Kamil. Oysa sesi çatallı, giyimi tam bir şarapçı gibiydi. Bütün gün sahil kenarındaki atölyesinde ahşap tekne yapar, ağaçlarla uğraşmayı çok severdi.

- Öğrendiğime göre üniversite diplomasına sahipmişsin hangi bölüm kamil abi?

- İstanbul Üniversitesi İşletme mezunuyum evlat.

- Neden bu barakada kalıp, bu ağır işleri kendine uğraş ediyorsun?

- İşler vardır sana mümkün görünür başkasına ise çok ağır. İnsan asıl sevmediği işlerin ağırlığında kaybolur bilir misin?

-Bilmez miyim kamil abi.

Biliyordum aslında yaptığım işi nasıl sevmediğimi. Her gün işe geri geri adımlarla giderdim. Bilgisayar tamiri yapıyor ve seviyordum aslında elektronik cihazlarla uğraşmayı. Fakat, keza uğraştığım insanlar, keza piyasanın bizim gibi teknik elemanlara amele ithamlarıyla yaklaşımı bıktırmıştı beni bu işten. Adam yerine konmuyor hırpalanıyordum ve Kamilin dediği gibi, bana basit görünen bu iş, aslında bedenime dahi ağır geliyordu.

"Mutlu olmak için sevdiğin işi yapmalısın evlat yoksa senin için mutluluk yine geçici olacaktır. Tıpkı bu insanlar gibi tatilin bittiğinde, içinde yaşadığın mutsuz ve arsız dünyaya geri döneceksin."

Konuşurken sözlerini özenle seçmesi ve cana yakın davranışı insanların etrafında toplanmasını sağlıyordu. Aynı zamanda çok komikti. İnsanlar ona bakarken bile gülebilecek nedenler bulabilirdi. Asıl adının Cemil olduğunu söyleyenler var. Gemide filmindeki Kamil karakterini sevdiğinden Kendine Kamil dermiş.

Kendi Dünyasında ufak bir baraka bir atölye ve insanlara kiraladığı derme çatma kulübelerle mutlu görünüyordu.

Biraz irkildi ve sonra sudan çıktı.

"Bu kadar aylaklık yeter evlat tekne kalafat bekler. Teslimat tarihi yaklaşıyor. Hadi hoşçakal." dedi. Sonra kumsalda top oynayan çocukların oyununa ufaktan karışarak, atölyesine doğru yol aldı. Geride son verdiği konuşmasında yeni başlangıçlar bırakarak.


POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 3 Comments

Bence... v.Yollardan - Gidiş

* Bence; yolculuk söz konusu olduğunda (biliyorum ezberlediniz artık bunu, kusasınız falan geliyor muhtemelen ama, kendime şaşırıyorum lan! Adeta fobi oldu amk) su katılmamış -ağzından köpükler saçan bir köpek, Ajdar dinlemeye mahkum edilmiş bir metalci- bir ruh hastası oluyorum. "Yine mi lan?" deme okuyucu. Bi' dinle...

Otobüse bindim, yerime geçtim ve yine o beni için için kemiren "yanlış otobüs mü lan acaba?" sorusu beynimde sol şeritten 100 km hızla gelen bir ambulans sireni gibi dönmeye başladı. Saat 18:05'ti, yani otobüsün kalkması gereken saatten 5 dakika geçmişti. İşkil oğlu işkil! Hemen tası tarağı oracıkta bırakıp (tas tarak derken iki dergi, bi diskman) otobüsün kapısına yöneldim. Hemen gidip, otobüsün camına yapıştırılmış olan Ankara yazısını görmeliydim, yoksa olmayacağıdı. Netekim gittim ama kapı kapalıydı, şöför yerindeydi. Kendime bok sürdüremiyorum tabi, gidip soramam "bu Ankara otobüsü mü?" diye... Hiç bir şey olmamış gibi döndüm yerime. İçimde kopan fırtınayı bir ben, bir de Titanik ortadan yarılınca buz gibi suda taşşakları donan Leonardo Di Kapriyo bilir.

Oturdum yerime, içimdeki yangını çaktırmamaya çalışıyorum tabi bir yandan. İşicektim belki? falan gibi bir trip yerleştirdim yüzüme. Bıraktım müzik dinlemeyi falan, Penguen bile okuyamıyordum. O derece triplere daldım. Yolcu almak için duracağı ilk yer olan Kavacık'a gelir gelmez fırladım otobüsten, hemen ön cama koştum. Çaktırmamayı düşünmeden baktım, Ankara yazıyordu. Ohh dedim ama hala işkilliyim ya ek sefer koydularsa, şimdi biri benimle aynı bilet numarasıyla gelirse? falan diye. Korkunç amk. Ve okuyucu, inan, gerçekten yaptım bunu. Nasıl bir ruhsal rahatsızlıktır bu amk...

Muavin gelip, nerede ineceksiniz? diye sorduğunda dahi ürkerek "AŞTİ" dedim. "Bu İzmir otobüsü beyfendi" diyecek die ödüm çıtladı. Nolcak benim bu halim amk.

Doktor falan bakar mı bu duruma?...

* Bence; bakmaz.

* Bence; dünyanın en komik durumlarından biri, evlenince balayını Ankara'ya gidip kutlamak olurdu. Balayı olayı tırto bir şey, eyvallah ama hadi izin aldın, tatile çıkacaksın ve Ankara'ya gidiyorsun. Ne saçma lan. Her yere gidili, her yerin işe ayrar, dişe dokunur görülecek bir yeri var ama ya Ankara'nın? Bir s.ki yok afedersin. Acaip komik olur bence balayında Ankara'ya gitmek. Bildiğin saçmalık. Kuğulu parka mı gidicen? Saçmalığın daniskası.

* Bence; otobüslerde en arka koltuklarda oturmanın bazı avantajları var. (Zaten neden sevilmez arka koltuk yolculukları sevilmez, aklım ermez. Bindik bir klişeye, gidiyoz Evreşe'ye! samdıof LÖL İğrencim lan) Bi' kere arka koltuklardaysan kesinlikle "bebek" tehlikesinden uzak oluyorsun. Bebekli aileler ön taraflarda yer alıyor genelde. Bu da saçma, evet ama öyle, dikkat et. Misal otobüste bulunan en yakın bebek en az 8-9 koltuk önümde. Kulağımda kulaklık varken kıçını yırtsa s.kimde olmaz. Yakındaysa öttürebiliyor, o ayrı. Diskman falan sallamıyor terbiyesiz. Boklu.

Arka koltuğun bence tek büyük dezavantajı; otobüs yolculuğunun en keyifli anı olan çay servisi kısmının büyük bölümünü izleyerek geçirmektir. Ön sıradakiler kahvelerini yudumlar, keklerini yerler, sen midende guruldamalarla izlersin muavinin uyuntu hareketlerini.. Aslında muavinde sorun yoktur ama sen heyecanlısın bi kere. Gelmek bilmez o çay servisi sana ve tam "ahan geldi lan" deyip, gözlerini açarsın şeker görmüş Fırat gibi ve suyu biter muavinin... Döner arkasını gider su getirmek için.. Fırat'ın gözünden yaş akar, sen yediremediğin için ağlamazsın...

* Bence; korkunç durumlar sıralamasında zirveye hatrı sayılır bir yerden girebilecek bir durumda; hanio kahveyi alırsınızda, tam elinize aldığınızda benim canım memleketimin, canım yollarının, güzelim çukurlarına girer otobüsün lastiği ve zıplarsınız tüm otobüs ahalisi olarak senktornize bir şekilde ve elinizdeki kahve yada çay suyu böyle kımıldanır hafiften. İşte o andan sonra o kahveyi her dudaklarınızın yanına götürüp, minik bi "hüüppp" almak istediğinizde saatlerinizi alacaktır, çünkü o zıplamayı düşünüyorsunuzdur... Öyle amansız bir korkudur bir çukur beklemek. Yeminle çukura girse ve yansan bu kadar sancılı olmaz. Bi' kere yanarsın en fazla. Ama böyle ha girdi, ha girecek (çukura) diye kasarken her seferinde sancı veriyor, her seferinde acı veriyor, her seferinde yakmıyor mu be abi?!

* Bence; yolculuk öncesinde yenilebilecek en son yemekti kuru fasülye...... Üstelik benim gibi bağırsak problemi olan bir adam söz konusuysa... Osurmak konusunda gerçek bir duayenim. Tanıyanlar bilir :P Hayatının ve belki yeryüzünün en uzun osuruklarından birini sevdiceğimin yanında çıkartmıştım. Öyle de rezil bir adamım. Neyse. Bağırsaklarım problemli ya, ondanmış meğersem. Yani neyse işte, durum bu iken ben neden kuru fasülye yedim ki şimdi?... Resmen hatalar zinciri. Kasım kasım kasıldım adeta. Neyse, molaya az var sanırım.

* Bence; trafik kazarlarıçok (düşündürücü, ilginç, garip, farklı, huzursuz .... .... .... ) .... Birileri trafik kazası geçirmiş oluyorlar ve tüm trafik kapanmış oluyor. Ve o birileri yol kenarında can çekişirken, sen, hiç bir şey olmamış gibi geçip gidiyorsun oradan, trafikteki sıra sana gelince... Ve aslında hiç bir şey olmamış gibi geçişin ardından birisi orada can çekişiyor ve geçip giden, hiç tanımadığı bir insan için üzülüyor. Düşüncelere bile dalıyor. Ne acaip. Belki nefret ettiğim bir tipte insan, belki bir faşist, belki bir şerefsiz. Ama insan. Duygusallığı öldürmek gerek.

* Bence; yeter lan. Bakınalım accuk.

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 2 Comments

Bakarsan bağ; yakarsan rant olur.

(İzmir Karaburun civarı)


"Ege bölgesi bitki coğrafyası yönünden Akdeniz bitki coğrafyasına girer. Bölgede 700-1000m.ye kadar kızılçam, bunların tahrip edildiği yerde maki ve daha kısa boylu garigler bulunur."
Dikkat edin tekrarlıyorum tahrip edildiği yerlerde makiler bulunur diyor kaynaklar. Peki, bu nasıl bir tahrip?
Şöyle ki;


İlk başta bir kaç arkadaş toplanırsınız, görev paylaşımı ve ardından araç-gereç dağıtımı.. Bunun için öyle teferruata gerek yok tokai dediğimiz cinsten bir kaç çakmak yeterli. Yani Türkiye'de en az sermaye ile kurabileceğiniz bir işten bahsediyorum. Sonuçta amme hizmeti yapmıyorsunuz. Eee zaten yakalanmanız mümkün değil. Tarihte bir örneği yok. Yakalansanız da verilecek bir ceza yok. Hadi o zaman hazırlanın ve rüzgarın bir kızın eteğini kaldırabilecek kıvama gelmesini bekleyin. Kıstasınız bu olmalı ki Ege bölgesinde Allah için hiç rüzgar yoktur. Dikkat edin zaten yangınlar rüzgarda çıkar, rüzgar olmaz ise kolaylıkla söndürülür(Normalde Rüzgarlı hava daha serindir ve bize yutturulan kırık şişeden çıkma hikayesi bu şekilde çürür). Sonra koy g.tüne rahman gitsin. Eve gider TV karşısına geçersiniz arkadaşlarınızla. Birer bira açarsınız soğuk olanından. Haberlerde hanginizin çıkarttığı yangının daha büyük olduğu konusunda yaptığınız iddianın sonuçlarına bakarsınız. Eee birazda gururlanırsınız canım, yaptığınız şaheseri söndürmeye çalışan yüzlerce köylü, korucu, jandarma'ya bakıp.


("Maki nedir?" sorusunun cevabı için bak resim24. Bob Ross şuraya biraz ağaç iliştir.)


Hikaye böyle gelişirken Mehmet Efendi de denize sıfır bir konumda olan doktorlar sitesindeki yazlığında bahçeye fidan dikmekte ve alabildiğine çorak görünen bu topraklarda hiç ağaç olmamasından dert yanmaktadır.


Oysa Mehmet Efendi bir dişlinin çarkı olduğundan haberdar değil, hem de 6 yıl üniversite ve onca master eğitiminden sonra bile! Ve belki de Ege bölgesinin maki örtüsüne hapsedilmesinden dolayı ya da etrafta hiç ağaç olmamasından dolayı kendini suçlamıyor, oturduğu sitenin yapılabilmesi için bir zamanlar buradaki mevcut ormanın genç girişimciler tarafından yok edildiği gerçeğini aklının ucundan dahi geçirmiyordur.

Ne diyelim Doc. Dr. Mehmet Efendi, doğa ile ilgili doktorasını, bahçesine diktiği Guava fidanlarıyla yapadursun, gençler yeni siteler için yakılacak denize yakın bir orman aramaktadır.


(Ildır... Bir otel ve ufak tefek evler. Yeşil yerler Mehmet Efendi gibi insanların azmini temsil ediyor, arkadaki dağlar ise bir rantın, kıvırıp bitarafımıza sokacağımız belgelerini. )


Buradan Talep ve arz dengesinde rol oynayan herkesi, Devletimin yanan ormanlarla ilgili ilkel kanunlarını, bu kanunu koyanları, ormanları el altından satanları, sattıran zihniyeti ve bunları yapıp kendine hala vatansever sıfatı yakıştıran canım yönetici, idareci ve vatandaşlarımı yürekten kutluyorum.
Saygılarımla.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 9 Comments

Veteriner Olamayan Katilin Cinayet Sonrası Hisleri...

Çıkmayacak candan ümidin kesilmeyeceğinden emin olduğum için bir kez daha bastım o şerefsiz böceğin üzerine. Oldukça parçalanmış görünüyordu.

Çıkmamış can olup olmadığını kestiremiyordum zira ben bir doktor değildim. Eğer doktor olsaydım da bir böceğin ölü olup olmadığını bilemezdim, zira onun için hayvan doktoru olmak gerekir. Nabzı nerededir ve daha gerçekçi olmak gerekirse nabzı var mıdır yok mudur, hiç bir fikrim yok.

Tüm bu saçmalıkları bilmediğim için oldukça mutluydum. Çünkü eğer bilseydim o yerde rezil bir halde yatan, çevresinden gökkuşağının tüm renklerinden bile değişik renkte sıvılar akıtan böceğe dokunup yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek zorunda kalacaktım. Ellerimi böcek kanıyla kirletemezdim ve bir veteriner olmadığım için böceklerin kanı olup olmadığı hakkında bir fikrim de yoktu. Olmaması sevindiriciydi çünkü o böceğe verdiğim bir yara yüzünden kan kaybından ölmesini istemezdim. Ölümünün salt nedeni ben olsam daha iyi olurdu. Neyse.

Tut ki doktorum ve tut ki hayvan doktoruyum ve tut ki o çevresinden inanılmaz renkte sıvılar saçılan böcek ölmemiş? O zaman ne yapardım ben?! Bir böceğin hayatına kast eden bir veterinerdim ve böceğe ölümcül bir hasar vermiştim, nabzını kontrol ettim ve yaşadığını gördüm. İşte bu durum oldukça korkunç. Hipokrat yeminime sadık kalıp onu hayata mı döndürmeliyim yoksa skerim hipokratını da yeminini de deyip başladığım işi bitirmeli miydim?

Oldukça büyük bir tezat ve korkutucu bir tecrübe olurdu. İyi ki bir hayvan doktoru değildim ve bir böceğin nabzını ölçmeyi bilmiyordum.

Orada durmuş ve tüm bunları düşünmüştüm. Sonra çevresinden renkli sıvılar çıkan böceğe son kez baktım, ayağa kalktım, üstüne bastım ve devam ettim.

Eve gelene kadar bunları düşündüm. Derin duygular besliyorum şu an...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Mevlana'yı Mevlana yapan nedir?

Yazılarımda, söylemlerimde, düşüncelerimde ve bu Blog'da; pek anmak istemediğim Sayın Yılmaz Erdoğan'ın içinde bulunduğu Harbiye Açıkhava Tiyatrosundaki Mevlana gecesinin bir bölümünü uzun düşünceler sonucunda sizlerle paylaşmaya karar verdim. Evet, kendisini pek sevmiyor olmama rağmen öyle güzel organizasyonlarda karşıma çıkıyor ki bana kımıldayacak yer kalmıyor.

Bu şiiri dinlediğimde (ki orijinali biraz daha uzun ve farklıdır) Mevlana'yı Mevlana yapan şeyin ne olduğu düşüncesi ile baş başa buldum kendimi.

Yaratana olan aşkı mı?
Yoksa onun için sadece aslı olan aşk ve sevgi miydi?
Yoksa Şems-i Tebrizi miydi?
Hala ufkumu bir kelebek kanadı kadar açamasam da düşünüyorum.
Daha çok düşünürsün diyorsunuz biliyorum.
Düşünüyorsak varız azizim.
Hem ne demiş Mevlana; "Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez."
Mevlana ile ilgili daha ayrıntılı bir yazı yazmayı arzu ediyorum ama bu mevcut bilgilerimle mümkün olmadığından şimdilik bu konuyu rafa kaldırıyorum.
Saygılarımla.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 3 Comments

Faruk...

Önce dur dedim, sonra durduğunu görünce taşşak geçtiğimi belirtir el hareketliyle devam et lan devam et, dedim. Ne olduğunu anlayamadığını gözlerinden görüyordum ve ne olduğunu anlayamadığı için henüz içinden küfür etmeye başlamadığını bildiğimden dolayı içim rahattı. Ancak biraz yürüdükten sonra ne olduğunu anlayacak ve içinden bana küfredecekti.

Bunun bilinciyle tekrar dur lan diye bağırdım. Durdu, anlamsız bakışlarıyla süzdü beni. Gittim yanına. Ne küfrediyorsun lan yavşak! dedim. Anlamayan ve ne olduğunu soran gözlerinden hala küfretmemiş olduğunu görebiliyordum ama biliyordum ki birazdan küfredecekti. Emindim yani. Bu işler böyle olurdu. Senin ağzına sıçarım lan! dedim. Yine ses çıkartmadı ama gözlerindeki anlamayan ifade sabitti. Ve biraz endişelendiğini görebiliyordum. Elimi dostça omzuna koydum. Bak, dedim, senin gibilerini iyi tanırım, dedim, gözlerindeki anlayamayan boş ifade büyüyor ancak korkusu da sabitleniyordu. Kimsin lan sen? dedim. Abi ben Faruk, dedi heyecanlı sesiyle. Telaşı dudaklarına yansımıştı. Bak Faruk, dedim, içinden bana küfredeceğini biliyorum. Belki şu an etmedin ama birazdan kesin edeceksin. Hadi birazdan da olmadı, eve gidip o koca götünün her santimini güvenceye aldığında kesin edeceksin. Hatta arkadaşlarına bahsederken üzerine erkeklik ekleyeceksin, şöyle yaptım, böyle ettim diyeceksin. Bunları biliyorum Farukcuğum. O yüzden şimdi senin ağzını yüzünü dağıtmam gerekiyor, umarım beni anlayışla karşılayacaksındır, dedim. Faruk'un gözlerinin buğulanmasını sağlayan damlacıklar bir film şeridinin geçmekte olduğunu gösteriyordu bana. Faruk, dedim, şimdi ağlamayacaksın değil mi? diye sordum. Abi valla küfretmem ben, dedi. Hem ben seni hiç tanımıyorum, neden küfredeyim sana, dedi. Cevap verme lan! diye bağırıp elimi kaldırdım. Korkuyla eğildi ve ellerini yüzüne doğru kaldırarak kalkan oluşturdu kendine. İndir lan elini dedim. Sırf bunun için eve gittiğinde korkusundan bana çok pis sövecekti biliyorum. Yani şimdi dayağı haketmiyor muydu? Bence ediyordu. Elini indirdiği gibi ensesine bastım tokadı. Öne doğru sendeledi. Bak faruk, dedim, sakın ola ki şimdi sinirlenip o cücük kadar ellerini yumruk haline getirip üzerime sallamayasın ha? dedim. Iskaladığın anda eşşek sudan gelene kadar seni döverim, eşşek sudan gelince getirdiği tüm suyu içer, sonra tekrar eşşeği suya yollar ve yine döverim seni, dedim. Abi? dedi. Siktirgit lan!, dedim.

Arkasına bakmadan kaçtı. İşte bu yüzdendir bence doktor bey, deli gibi çınlıyor kulağım üç gündür. Bi' ilaç neyn var mı? En azından dövdüm ya, sinirli değilim o yüzden.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Füsun Önal - Stupid Cupid

Buuyrun gençliğe katkımız olsun..

POSTED BY Darkohl
POSTED IN ,
DISCUSSION 2 Comments

19.07 Dünya Fenerbahçeliler Gününüz Kutlu Olsun!


Efendim selamlar?! Bakın, ne güzel bir gün!

Gelenekleşen Dünya Fenerbahçeliler Günü bu yılda tüm coşkusuyla kutlanıyor! (yavaş, tamamen abartıyorum dsamıofas)

Neyse. Geyik bir yana bu hazzı yaşayabilen ve yaşayabilme lüksüne ve özelliğine erişebilmiş tüm taraftarların Dünya Fenerbahçeliler Gününü kutlarız efendim!

Not: (resim antu.com dan)

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Mosh

Hayat zor deniyor ya, arada bir hayatı zorlaştıran bizlermişiz gibi gelirdi. Kendi hayatımızı kendimiz zorlaştırıyoruz gibi bir hissiyata kapılırdım. Geçenlerde bir tane öğrencimin trafik kazasında vefat ettiğini öğrenene kadar.. O an bunu onun yaratıp yaratmadığı konusunda kendimle çelişkiye düştüm. Pek çok şeyi sorgulamaya başladım, anlıkta olsa günlükte olsa. Teoriler teorileri kovaladı.

Okuduğumuz kitapalardan, izlediğimiz filmlerden, gördüğümüz ve duyduğumuz olaylardan etkilenip hayatımıza ona göre bir yön vermediğimizi kimse inkar edemez. Herkesin bir anısı veya bir söyleyeceği vardır bunun için.

Benimle şirkette aynı bokları yapan arkadaşım izinli olduğu için belki de hayatımda en çok izlemek istediğim gruplardan birini izleyemeyeceğim bu hafta sonu.
Sorumlusu da dibine kadar benim tabii ki. Benim yüzümden izleyemiyorum. Kendi hatalarım, kendi yaptıklarım ve empatilerim.

Adamların ta evine kadar gidip onları izlemeden dönmek zaten yeterince hayal kırıklığı yaratsa da onlar senin ayağına gelmişken ikinci bir fırsatı kaçırmakta olayın cabası oluyor. O değil de hep şanssızlığımla kaçırdım Paradise Lost'un bir kaç konserini. Bir keresinde sadece 45km uzağımdaydı fakat tam tamına günlerden Çarşambaydı ve benim ertesi gün halletmek zorunda olduğum sorumluluklarım vardı.
Peki, her şey bir yana. Tüm şanssızlıklar, vurgunlar, başarısızlıklar vb.. Elimizde fırsat varken değerlendirmemekte neyin nesi oluyor kuzum hea!?

Hala daha veremediysen kararını bir diyeceğim var. İyi dinle iyi yaz. Nane limon kabuğu bir tutam zencefil aman..
Bu konser tek başına da olsan bütün sevdiklerinle de izlesen kaçırılmaması gereken bir fırsat yağmuru. Adamlar adeta püskürmüş alevler gibi aç Türk metal sevenlerine seslenecekler ve sen bunların içerisinde yer almayıp ertesi gün gelen yorumlarla yetineceksin.

Hadi canım oradan, yemezler. Ben olsam ömür boyu söylenirdim böyle bir durumda. Anıların kaybolabilir ama uhteleler hiç gitmez beyinciğinin arka yerlerinden.

Her daim.
Sevgi, Saygı.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 2 Comments

Bence...

*Bence; benimkisi tamamiyle mecburiyettendi! Ben, üzerinize afiyet, geçen hafta kuzenlerin evine ziyarete gittim. 6 aydır evliler, ilk kez gidiyorum. Aslında yıllardır evli olan teyzemin evine hiç gitmedim. Neyse. Sitelerinde havuz varmış. Havuza girelim, dediler. Şortumuzu aldık gittik ama terlik götürmedik tabi. Bizim damadın (söylemesi ne havalı oluyormuş lan, yine yapıcam: bizim damat! vay be..) terliklerinden birini giyeyim dedim, şansıma parmak arası çıktı! Adam hem 45 numara terlik giyiyor, hem parmak arası. Yani görüntümü tahmin bile edemezsiniz. Bi' edin, bekliyorum. Bakın, olmadı, edemediniz. Yürüyemeden, sürünürcesine gittim havuza kadar. İlk kez giydim ve bir daha giymek istemiyorum. Çok çirkin bir hissiyat bırakıyor insanın teninde. Rahatsızlık verici. Bi o kadar da çirkin. Bence erkeklere yasaklansın parmak arası terlik.

* Bence; bana kastı vardı! Zaten aşırı kalabalık olan tramvayda, sabrımı zorlamayı ve sınırımı ölçmeyi deniyordu. Öyle bir tipi yoktu aslında ama ben anlamlar yüklemek istiyordum bu anlamsızlığa. Zor bela girdim tramvaydan içeri. Çok sıkışıktı belirttiğim üzere. İçerisi turist kaynıyordu. Can havliyle tavandan sarkan herhangi bir "tutacağa" yapıştım. Tutacak ne garip bir kelimedir bu arada. Neyse. Plastik tutacağı tuttuğum anda bir basınç hissettim tutacakta. Başta bahsettiğim, bu, aslında sınamayan ancak benim sınadığını varsaydığım adam, benim tuttuğum tutacaktan tutulacak bir yer bulmuş ve asılıyor. İki kişi tek tutacaktan tutuyoruz. Baktım, yanda duran tutacak boş. Tey yarebbim, dedim, onu tuttum bende. Kafamı çevirdim, tüm bu olanları unutup devam etmek istiyordum yoluma ama yine bir basınç geldi tutacağıma. Baktım. Yine aynı lavuk, yine aynı şeyi yapıyor. Az önce asıldığı için bıraktığım tutacak ise gözü yaşlı bakıyor ardımızdan boş bir şekilde. Sanırsın Küçük Emrah. Öyle üzgün bakıyor. Ben tabi sınandığımı o an anladım. Madem bırakacaktın neden tuttun be adam? Hem yanında boşu varken? Hem onu ben tutuyorken? Hadi ben bıraktım, senin o sallamadığın boş olanı tuttum, peki sen benim bıraktığımı neden bıraktın? Hadi bıraktın diyelim, neden yine benim tuttuğumu tuttun? İçimden bu soruları bir Muhammed Ali yumruğunun basıncıyla suratına haykırmak geçti ama vazcaydım. O tutacağı da bıraktım. Arkama döndüm. Başka tutacaklar aradım kendime. O andan sonra ardıma dahi dönmedim. Ne pislik bir adammış lan. Bence sınıyordu beni.

* Bence; sen de haklısın! diye bir şarkısı vardı Orhan Gencebay'ın.

* Bence;miyor şehirler gözlerine, saçlarına güneşin kanı... Diye bir şarkı sözü vardı Haluk Levent'in. Onu da tutukladılar galiba yine? Zamanında az konserine gitmedim lan ehuahua. Eğleniyorduk billah. Bence o zamanlar bize büyük etkisi olmuştu Haluk Levent'in. Son duyduğuma göre dolandırıcılık nedeniyle aranıyordu ama tutuklandı galiba. Hayat ne garip, demiş Cem Karaca. Ama onu Mahsun Kırmızıgül'de söylemiş ya... Sündüm, geçtim kendimden... Bence söylememeliydi. Bence böyle daha iyi olurdu...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 4 Comments

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.14


Sen Gidince Mal Oldum Ben, Dağıldım...

Ohh beybi, ne haber, iyi misin şimdi oralarda?
Hani hatırlarsın, sen geleceksin diye refreş etmiştim kendimi, silkelenmiştim, ayaklanmıştım...
Şimdi sen gittin ya uzak yerlere, anayın eteğine, babayın ocağına,
İşte ben de şimdi mal oldum yeniden, dağıldım, yuvarlandım...

Oh beybi, yok şimdi odamın derli toplu halinden eser
Adeta hekimpaşa çöplüğüne döndü yine.
Hani senle birlikte aldığımız mandalinalı şiveps var ya?
İşte hala yanımda yatıyor, yerde, kaldıramadım billah.
Sen gidince mal oldum ben, dağıldım, hırpalandım...

Yerlerde yine sümük, saç ve sigara külü var oh sevdiceğim
Kirli donlarım yine cam kenarında, yağmur yağmasını bekliyorlar...
Dağ olmuş çoraplar arasında kaybediyorum kendimi, benliğimi
Pislikten kedi bile girmiyor lan artık odama!
Ah honey, sen gidince mal oldum ben, dağıldım, şaftı kaydırdım...

Biriktirdiğim şarap mantarlarını artık sağa sola atıyorum,
Kaldıramıyorum yere düşmüş benliğimi, geziniyorum üstünde.
Kolalanmış gibi duruyor yerde kolsuz atletim
3 haftadır orada öyle duruyor çünkü.
Belkide kedi işemiştir üstüne, pis kokuyor zaten.
Oh yes sevdiceğim, sen gidince mal oldum ben, dağıldım, sallandım...

Oh beybim, Atilla Taş'tan bile daha çok özlediğim!
Nerede, ne yapıyor diye onu da
merak ediyorum ama senin kadar değil!
Der ki Aşık Seyfi;
Değil Atilla Taş, Tülin ve Caner ikilisini bile düşünmüyorum lan senin kadar!
Onları bile merak etmiyorum!
Dağıldım işte, mal oldum, ha? İyi mi böyle? Poz da vereyim mi?
Kocakarıların hamamda nasıl bayıldıklarını da göstereyim mi ey dağlar kızı reyhan reyhan reyhan reyhan, alem sana heyran heyran heyran heyran!
Oh sevdiceğim, gelsene lan yine,
Sen gidince mal oldum ben, dağıldım, *MI G*TÜ KAYBETTİM LAN!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Bence...

Mor Gözlü Olmaya İlerleyen Cem

* Bence; "eğri oturup, doğru konuşalım" kesinlikle bir Türk atasözü değildir. Neden? Bi' kere biz hiç doğru oturamıyoruz ki zaten? Dikkat edin, bence herkes yamuk oturuyor. Yani zaten doğru oturmuyordun ki, neden eğiliyorsun şimdi, demezler mi adama? Bence derler. En azından ben diyorum. Eğri oturuyoruz. Bari doğru konuşun, asabımı bozmayın lan benim! Neyse. Bence bu Çin atasözüdür. Hep öyle derler ya hani? Bence o da yalan biliyor musunuz? Neyse.

* Bence; "kırmızı şarabın sıcak ya da oda sıcaklığında içilmesi gerekir" tabusu oldukça saçma ve hemen ortadan kaldırılması gerekir. Kırmızı şarabı buz gibi içmeyi denediniz mi hiç? Bence denemelisiniz. Mütemadiyen soğuk içerim. Hatta son günlerde o iğrenç ve tutulması zor şarap kadehlerini de kullanmıyorum. Çıt diye kırılıveriyorlar hem. Ne kötü. Abladan papara yiyorsunuz sonra. Neyse. Artık kulplu bira bardaklarına koyuyorum şarabımı, içiyorum buz gibi. Oh mis adeta. Kesinlikle denemen lazım bence. Buz gibi soğuk limonatadan, biradan ve bunun gibi serinletici etkisi olan birçok içecekten daha büyük bir ferahlatma sunuyor insana soğuk şarap. Dene, pişman olmazsın. Ve ayrıca Cumartesi marka şarabı sevenler, bir de Mistik markasını deneyebilirler eğer bulabilirlerse. Gayet güzelmiş bence. Bu şarabı keşfetmemin en büyük nedeni Demşah abi tabiki. Demşah abi bizim tekel. Adı Demşah değil, İbo, ama biz kızdığı için Demşah diyoruz. "sık kullanılan"larda bulunan en kallavi müşterisi biziz neticede. Nazımız geçer. Neyse. Demşah abi çok övdü. Cumartesi ayarında dedi. Fark etmezsin farkını dedi. Doluca üretiyormuş sanırım. Yanlış bilgi olabilir. Ve daha ucuz olması ayrıca bir güzellik oldu. 6 Liraya gayet güzel bir şarap içebilirsiniz. Soğuk içiniz. Pahalı şarap içemiyorsan bence seversin bunu.

* Bence; ben, hiç dost canlısı bir insan değilim. Her zamanda söylemişimdir zaten. "Dostlarım"da bilirler bence bunu. Buna rağmen bir sürü iyi "arkadaşım" vardır. Neticede, bence herkes gördüğü değeri kendi yaratıyor. İyi ya da kötü olmasını kendi belirliyor. Kaprislerinden, kendini beğenmişliklerinden, ilgi beklemelerinden bunaldığım ve artık düşünmediğim eski dostlar var. Hiç bir şey olmadığı halde kendisini dünyanın merkezi halinde gören zihniyetten kurtulabilirlerse eğer bir gün; "vay eski dostum" diyeceğim onlara.

* Bence; hayvan gibi yiyen insanlar, hayvan gibi sıçamıyorlar. Bence böyle. Yoksa öyle hayvan gibi olmazlardı. Bakın, büyükbaş hayvanlarla örnekleyelim! Hiç zayıf bir inek gördünüz mü? Ya da aşırı kilolu bir inek? Ben köy ortamlarında çok bulundum ama görmedim. Çünkü inekler hayvan gibi yiyorlar ve hayvan gibi sıçıyorlar. Bu yüzden net bir formları vardır. Zayıf inek - şişman inek gibi bir ayrım yapamayız bu hayvanları göz önüne alırsak. İnsanoğlu eğer yediği gibi, yani hayvan gibi sıçabilseydi bence obezlik diye bir kavram olmayacaktı. Bence insanoğlu hayvan gibi yiyorsa, gayret edip hayvan gibi de sıçabilmeli. Hayvan gibi sıçamayacaksa bence hayvan gibi yemekten vazgeçmeli. Yoksa hayvan gibi olur maazallah.

* Bence; günün en komik anını bu akşam yaşadım.

Enişte Ali: Ya harbiden ya, bende bir D Smart alayım artık
Enişte Fethi: Evet evet, Avrupa ligi maçları D Smart'taymış.
Enişte Ali: (takılarak) Ya hatun bana bi D Smart alsana ya!
Teyze Songül: Ay ne de sımartı ya, elektrikli süpürge alıcam ben!
Yeğen Cem: sadmfoıwemfpoweıfweoıfo483hfa4o8fhdasfasdfasdıjafwı

Sevgiler efendim.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Nooldu Lan Bana Birden?!

Efendim selamlar! Biraz da selmalar! Hep ilk bu girişi yaparken "selamlar" yazacağım yerde, "selmalar" yazıyorum ve sonradan düzeltiyorum bu hatamı. Hep bu hatayı yapmamın nedeni selmayı defalarca hiçe sayıp, göz ardı etmem olabilir mi? Elbette ki olabilir. Bu yüzden, bu sefer onu da ekledim, onun da gönlü olsun istedim. Umarım bir daha selamlarımın arasına burnunu sokmaz ve huzurlu ve geri dönüşsüz bir giriş yapabilirim! Çünkü gördüğünüz üzere bütün konsantrasyonu, belleği, zihniyeti, konsepti dağıtıyor, rüzgâra kapılmış bir BİM poşetiymişçesine uçurup, atıyor...

Efendim, bugün eve gelirken aslında acayip sinirliydim ben. Eve gidince hayvanlar gibi mailler döşeyecektim Üsküdar ve büyük şehir belediye başkanlıklarına. Neden sormanıza gerek yok, zira hepimizin yaşadığı "toplu taşıma rezaleti" gayet basit ve herkesin aklına gelebilecek bir neden. Ailesinin hiç bir ferdi kullanmadığı halde birazcık kassa Tayyip bile çözebilirdi bu mailin sebebini.

Evet, yine yollarda perişan olduk. Yarım saate yakın otobüs bekledik, yine tıkış tıkış otobüse her yanımıza terli ve kıllı erkeklerin sürünmesini yaşayarak bindik, kapanan kapının altında ezildik, açılan kapıyla bir kez daha ezildik. Ve ben tüm bunları her gün yaşayan insan olarak çok sinirlendim. İçimde kocaman bir öfke, kocaman bir ateş yandı. Eve gidip içimdeki ateş kadar kocaman bir mail döşeyecek, anarşist kişiliğimin yazar karakterimden aldığı gazla çok ince yardırmasyonlar yapacaktım.

Ama sonra ne oldu. Eve geldim. Buzdolabını açtım. Soğuk su şişelerinden birini açtım. Kana kana içtim. Dolapta Aşık Seyfi edasıyla boş boş duran şeftaliyi gördüm, onu da aldım. Odama dönüp şeftalinin sularının her yanıma damlamasını umursamadan yemeye başladım. Bir yandan bilgisayarı açtım, mail sayfasına yöneldim. Ama şeftali o kadar güzeldi ki... Buz gibiydi. İçimde bir anda güller açtı, yangın söndü, her şey güllük gülistanlık falan oldu adeta?

Belediye tarafından yollanmış bir ajandı o şeftali. Bütün sinirlerimi gevşetti. Süt gibi bi adam oldum. Yarına artık... Bu psikolojiyle hayatta yardıramam ben...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

6. Likya Liderlik Yürüyüşü

"Çantan hazır mı? Yolumuz çok uzun..." sloganıyla 5 yıldır devam eden Likya Liderlik Yürüyüşü'nün 6.sının başvuruları başladı.

Türkiye'nin ilk açık alan liderlik kampına, doğada liderliği yaşamaya, yeni dostluklara ve maceraya hazırsanız, başvurunuzu yapmayı sakın unutmayın.. 29 Ağustos - 3 Eylül tarihleri arasında 18 - 35 yaş arası katılımcılar, 4 - 7 Eylül tarihleri arasında ise 35 yaş üzeri katılımcılar yürüyüşe katılabileceklermiş.

"Likya Yolu" 3 bin yıllık eski bir ticaret yolu. Garanti Bankasının 1996 yılında ülkemizin sahip olduğu değerleri ortaya çıkarabilmek için proje yarışması düzenlemesi ve İngiliz uyruklu, sonradan Kardelen Karlı adını alan İngiliz Kate Clow'un sunduğu "Likya Yolu" projesinin birinci seçilmesiyle yol tekrar günümüze kazandırılmıştır. Kate Clow tarafından işaretlenen "Likya Yolu", Fethiye Ölüdeniz'den başlayarak Faralya köyü, Kelebekler Vadisi, Kabak koyu, Yedi Burunlar, Sdyma, Pınara, Letoon, Xanthos antik kentleri, incecik kumlarıyla Patara'da birinci bölümünü tamamlar. Toplam uzunluğu 509 kilometre olan bu yolun ikinci bölümü ise Antiphellos, Apollonia, Simena, Kekova, Myra, Limyra ve yüzyıllardır sönmeyen ateşiyle Yanartaş, Olympos antik kentinden sonra Antalya'da son bulmaktadır. Bu yol uluslararası standartlarda işaretlenmiştir. Üst üste kırmızı beyaz işaretler doğru rotayı gösteriyor.

"Likya Yolu" olarak adlandırılan bu yol Avrupa'daki en uzun 4, dünyanın da en güzel 10 yürüyüş rotasından biri olarak kabul ediliyor. Kimi zaman kıyı şeridinde kimi zaman da 1800 metre yükseklikte seyrediyor.

Türkiye'nin gizli cennetlerinin saklı olduğu "Likya Yolu" günümüzde yerli ve yabancı, doğa ve yürüyüş tutkunlarına inanılmaz güzellikler sunmaktadır. Dağların, ormanların, kumsalların ve yaylaların içinden tarihle iç içe geçen bu zorlu yolu hem doğaya hem de kendinize yapılan bir keşif yolculuğu olarak düşünebiliriz. Ayrıca "Likya Yolu"nda yapılacak keyifli yürüyüş, yol üzerindeki küçük dağ köylerinde sıcak ve dost insanlarla ve yarı göçebe yaşamlarıyla tanışma olanağı sağlamaktadır.

Likya tatilinizde bu uzun yürüyüşe katılamasanız bile, bir gün 3 - 5 kilometre giderek hem orman içinde yürümenin hem de Ölüdeniz'i yükseklerden seyretmenin ve "Likya Yolu"nun tadına varın.

~~

Yazarın notu diye bir şey oluyor ya, bu da o işte; Onca gezilmiş görülmüş yerlerden sonra sonbaharın alnında vursak yollara, vursak hazzın dibine, hoş olmaz mı kuzum?

Bir de bunu ve şunu okumak belki gitmeye karar verenler için minik bir kapı anahtarı olabilir.


Kaynak : radyoodtu, wiki ve likyatatil

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 6 Comments

Bir Rapor. Amme Hizmeti

Canım okur, niyetsizdim.

Gerisin geriye dönüp bir şeyler yazmaya, böyle içim çekik, ne bileyim bir isteksiz, bir müşkülpesent. Fakat geçen haftalarda, hafta sonunda yapılacak olan etkinlik için yaptığım araştırmada istediğim sonuçlara ulaşamayınca iş başa düşer, belki insanlara faydam olur diyerek bastım deklanşöre(klişe).

Bir kaç öğrencime yakın olduğu için, bizim de Kızılay Meşrutiyet Caddesinden 541 numaralı Eryaman belediye otobüsüne binerek(adreside yapıştırırım ki, hani!) yaklaşık 45dakika 1 saatlik mesafede ulaşacağımız, canımız Ankara’mızın sevgili belediye başkanımızın bize hediyesi, Göksupark(o yeah) tercih edilmişti.

Daha önceden hiç gitmediğimiz, yeterince merak ettiğimiz bir yer olduğundan, amacımızın da piknik yapmaktan öteye gitmeyişi sayesinde Google'a varıp Göksupark yazdığımızda karşımıza çıkan görüntüler çok iç açıcı olmadı, ben de diğerlerine nazaran biraz daha yardımcı olabileceğine inandığım fotolar çektim.

Buyurun.
Başlıkta olduğu gibi; Amme hizmeti. Söylemek istediklerim bu kadar fotolarla beraber yorum katmış olalım.Göksuparkımızın iki adet girişi var. Bunlardan, yukarıdaki girişinden yer alanından bir görüntü. Ne hoş. Yeşillik, mavi, araba ve kolpadan iskele.

Piknik alanına doğru yürürken yer alan uzun yürüyüş yolu. Çevre mühendisliğinin son harikası; Palyaço şeklinde çöp tenekeleri. Görsel şölen.

Piknik masaları, yanlarında kocaman mangalları ve dibinizde çeşme daha ne olsun. Mavi çöplerimizle doğaya olan saygımızı koruyoruz. Çöp poşetleri, boş ya da dolu olmaksızın her 2 saate bir toplanıyor özel görevliler tarafından. Kanımız çekiliyor adeta.

ve ve vee Dağ Kızağımız. Türkiye'nin başka hangi parkında dağ kızağı vardır ki. Bilmek istiyorum. Çalışıp çalışmadığı meçhul. Lütfen her şeyi devletten beklemeyin.

Bunların yanı sıra, Go-kart, su bisikleti, basketbol ve futbol sahaları, en önemlisi de kumu olamayan bir plaj voleybolu var. Ya yaa. Bizden sonra koydularsa bilemeyeceğim tabii ki kuzum.

Her daim tırıvırı.
İyi eğlenceler.
Sevgi, saygı.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 4 Comments

Saldır.

Bloğa bir hatun eli değsin, bir kolaçan edelim..

Ellerinizi denk alın.

Hoş gelin beş gidin.

Bundan kelli bloğun hatun işlerinden sorumlu, Okey'e 4. kişisi benim.

Bloğun hatunsal takipçilerinin sayısında bir düşüş yaşarsak, bunu tamamiyle kendime bağlıyor, yazar arkadaşları öpüyor ve okur arkadaşlarımı da selamlıyorum.

Hadi.
Sevgi, saygı.

POSTED BY Darkohl
POSTED IN ,
DISCUSSION 10 Comments

Listen To Me!...

Aslında ensesine şaplağı vurduğum anda gülmemiz gerekiyordu ama hiçte öyle olmadı. Bu harekete hep gülmüştüm oysa ben ama artık insanlarla olan ortak paydalarımın iyice azaldığını görüyordum. Tiki olan bir insana yavaşça yaklaşıp, dudaklarını büzüştürerek "muççu"ya benzer bir ses çıkartarak koltuk altına doğru parmağını uzatmakta artık eskisi kadar eğlendirmiyor insanları...

"Ay Fağruk, nağpıyorsun yaaağ!" diye çemkirdi yüzüme. Acılı adana kokusunu minik sinirler aracılığıyla beynime yolladı koca burnum. "Görmüyor musuan makyajımı tazeliyoruaağm?!"

Sesinde öfke vardı. Kırmızı, dudaklara ıslak görünüm veren ve simli ruju burnuna girmişti. "Bak tatlım" dedim, "tatlım diyorum ama İngilizler bunu için 'honey' falan kullanıyorlar. Aslına bakarsan honey bal demek. Ayrıca tatlımdaki "m"yi biz vurguluyoruz. Benimseme, bi sahiplenme var. Ama İngilizler direkt honey diyor. Nerede bunun "m"si diye sormazlar mı adama? Bence bu adamlar çok soğuk. Çünkü" derken "Ay ne diyorsuan Fağruk? Ban senie hiç anlamıyoruam artık yeağ?!" dedi.

"Anlasan şaşardım zaten!" diye düşündüm ama söylemekten vazgeçtim. Zaten çok sinirlenmişti ve cüsse olarak benden iri olduğu için bunu unutmaya karar verdim. "Bak hayatım" dedim. "Hiç dinlemiyorsun ki ama sen beni! Bu arada İngilizler hayatım yerine "sweetheart" falan kullanıyorlar. Sawyer'dan öğrendim. Komik değil mi sence? Türkçesi aslında şirin yürek! Puhehaha! İngilizler soğuk oldukları kadar gariplerde!"

"Ay Fağruk iyi misin sean yağ? Portakal suyu falan mı çarptı yoksa? Şaka gibisien gerçekteağn!" diye gürledi yeniden.

İlginç bir sevgilim olduğunu yedi cihan söylüyordu zaten. Hem dinlemiyor, hem bana kızıyor. Bi dinlese aslında geleceğim noktayı görse, hak verecek bana! Zaten yakıştıramıyorlar bana... Hem çok değişti son zamanlarda. Küçükken ensesine vurduğum zaman bu kadar tepki göstermez, ufak bir tebessüm, minik bir küfürle bitirirdik muhabbeti. Sırf ruj burnuna girdi diye insan bu kadar sinirlenmez ki?!

Şalgamından büyük bir yudum aldı ve dudaklarını sildiği ıslak mendili kül tablasına bıraktı. "Islak mendilin tüyleri kaldı bıyıklarında" dedim, aceleyle temizledi. Artık tiksinmeye başlamıştım ondan. Çocukluktan beri beraberdik ama artık olmuyordu. Dinlemiyordu beni hiç.

"Dinle beni" dedim, "yani İngilizler olsa "listen to me!" derler ama sen dinle..." dedim. Söylediklerimin algılanıp algılanmadığını görmek için birkaç saniye bekledim. Gözlerini devirdi "ne banel" der gibi...

"Bak Mahmut!" dedim ve daha ara nefesimi almadan üzerime doğru eğildi, sert ama alçak sesle "Dışarıda bana Mahmut diye seslenme demedim mi lan yavşak! Okşan desene lavuk!" deyip kalktı gitti masadan...

Yine yapmıştı, yine dinlemedi beni. Bıyığında bir parça daha pamuk vardı. Diyemedim...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Aslında Yapabilirdim Ben...


Efendim selamlar? Nasılsın?

Şinanayda şinanay hopa şinanay! diye öfkeyle bağırarak çıktım evden! Bana yönelen anlamsız bakışları önemsemedim çünkü sabahın köründe bakanların hepsi kediydi. Sabah sabah kedilerle muhatap olmak istemedim, zira bir PİST'lik işleri var. Neyse!

Aslında yapabilirdim ben! Bu yüzdendi içimdeki bu heyecansız şinanay! diye haykırma arzusu. Hep bana "yapamazsın", "çok zor olm lan", "yarraa yedin olm" şeklinde cümleler kuranlar yüzünden dağıldı benim motivasyonum. Oysa "I don't know tomorrow" gibi komplike bir cümleyi kurabilen bir insanım. Daha neler başarabilirim sen düşün! Bu ve bunun gibi karmaşık cümleleri kurabilmeme rağmen sırf yukarıda bahsettiğim "korkutucu" insanlar yüzünden kazanamadım TOEFL sınavını.

Ne de güzel hazırlanmıştım lan aslında! Death metal tarihi, futbol, Fenerbahçe, seks, yazıcı tamiri gibi konulardan çıksa, oracıkta fahri doktora verirlerdi bana. Tayyip'ten neyim eksik hem!...

Aşina olduğum ama ayrıntıları ve teknik terimleri hakkında Yıldız Tilbe'nin dans etmeye olduğu kadar bi haber olduğum bir konu çıkmıştı. Faşizm, yobazlık, devlet nasıl yönetilmez, 10 adımda arabesk gibi konulardan çıksa, bildiğim konulardan daha tecrübeliydim misal. Her gün bunların örneklerini yaşıyorum zaten. Din bile olurdu lan!

Ama dediğim gibi aşinalığımın bulunduğu, yani teorik olarak yalayıp yuttuğum, ancak teknik terimler konusunda birazcık zorlandığım "eklem bacaklılar" konusu denk geldi.

Aslına bakarsanız çocukluğumda bir biyolog olmaya çok yakındım. Arkadaşlarım beni doktor olarak çağırırlardı hatta! Lisede biyoloji dersinde bir öküzgözüne bile ellemişliğim var yani. O basitti ama kendi çalışmalarımdan umutluydum.

Yakalayıp kibrit kutusuna doldurduğum sineklerin buzdolabında ne kadar sürede donduklarını test edip, ne kadar sürede çözülebileceklerini gözlemlemem belki bir çığır açabilecek nitelikte çalışmalardı.

Kanatlarını koparttığımız sinekleri yarıştırmamız diğer çocuklar arasında sıradan bir at yarışı heyecanı yaşatsa bile ben sineklerin tepkimesini ölçüyordum. Sanki yeniden kanatları çıkacakmış gibi, öyle sakin yarışıyorlardı ki... "İLGİNÇ." diye not düşmüştüm ajandama.

Arıların ateşe dayanıklılığı, karafatmaların ne kadarlık basınca dayanabildikleri, gergedan böceklerinin kuma kaç metre gömülürse tekrar yüzeye çıkabileceği, tırtılların en az kaç bacakla yürüyebilecekleri gibi araştırmalarım vardı. Akademik başarılara gidebilirdim. Eklem bacaklılarla alakası olmasa bile, en sevdiğim deneyim solucanları uçan balona bağlayıp uzaya yollamaktı. Maymun yollamaktan daha yaratıcı değil mi?

Yine insanların tepkileri yüzünden bıraktım, vazgeçtim. Benim hayvanlara işkence yaptığımı iddia edenler bile oldu ama bilimin kolay bir şey olmadığını bilmeli insanlar.. Neyse!

Konsept olarak aşina olduğum ancak teknik terimlerini bilmediğim için kaybettim TOEFL sınavını. Arthropoda ne yani şimdi? Pantopoda misal? Bana ne yani. Ne skime yarar ki bunun latincesini bilmek? Okuyamıyorum bile. Ayıp bence. Ben alt tarafı bir yazıcı tamircisiyim. Neyse. Toplam 11 puan aldım. 10 puanı katılan herkese veriyorlarmış zaten. 1 puanı da adımı doğru söylediğim için vermişler.

Ama "siksen geçemezsin lan" diye gözümü korkutmasalar en azından soyadımı doğru söyleyebilirdim. En az bi 20 puan alırdım yani. Bir de death metal falan sorsalar en kötü 30 puanım vardı.

Sınavdan çıkınca gebeş gülüşlü bir suratım vardı. Yenilgiyi kabul etmemiş görünme arzusu içinde olduğum için Deniz Baykal gülüşü vermiştim dudaklarıma.

Aslında başarabilirdim lan! Azıcık gaz verseydiler, bence olurdu belki de. Hem neredeyse oluyordu. Sadece çalışmadığım yerden çıktı. Tamamen talihsizlik.

Whatever! I'm going to pencil and i love animals. But i don't like some animals. Yes this notebook pencil case!

Bence olabilirdi. Aslında yapabilirdim ben...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Hastalıklı Tespitler... v2


Uzun zaman olmuş hastalıklı tespitler başlığı altında bir şeyler yazmayalı. Tespitlerimiz sürüyor...

Bir arkadaşımız şirkette klima açıldığı zaman üşüdüğünü, ancak erkek insanların üşümediğini söylemiş. Kadın insanlarının neden üşüdüğünü merak etmiş. Açıklıyoruz!

Seks yüzünden!

Evet, şaşırmayın, hepsi seks, cinsellik, sevişmek, eşeyli çoğalma ya da günümüz ismiyle sikiş-sokuş nedeniyle.

Seks olayı zaten kadının üşümesinden dolayı çıkmıştır kesinlikle. Yoksa erkek insanı sırf insaniyet namına kadınları sarıp sarmalamaz ve ısıtmaya çalışmaz. Peşinden gelecek seksi bekler, onun için sarılır. Hep bir menfaat style. Yoksa gebeş ve göbekli bir erkek insanı da üşüyordu zamanında emin ol! Sırf hatun kısmına yakın olabilmek için evrimini tamamladı ve artık üşümüyor. Üşüyen hatunları sarıyor ve sonuçtan seks çıkmasını bekliyor. Durum budur.

Hatun kısmı da sarılmaktan ve seksten hoşlandığı için bu evrimi gerçekleştirememiş ve üşümeye devam etmiştir.

Ve bu yüzden yüzyıllar sonra erkek insanı daha az üşür, kadın insanı daha çok üşür. Bunun nedeni sekstir, cinselliktir, sevişme isteğidir. Ya da günümüz ismiyle; sikiş-sokuştur. Evet.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 5 Comments

Çok Teşekkür Ediyorum Ben.

Efendim selamlar? Nasılsınız!

Bizi soracak olursanız, harikayız. Muhteşemiz, süperiz. Şimdi girdim şirkete ve vıcık vıcığım. Kronikleşmiş İstanbul trafiğinin kronikleşmiş İstanbul nemi ile birleşmesinin muazzam doyumunu yaşıyorum. Klimalı süsü verilmiş ve hatta bu süsü pekiştirsin diye klima çalışıyor görüntüsü verilmiş metroçüklere bayılıyorum. Hiç bir şey çalışmıyor ama kendini çalıştığı konusunda ikna ediyorsun. Öyle bir izlenim veriyor insana. Ve bu arada kaşından gözüne doğru akma konusunda bir keçi kadar inatçı olan ter damlasını ellerini kullanmadan ikna etmeye çalışıyorsun gözüne girmeme konusunda. Ama en sevdiğim bölümü ise ter koklamak. Bayılıyorum ter koklamaya. Hele göğsü açık gömlek giyen kıllı abilere bayılıyorum. Üç gün yıkanmamış sanki, öylesine güzel kokuyor, öylesine içten, sıcak, samimi... Metroçükler hep ağzına kadar dolu oldukları için ayrılmıyorum diplerinden, kana kana çekiyorum içime ter kokularını. Cennet kokusu, aşk iksiri resmen. Sonra, sonra o ter kokulu kıllı abiler, kıllarını serinletmek için, sabahtan beri bir paketi bitirmiş o sigara kokulu ağızlarıyla, açık olan gömlek yakasından içeri yolluyorlar ya o mubarek nefeslerini?... İşte bittiğim, nirvanaya erdiğim, orgazm olduğum ve bunun gibi duyguları belirten cümlelerin hepsini birden olduğum an oluyor o anlar. Bayılıyorum sigara kokulu ağızların yüzüme üflemesine. Öyle seviniyorum, öyle mutlu oluyorum ki!... Teşekkür ediyorum bize bu anları, bu muhteşem dakikaları yaşatan yetkililere. İyi ki var onlar, iyi ki bizi yönetiyorlar. Belediye başkanımıza, o kıllı abiye, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenime, otobüsün şoförüne, başbakanımıza, devlet büyüklerimizin hepsine, bi de akbilci amcaya. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Mutlu ediyorlar bizi, Allah'ta onları mutlu etsin.

Ayrıca polis abilere ayrıca teşekkür ediyorum. Onlarda beni aşırı mutlu ediyorlar. Hani bazen, yukarıda saydığım devlet büyüklerimiz falan geçiyorlar ya yanımızdan? Yolları kapatıp, o büyük insanlarla anlık bile olsa aynı havayı solumamızı sağlıyorlar ya, bayılıyorum bu iyimserliklerine. Onlar olmasa, o yollar kapanmasa biz nasıl aynı havayı soluyabilirdik ki o büyük insanlarla? Yanımızdan eskortlarıyla birlikte vızzz diye geçiyorlar ve o an hayatımıza renk geliyor, başka bir insan oluyoruz kısa bir süre için bile olsa. Muasır medeniyetler seviyesine ulaşıyoruz. AB üyesi oluyoruz. Çok seviniyorum ben o yollar kapatıldığı zaman. Keşke hep kapatılsa, keşke hep yanımızdan geçse devlet büyüklerimiz. Ne güzel yönetiyorlar bizi! Allah razı olsun hepsinden! Çok teşekkür ediyorum ben.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Kara Koyun... v.8

Efendim selamlar! Gündem geniş billah.

Şeyh Sait'in Cenazesi Ailesine Teslim Edilsin
...

Evet, elbette. 1925'ten bu yana bu tür işleri gayet iyi yapabilecek bir devlet teşkilatına sahibiz zaten. Onun haricinde, neden ki? Kaldığınız yerden devam ediyorsunuz zaten, illaki bir simge mi lazım size?


Şeyh Sait'in cenazesi teslim edilsin!

Hitler, dünya barış elçisi ilan edilsin!
Berlusconi peder ilan edilsin!

Tayyip anasını alsın, bize gelsin!

Öcalan Türkiye Kültür Bakanı olsun, fahri doktora alsın, MHP'nin başkanı olsun!

Hasan Tahsin ilk kurşunu sıktığı için vatan haini ilan edilsin, mezarı kaybedilsin, İzmir'den denize dökülsün!

Sibel Can'ın çingene olduğu unutulsun!

"Fatih Ürek delikanlıdır" densin!

Paris Türkiye'ye bağlansın! (bu da feci sallama oldu lan sdıofsd)


Türkiye'de Mizah Yapmayı Kolay mı Sandın?

Gereksiz insanlar var. Gereksiz işler var. Adını, sanını, her şeyini değiştirerek sanal âlemden sistemin en büyük çarkı olduğu halde eleştiri yapanlar var. Bende oldum onlardan kısa bir süre. Onlar da haklı gibi aslında diyorum bazen ama kendini ezmiş olmuyor musun olmayan bir hüviyetle yaşadığın sistemi eleştirerek?

İngiliz abi 2007 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı ‘Bush’un köpeği’ olarak tasvir ettiği için ‘Devlet büyüklerine hakaretten’ tutuklanmış ve ardından beraat etmiş. Sonra bizim muhteşem yargı sistemimizin inceliklerini gören Michael Dickinson’ın, Yargıtay’ın beraat kararını bozduğunu televizyondan öğrenince, hemen İngiltere’ye kaçmış. Dickinson, Yargıtay’ın üç gün önce mahkemenin aldığı kararını bozduğunu öğrenince, yeniden tutuklanma korkusuyla 23 yıldan bu yana oturduğu İstanbul’u önceki gün terk etmek zorunda kalmış. Sen misin başbakanı köpek olarak çizen? Sen misin bu ülkede mizah yapan? Ya adını sanını saklayıp kaçak dövüşeceksin körebe oynayan çocuklar gibi, BİR BOKTAN HABERİN OLMAYARAK, ya da siktir olup gideceksin bu ülkeden, içinden gelen gerçekleri yardırarak...

Madımak Katliamı ve 'Gülerek Yaktın, Donarak Öldün!" Pankartı...


Kim ne derse desin -ki şirketimde çalışan insanlar büyük küfürler etti bu pankartı taşıyan kişiye- müthiş bir takdir-i ilahi örneğidir bu pankart. Daha beter ölümlere imza atmış bir şahsiyetin kulakları çınlamış, iyi olmuş. Kendisi ve gaza getirdiği köpekleri yüzünden kim bilir kaç insan hayatını verdi bu ülkede, kaç Madımak yaşandı bu ülkede karanlık perdeler arkasında...

Bu tarihin yüzümüze vurduğu büyük bir tokat var ki, o da faşistlerden daha büyük tehlikenin dinciler olduğudur. Şeriat yanlısı dinciler bütün ülkelerin ve insanlığın can damarını kemiren kurtçuklardır. Kanlı Pazar ve Madımak dincilerin organize edip katliamlarla sonuçlanan iki önemli olaydır. Tarihte yerini almıştır ama Türk milleti bunu ve bunlar gibi olayları görmemekte ısrarcıdır. Göremezler yoksa cehenneme giderler. Allah komüniste ve halkçıya vuranın yanındadır çünkü. Bu ülkede kimileri 6.Filoyu cephe alıp namaz kılar, kimileri tekme tokat denize atar. Ve sonra amerikan uşaklarının g.tlerini yalayanlar cemaat lideri olur, devlet başkanı olur, zengin! olur, denize dökenler vatan haini olur, katli vacip olur... Ne zaman uyanacak bu insanlık lan? Gerçekten bu kadar bariz gerçekler varken neden bu aciz pısış?



İstanbul Büyük Şehir Belediyesinde Eylemler Sürüyor!


Geçen gün otobüse bindiğimde şoförün kolunda "ben hala maaşımı alamadım" yazan bir yazı asılıydı. Gidip konuşayım istedim, durumu sormak istedim ama kalabalık yüzünden beceremedim. O günden önce ve o günden sonra bir daha hiç görmedim o yazı asılı şoförlerden ama genel bir eylem olduğu doğru. Bunun yanında işten çıkartılacak temizlik görevlileri de eylem yapmak istemişler ama pek muvaffak olamamışlar. Bu ülkede eylem yapmaya bile çekinir insanlar. Bir umut var çünkü içlerinde. "Belki çıkartmazlar lan bizi işimizden, kötü görünmeyelim adamlara?" şeklinde bir umur, bir avuntu var. 300 kişi toplanıp, 3 kişinin önlerini kesmesiyle dağılıyorlar. Bastırılmış, ezilmiş, sesi soluğu kesilmiş, ümüğüne sıkılmış bir halk... Koyun halk...

Fahri Doktora Alayım, Keyfime Bakayım! Hazır Gelmişken Birkaç Komünüzü de Dövdüreyim!



İstanbul Üniversitesi başbakanlarına fahri doktora vermiş. Neden lan? Ekonomiden çok anladığı için mi? Devleti çok iyi idare edebildiği için mi? Sonradan baktım ki dünya barışına katkı sağladıkları içinmiş. Ne yapmışlar? Irak'ın, Afganistan'ın yıllardır tepesinde olan Amerika'ya üsleri açmışlar. Ha, pardon, teskere çıkartmamışlardı değil mi? Öyle bir şey vardı. "Yok biz vurmayalım, biz beceremiyoruz, bakın 40 yıldır bir avuç çapulcuyu indiremedik dağdan, biz size üs açalım, siz vurun" diyerek barışa katkı mı sağlamış oluyorlar? Korkularından protestolara bile katlanamayan, üç beş protestocunun üzerine yüzlerce polis salan, çimlerde oturmuş öğrencilerden korkan bu adamlar mı alıyor bu ödülü? Komik ülkeyiz billah.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Süper Cem'in Halısaha Maçlarında Sakatlanması V.43295432958923453

(Reha)

Efendim selamlar! Nasılsınız lan? Beni özlediniz mi? LÖL

Şimdi efendim, acayip sıcak lan! diyerek girersem sanırım ayıp etmiş olmam. Zira paso ayıp eden bir insanım. Özellikle hiç utanmadan, arlanmadan devamlı olarak ağzımdan saçtığım tükürükler eşliğinde ettiğim küfürleri bilen insanlar bunu ayıp olarak algılamayacaklar ve beni mazur göreceklerdir. Aslında hep mazur görülmek isterim. Paso küfredeyim ve insanlar beni mazur görsün. "Süperliğine verin" falan desin, desteklesinler beni, "afferim len! mazur gördüm seni" desin insanlar. Öyle mutlu olurum ki o zaman. Çocuklar gibi şen olup, çıkarım açık alınla on yılda, on blogdan!

Neyse! Burnumun sızısı çeneme vurdu!

Efendim ben bir futbol manyağı olaraktan yine bir yerimi sakatladım. Malum, bloğu uzun zamandan beri takip edenler bilir, bir kol kırığı, birkaç bilek dönmesi, birkaç güzel tekme falan derken baya bir muhatap oldular benim hastanelik olma durumlarımla euhah. Geçtiğimiz hafta ise neredeyse burnumu kırıyordum kih

Öncelikle güzel bir maç oluyordu, 4 - 2 öndeydik ve iki golü ben atmıştım. İki golümde güzeldi bana kalırsa. İkinci golü atarken bileğim döndü, sinyalleri oradan vermeye başlamıştı zaten. İlahi bir güç "oynama, siktir et, bak iki gol attın, yeter!" diyordu. Zira bu sesin sonradan Özkan olduğunu anladım ben. Çünkü toplamda 10 dakika falan oynayabildik. Maç benim bileğimin dönmesi yüzünden önce bir kaç dakika durdu, sonra benim burnuma okkalı bir dirsek gelmesi yüzünden iptal oldu. 10 dakikada iki gol atıp zevkimi aldım ben. Ama Özkan hiç bir şey yapamadığı için baya gergindi maçtan sonra :P O ilahi sese, yani Özkan'ın sesine kulak verseydim muhtemelen sağlam bir burun, morarmamış göz altları ve ağrıyan bir bilekle burada oturuyor olurdum. Neyse! Olayı anlatamadım sd:fsfs

Şimdi ben, bizzat kendim, muhteşem bir futbol üstadı olduğumu sandığım için seken topu sol yanıma çekip, sol ayağımla gelişine şut çekmeyi düşünüyordum. Topun sekeceğini sanan rakip arkasını dönmüştü ve topun sekmediğini görünce aniden dönmek istedi. Kütle olarak biraz ağır olan bu arkadaş, dönme hareketini tamamlamak isterken kolları, ağır olan vücudundan birazcık daha erken dönünce, arkadaşın kendisinden önce kollarıyla karşılaştım. O sırada tüm dikkatini yerde seken ve sol ayağının hizasına gelmesini beklediği topa diken Süper Cem insanı, dirseği yemek için gerekli olan tüm şartları yerine getirmişti. Bu şartlar nelerdi?

1- Şişman birisinin arkasına top atmak
2- Kafası yerde olmak
3- Hızlı olmak
4- Şişman insanı kontrpiyede bırakmak

Tüm bu dört maddenin gerçekleştiği anda büyük bir ÇTONK sesi duydum. "ahan burnum kırıldı" dedim yere doğru yönelirken. Yere benden önce varmıştı kırmızı boyalarım. Ellerim hep boya oldu. "Hay .mına koyim ya, burnum kırıldı ya" dedim, çünkü elimi burnuma götürdüğümde yamukluğu hissedebiliyordum. "Yok lan" dedi, dirseği çarpan, "kırılmamıştır". Başıma toplanan meraklı halı saha futbolcularının gözlerini okuyordum. Kimisi yüzünü ekşitiyor, kimisi akşama yazacağı grind parçasına söz ararmışçasına dikkatle bakıyordu. Sahadan çıktık, pamuğu taktık, yüzümüzü yıkadık, düştük yine hastane yollarına.

Şükür paso değişiyor hastane personelleri. Adamlar artık tanıyacak beni. Kapıdan girerken "hayrola bu hafta ne oldu?" diyen olacak diye tırsmadım değil. Neyse ki tanımadılar. Burnumda kandan kıpkırmızı olmuş iki pamuk ve şişmiş gözlerle danışma masasına vardım. Kayıt açan hatun "neyiniz vardı?" dedi. "Sence?" diyecektim, siktir et dedim, zaten tanımamışlar, hiç kimliğini ele verme... Kaydımızı açtırdık, kan verdik, röntgen çektirdik, saatlerce bekledik tüm takım. Ben bi yandan o dirsek burnuma gelmese süper şut çekebileceğimi düşünerek üzülüyordum, bir yandan maçın kritiğini yapıyorduk ve bir yandan can çekişen insanları izliyorduk. Acil servis ne acayip lan! Yani burnumun kırık olmasından şüpheleniyoruz, canım yanıyor, kanamalıyım ama oraya gidince bir anda iyileşiyorum! Garip bir şey. "Ne işim var lan benim burada çük kadar yarayla?" diyorum, kendime kızıyorum, doktor "neyin var" dediğinde utanıyorum adeta. İnsanlar çatır çatır ölüyor, bıçaklananlar, ağaçtan düşenler, trafik kazaları, kalp krizleri ve ben. "Burnuma dirsek geldi de?.." Tribal bir durum. Neyse, kimse düşmesin oralara, amin, bismillah.

Neticede kırık çıkmadı. Doktor bey, başparmaklarını kullanmak suretiyle burnumu düzeltti. Şu an burnum düzgün ama gözaltlarım hala mor. Olsun. Bu bana ayrı bir hava katmış meğersem? Pek sevmem ama artık güneş gözlüğü takıyorum işte :P

Sonra o gece eve döndük, toparlandık ve Ben, Pelinciğim, Özkan, Sevdiceği Duygu ve Kirli Yalçın olarak Şile'ye gittik. Gider gitmez Özkan yine sidikli çocuklar gibi ateşle oynamaya başladı, sevdicekler şişme yatakları şişirdi, ufaktan yemekler yenildi, votkalar, şaraplar, biralar içildi, muhabbetler edildi derken güneş denizin ardından kendini belli etme çabalarına girişmişti. Topluca yattık açık havada üzerimize aldığımız pikelerle, uyku tulumlarıyla...

(Camışlar gibi eğlendik billah. Bakınız: Havalı kamp yatağını deniz yatağı olarak kullanan tipler)

Kah güldük, kah eğlendik, kah denize girdik ve ben yine bileğimi burktum! Maçta burktuğum o kadar sert olmamıştı ama üstüne bu gelince inanılmaz kötü oldu bilek. O gün bugün sararak ve silikon destekli bileklik takarak gidiyorum işe. Sakatlanmak kaderim olmuş o iki gün, yapacak bir şey yok artık.

Neyse!

Bizim kedi doğurdu lan! İki tane erkek kedi var şimdi. Birinin adını Reha koydum. Gerçekten bir Reha Muhtar şekli var adamda. Onu çok sevdim. Benimsedim hayvanı. Onu ben büyüteceğim! Bir köpek gibi yetiştireceğim onu! Hep şikayet ettiğim kedi profilinden çok uzaklarda olacak, pısırık ve sadece oyun isteyen bir mahluk olmayıp, istediğimde terliklerimi getirebilecek! (yavaş! (olsun lan, belki?)) Şimdi gözleri kapalı ama gözleri açıldığı anda onu gerçek bir komando gibi yetiştireceğim!

(Reha ve Ben ve mor gözlerim)

Diğer kedinin adı Nuri Alço. Ondan ilk görüşte nefret ettim. Hiç sevmedim. Adeta bir kedi. Öyle aç gözlü, öyle sapık. Anasının memişlerini kopartacak neredeyse. Öyle azman, öyle maldonado! Bizim Reha'yı memelerin içine atıyorum, 8 tane memeden bir tanesini denk getiremiyor, o Nuri şerefsizini 30 santim uzağa koy, gözleri açılmamış hayvan aşka geliyor, huuup diye yapışıyor memeye. Ne karaktersiz, ne sapık bir pisliksin sen Nuri! Nuri domuz gibi oldu, aynı anası. Domuz gibi yiyor. Reha çük kadar kaldı, Nuri domuz kadar oldu. Yan yana durduklarında aradaki farkı bariz anlıyorsunuz. O derece domuz bu Nuri. Süt bırakmıyor Reha'ma...

(Yamuk yatan Reha, diğeri Nuri Alço. Hedefe kitlenmiş sapık. Hiç sevmiyorum onu)

Reha bizde kalacak, Nuri'yi yollayacağız. Artık bir değil iki kedi olacak normal şartlarda ama ben Reha'yı bir köpek gibi yetiştireceğim için bunu kendime dert etmiyorum. Onu o domuz anası düşünsün. Reha bir kedidir ama köpek olacaktır!


İşte böyle geçti birkaç gün... Yarın gece yine Şile efendim...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu