Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Öylesine Bir Yardırmaca İşte...

Efendim selamlar! Nasılsınız?! Beni soracak olursanız, acaip yorgunum. Üzerimden 7bin kiloluk cırcır böceği geçmiş gibi hissediyorum. Hem çok ağırdı, hem çok ses yapıyordu, düşünsene bi? Yeter. Daha fazla bu tür şeyleri düşünüp kendini yıpratmamalısın.

Malum yoldan geldik, 15 saatlik yolculuk sonrası otobüsten inip direkt işe düştük. Akşamı gençlik gazımızın kurbanı olduk, Artillery konserine gittik. Dayanamadık bir şişe şarap içtik. Eve geldik, 4 saat uyuduk iş başı yaptık tekrar. Akşamlara kadar dolaştık, uğraştık ve şimdi ayakta durmaya zorlanan bir bünye olarak karşınızdayım. Neyse. Mevzumuz bu mu? Elbette değil. Canım sadece bu süreci aktarmak istedi.


Aslına bakarsanız yine ne söyleyeceğini bilmeden başlamış durumdayım. Aklımda bin türlü yazacak mevzu vardı ancak şu an beynim bomboş. Önümde dumanı tüten çayı karıştırıp, ağzıma götürmeye üşenir vaziyetteyim. Bunda üzerimden geçen 7bin kiloluk cırcır böceğinin etkisi sandığınızdan daha büyük. Bu derdi ancak yaşayan bilir a dostlar!


Cem'in canı sucuk istemiş!



Bu habere çok güldüm. Cem insanı teslim oldu, herkes çıktı üzerine bir misyon üstlendi. Vali, yakaladık! dedi, emniyet müdürü, çemberi daralttık dedi, psikologlar çıktı, sakalları uzun ve düzgün, buradan katilin hede hödösü bla bla dedi, avukatı çıktı, Cem'in teslim olmadan önce sucuk ekmek yemek istediğini söyledi.

Benim canım da sucuk ekmek istiyor gerçekten. Ne sikimden bir mevzu oldu bu. Bu saatten sonra kimse "kafası kesilerek öldürülen" kızı konuşmayacak sanırım. Adamın amacı kafasını kesmek değilmiş çünkü. Bavula sığmadı diye kesmiş. Hafifletici neden. Artık kızın hunharca katledildiğini unutabilir, bu genci tekrar hayata kazandırmanın yollarını arayabiliriz.


Zira insan zengin olmaya görsün. İstediğin zaman öldür, istediğin zaman kafasını kes, istediğin zaman teslim ol. Polisin acizliğinin fotoğrafını çekti bu adam tek başına. Bu olaydan çıkartılabilecek iki sonuç var. Basit ve gerçek iki sonuç. Birincisi; polis ya aciz, bir suçluyu bulamıyor. İkincisi; ya da polis suçlularla işbirliği yaptı. Bunun başka bir açıklaması ya da alternatifi yok. Nereden baksan komik. Şimdi de nerede saklandığını, kimin sakladığını falan araştırıyorlar. Acaip.
Buralarda olamadığım süre içersinde en çok bu mevzuya güldüm işte.

Natural Born Killers isimli dehşetcengiz filmi geçenlerde ilk kez izledim. Giriş müziği bile filmin ne kadar muazzam olabileceğini gösteriyordu zaten ama film de ayrı bir güzeldi hani. Bunca zamandır nasıl kaçmış bu film gözümden, hayretler içersine kaldım. Filmi izledikten sonra sabaha kadar gözüme uyku girmedi, zira sabaha karşı izlemiştim. Giriş ve sonuç müziklerinin etkisinde kalarak hemen soundtrack albümünü indirdim ve o gizemli ve bi o kadar karizmatik sesin Leonard Cohen'e ait olduğunu gördüm. İstemsiz bir biçimde VAMMISINA KOYİM LAN dedim. Daha bir - iki ay önce geldi lan bu adam memlekete?! Bir kez daha utandım. Natural Born Killers'ı izlememiş olmak ve Leonard Cohen gibi insana kırbaçlanmış at hissiyatı veren bir şahsı dinlememiş olmak. İkisi birden bana çok ağır geldi dostum!


Alesse İsis insanına çok kızdım. Bu tarz kişilikleri kendisinin naçizane bloğundan takip ederdim ama bu amcanın parçalarını hiç paylaşmamış bizimle. Ya da bizim gözümüzden kaçmış. Ama onun paylaşmadığını düşünmek ve suçu başkasına atmak Türk genlerine yerleşmiş bir veba olduğu için ben paylaşılmadığını varsayıyorum.

Bi de, bu elemanı Özkan insanına dinlettim. Çok sevdi. Bloğa da parçasını koymuş zaten. Neyse. Ertesi gün msn de şöyle bir konuşma geçti aramızda:


Özkan: Olm o adamın adı neydi lan?

Cem: Gaylord Conan (eşşek gibi güler klavye başında)

(2-3 dakika sonra)

Özkan: Olm öyle biri yok lan!
Cem: damıofaısdofmasdoıfmoweıfmaeıwmfoşıfj409m4ıodmsafşodkmfaeowfmoaewfaewmfıoaemf49fj49jfojfaowıejfeoaıwfjawefaewfnuoı
Özkan: RTÜK adına Özkan kişisinin söylediklerini ben kendim kırpıyorum.

Efendim sevgiler. Dikkat edin kendinize.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments

minibüs'cünün seyir defteri

Sabah yine işe kalktı Yatar Cemal. Ne bütün gün Minibüs koltuğunda oturmanın ona vermiş olduğu kambur sırtı, ne bu koltukta oturmaktan pastıma kıvamına gelmiş götü, ne de bu göte geçmiş Grammer marka koltuğun amblemi Onun umurundaydı. Bu koltuğu özel olarak taktırmıştı yatar Cemal. Anlayacağınız customize'ydi minibüsü.

Hayat Ona sürekli oyun oynadığı için, basar dururmuş gaz pedalına Yatar Cemal. Bu ara gazları hayattan alınmış bir intikamdı onun için. Kornası ise insanlardan. Çok seri basardı kornaya. Bununla ilgili Minibüsçüler Derneğinden alınmış bir başarı belgesi bile vardı. Gerçi arası çok iyi değildi Dernekle. Fazla müşteri kapmak uğruna köşelerde şuursuzca beklediğinden takmışlardı bu lakabı Yatar Cemale. Bu beklemeleri Yatma olarak adlandırırlardı minibüsçülük litaratüründe. Çoğu kez bunun yüzünden yolcularla da dalaşmıştır Yatar Cemal. Çoğunu dövmüştür. Dövemediğine küfür etmiş, arkası itina ile ezilmiş, Adana yapımı, yumurta topuklu ayakkabısını hunharca fırlatmıştır.

Aslında hikayesi Ortaokul yıllarında başlamış. Okulda fordçuluk adına yazdığı kompozisyonlar gelecekte ki kariyerini belirler nitelikteymiş. Bütün hikayeleri Otobüste geçmekte, Toplu Ulaşımın sekse giden yol olduğu kurgusuyla taciz dolu satırlar yazmaktaymış.
"Otobüs Istanbul'un düz yollarında bir çukur bulur, bu çukur ve sarsılmadan dolayı kızların memeleri göbeğine kadar iner, bu bölümde ivmeli hareketlerle sallanır ve kız tahrik olur. Ama sallanan memelerden dolayı değil, yazarın ona koltuğundan kalkıp yer vermesinden. Kız nerden bilebilir ki oturduğunda ağızının, yazarın dalgametresiyle aynı rakımda olacağını."

Velhasılı kelam okuldan atılmış Cemal, bir akşamüstü okulda elektirkler kesildiğinde Asumana yaptıkları yüzünden. Atılmasında Asumanın babasının müdür yardımcısı olmasının rolü var mıdır bilemiyoruz. Buna rağmen Cemal kendisini çabuk toparlamış ve bir Halk Otobüsünde muavin olarak iş hayatına atılmış.

Halk Otobüsü deneyimi Ona toplu taşıtlarda oluşan gizli boşlukları keşfedebilme yetisini kazandırmış. Öyleki 15 metre arkadaki bir kişilik boşluğu görebiliyormuş artık. Bozuk paralarla uğraştığından finansal yönden Ülke yönetimine aday olabilecek birikime ulaşmış. Sahi Unakıtan'dan neyi eksikti Cemal'in, sadece büyüdükleri ortam farklıydı. İnsanlarla olan sosyal iletişimi yüzünden halkın da nabzını tutabiliyormuş hem. Onları azarlıyor koyun gibi güdüyormuş bazen. Halk Onun bir sözüne bakıyormuş ilerlemek ve O istedi diye birbirinin üzerine çıkmak için. Fakat birşeyler eksikmiş hayatında. Halkın lideri olmak, Kral olmak sanki Muavinlikle elde edilecek birşey değilmiş artık. Kararını vermiş ve para biriktirmiş. Bir Otobüs olmasada Minibüs alacakmış kendisine. Bu yeni Dünyada Alem buysa Kral Cemal olacakmış.

O yıllarda Magirus marka Minibüsler modaydı. Haliyle Cemal'inde tercihi bu yönde oldu. Fakat Fabrikadan çıkan Magirus'ü öyle alıp kullanmak olmaz. Çünkü Fabrikadan çıkan Minibüs eksiktir yanlıştır.



Bu yüzden Sanayi de ilk iş olarak Önünü kaldırdı. Bir Minibüs'ün önü nekadar kalkarsa o kadar statü kazanır. Önü kalkık bir Minibüs ile tepeden bakmanın racon açısından büyük önemi vardır.






Sonra Halogen Far gerekir. Fabrika bu konuyu da atlamıştır. Minibüs'ün önüne mümkünse paranızın yettiği kadar Far taktırmanız gerekir. Burda Önemli olan konu farın yanıp yanmaması değil orda olmasıdır. Bu yüzden Taktırdığınız far değil Onun kapağı bile olsa kafidir. Yeter ki Halogen yada Hella yazsın.

Tabi Cemal bununla yetinmedi. Kendisinin Edebi bir geçmişi vardı. Bunu kullanmasa olmazdı. Minibüsün çeşitli yerlerine yazılar yazdı. En ilgi çekeni "Ağaçtan düşen yaprak kurumaya, gönülden düşen unutulmaya mecburdur" oldu. Bu yazısı şiir dalında Minibüs Nobeli aldı.


Ünü günden güne arttığından müşterileri de özel olmuştu ve bu özel müsterilere farklı davranmak gerekirdi. Öyle de yaptı.

Normal lambaları söktü, içeriye mor lambalar taktı. Böylece akşamları içerisi kerrane gibi oluyor, hayalini kurdugu "Toplu ulaşımda sekse giden yol" için bir adım daha atıyordu. Aynı lambalardan fren pedalınada taktırdı frene bastıkca ne güzel yanıyor insanlar aşka geliyordu. Sonra bu adımlara ek olarak Müzik açılımınıda ekledi. Pahalı yanar döner ekranı olan bir kaset çalar... herneyse.



Zamanla Fabrikanın ön konsolda yaptığı yanlışları düzeltti. Direksiyon, Sinyal kolu ve bütün materyallere kemik süsü veren yapışkanlardan yapıştırdı. Böyle daha güzeldi.








Böylece zaman içerisinde minibüs'ü tam anlamıyla evi gibi oldu. Herşeyi vardı ve göz alıcıydı. Bunların içerisinde 2 araba teybi, 9 dikiz aynası, 6 tabanca, 12 tesbih, 1 Minibar, 1 tropikal bitki, 2 balta, Gümüşlük seti, Televizyon ve son olarak Akvaryum bulunuyordu.



Kendine özgü tarzı ve kendine özgü müşterileri vardı. Fakat kış büyük bir problemdi. Müşteriler rahatsızdı fakat onun da çözümünü buldu Cemal. Minübüs'ün içine soba kurdu.






Artık herşey istediği düzene girmişti Cemal'in. Rüyalarına giren "Alem buysa kral Cemal" sloganları gerçek olmuştu. Aslında bundan dolayı biraz Artist görüyordu kendisini. Geçmişten gelen birikimler vesaire hayat ona çok şey öğretmişti. Vitesi değiştiriş tarzıda bundandı.Hayat okulu dedikleri tam olarak buydu. Zamanla bu birikimlere, yokuşta motorun çekişinden içerideki yolcu sayısını bulma ve eldeki paradan ücretini vermeyeni belirleme sonra mevcut aynalardan parasını vermeyeni kesme şeklinde eklemeler olmuştur.

Kral'dı Cemal. Kornasıyla, ara gazıyla, tarzıyla...
Ve yine sabah işe kalktı Cemal. Pastırmayı andıran götü ve o göte kaynamış grammer armasıyla. Kapıyı açtı Bismillah dedi. Bütün gün karı kız keseceği aynaları tek tek koltuklara göre düzelterek geçip giderken kapımızın önünden, yine okul harçlığımı vermeyi unuttu şerefsiz.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 6 Comments

Photobucket

POSTED BY Darkohl
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Uyku öncesi Yastık altı Şarkıları

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 5 Comments

Beklenmeyen Mucize

Yıllar boyunca biriktirdiğim bütün paranın tamamını bir karavan almak için harcayacağımı kimseye söylememiştim. İnsanların düşünceleri önem taşıyabiliyor çoğu zaman ilişkiler söz konusu olduğu zaman. Bir tek kendisiyle yapacağım bu uzun yolculuk yüzünden haberdar etmek zorunda olduğum yoldaşım vardı. Söylemliydim ki hazırlansın, gerçi bir gömlek, bir tişört, iki kazak, bir pantalon, bir kaç don ve çorap yeterli olacaktı. Biriktirdiğim paranın içerisinde bunlar için de bir fon hazırlamıştım tabii ki.
Kendime ise babayı ayırmıştım ancak.

Yola çıkmadan bir iki gün önce söylediğimde, kendisini tanıyamayacağım bir hale dönmüştü. Daha önce onu hiç böyle görmemiştim. Adeta yüzyıllardır yaşıyormuş ta ölümünün son günü bu haberi beklerken birden bire yaşam iksirini içmiş bir Barbarian savaşçısına dönmüştü. Eli ayağına dolanmış, ne söyleyeceğini şaşırmış, elini attığı her şeye bakıp bir daha bakıyor geri koymak isterken fırlatıp atıyordu. Bu sırada ben de fırsat bu fırsat, asla kaçmamalı diyerek kameramı elime almış hem fotoğraflar çekiyor, hem de bu anları ölümsüzleştirmek için sinsice köşede oturmuş olan biten ne zaman bitecekte yola çıkacağız diye bakıyordum. Tabii ki yedek piller ve hafıza kartları için de bir fon ayrılmıştı.

Arada bir benim olduğum yere gözlerini dikerek küfredip üstüme bir şeyler fırlatıyordu ama olsun, bundan sonra onunla iyi geçinmeliydim tek yol arkadaşım oydu çünkü. Küfürlerini yutabilirdim ama bir ara belirgin bacak kemiğime gelen antika telefon canımı baya acıtmıştı. Olsundu katlanırdım. Asıl tam elini beline koyup camdan dışarı bakmaya başladığı anda içimden geçenleri kaydedebilmek isterdim elimde bulunan dünya harikası kamerama. Gerisin geriye dönüp bana "aklına sokam niye daha önce söylemedin" dediğinde kendine gelmiş olduğunu anladım. Kamerayı kendime çevirip "Gitmeyi bilmediğin yol, araladığın gizemli perdeyi kapatmaktan daha kolaydır" gibi anten kunten bir laf ederek, dudaklarımı kameramın lensine dayayıp iğrenç tükürüklü bir öpücük kondurdum. En son duyulan sesin "lan" olduğunu tahmin ediyorum.

Yola çıkmak için bir şeylere ihtiyacımızın olup olmadığını sordu, ben de ona sadece neye ihtiyacın olduğunu düşünüyorsan onları al diyerek duruma el koyduğumu, her şeyi zaten hallettiğimi belirten bir ifadeyle bakarak özetledim. Dudaklarının kenarında inceden alaylı bir gülümseme olduğunu hatırlıyorum şu an. Resmen etkilenmiş o anki halimden.

İlk saatler biraz sessiz ve şuursuzca hareketlerle ilerledik yolu izleyerek. Daha sonra karavanı gördüğü anda neler hissettiğini anlatmak için bir kaç kelime ile söze başladı. İlk gördüğü anda neden konuşamadığını, tepkisiz kaldığını, üzülmemem gerektiğini filan söyledi. Daha uyduruk ve salaş bir şey beklediğini de itiraf etti. Hayranlığını dile getirmenin bu kadar zor olduğunu bilmediğinden filan bahsetti. Ulan ben bile bu kadar etkileyememiştim onu. Resmen helal olsundu.

Bira içip istediğimiz kadar göbek yapmaya karar verdiğimiz için, ülkenin en hatrısayılır petrol istasyonlarından birine girerek, 3 koli bira aldık yanına cips, çekirdek, tuzlu fıstık, keçiboynuzu ve kuru üzüm aldık. Ben nefret ediyorum dedikçe o 1 avuç daha koydu poşetin içine. Bildiğin şaşkaloz. "Eti cin de alıyım mı lan" dedi "sorma dedim, ne istiyorsan al" dedim, "temem" dedi.

Orda bir kaç lavuk vardı giydiğim tayta ve içimi gösteren tişörtten südyenimin şekline bakıyorlardı. Ben de saçlarımı topluyormuş gibi yapıp koltuk altımı görmelerini sağladım. Hemen kafalarını çevirdiler.

O hala kaç sırma daha çağla alsam diye, bi çağlalara bir kasiyere bakıp duruyordu. Hepsini aldı. Ben de cebinden paraları çıkartırken, kağıtlarına arasına sıkışmış bozuk paralar saçıldı yerlere. Eğilip topladım ama bir kaç tanesi kasa masasının altına düşmüştü "hallederiz" şeklinde işaret yapınca çocuk, bu bi bana bir ona baktı. %20 indirimli alışveriş yapmamıza sebep oldu o bakış.

Bir kaç saat sonra sürmekten yorulunca etrafı rengarenk lambalarla ışıklandırılmış bir gözlemecide duralım da gözleme alalım dedik. Çok tatlı bir yermiş, o çimlerin üzerine çekti karavanı.
Ben de bu arada mekanın sahibiyle kafa yapıyordum. Teyze çok sevdi beni. Dedi "benim de bir zamanlar mor taytım vardı, sırf şunun hatrına burda kalın bir kaç gün konaklayın para neyim istemem, acuk muhabbet ederiz" diyince, bu fırsat çükseler kaçmaz diyerek başladık karavanı kamplaştırmaya. Sandalyeleri, küçük masayı filan attık dışarı, tavla, scrabble getirmiştim onu da masanın üstüne koydum ki hani kamp attığımız belli olsun gelen geçen öyle artistlik yapmasın diye.

1 hafta takıldık orda. Kameramı neredeyse hiç bırakmadım. O çoğu zaman kitap okudu, ben de onu model olarak kullandım.

Çınar ağaçlarının altında ağaç dallarından yapılmış bir şezlongun üzerinde sadece baksırıyla takılıyordu. Yine çingene bebesi gibi kızarmıştı her yeri. Küçük bir kaya parçası bulmuş onun üzerine koymuştu birasını oradan takılıyordu. Bir eliyle kitabını tutarken diğer eliyle de arada bir yoklama yapıyordu. Çok güzel pozlar yakalıyordum. Böyle yaklaşık onikibin tane fotoğraf çektim. O da bu sayede okumak istediği 9 kitabı bitirmişti.

Ertesi gün uyandığımızda tekrar yola koyulmak için eşyaları topluyorduk. Selametle gittik teyzeye göre.

Geçtiğimiz ve durduğumuz her yerden hatıra mahiyetinde minik bir şey alıyorduk, oradan buradan topluyorduk, millet bizi çok seviyordu onlar veriyordu, filan derken biz baya sıkılmaya başladık bu işten. Karavanın içi çöplükten beter olmuştu. Resmen tiksindik yani, o derece. Ben diyim lanetlendik, sen de kendiniz kaşındınız. Derken bu birden bire dellenip arabayı kenara çekti. Yorgan kılıfının içine doldurmaya başladı eşyaların alayını. Ama ne temizlik yaptık o gün, aklın durur. Karavan ilk günkü haline dönünce bi gözlerimiz parladı. Kendimize geldik bildiğin. Başladık öpüşmeye. Öper misin öpmez misin?... Takip eden kısmı seni ilgilendirmediği için anlatamam avucunun içini yalarsın ancak.

Gel zaman git zaman biz baya bi yol aldık, keyfimizi çattık, istediğimiz gibi takıldık, denize girdik çıktık, kayalara tırmandık, rafting mafting yaptık, rüzgar sörfünü tecrübe ettik derken bir gün akşamleyin böyle sanki Eskimo evi gibi bir restoran gördük. Neymiş ne değilmiş bi girelim bakalım dedik. Meğersem mantıcıymış. Deli gibi mantı yedik orda. 3 porsiyon. Baya bi konuştuk, kararlar aldık, hak verdik birbirimize ve kalktık gittik.

Yatmadan önce CD bitene kadar Leonard Cohen dinledik şarap eşliğinde, bir kaç dilim kaşar peyniri kesmiştim beyaz leblebiyle beraber iyi oldu. O gece bi güzel uyduk.

Sabah kalktığımızda kararımızı gerçekleştirmek için hazırlıklara başladık. 6 saat kadar yol geldik. Yaklaşık 5,5 saatini konuşarak geçirdik ta ki döndüğümüz yere gelene kadar. O dakikadan sonra bize bir sığırlık çöktü. Susa kaldık. Baya bi konuşmadık. Akşam yemeğinde de hiç konuşmadık bir kaç kelime işte, afiyet olsun, eline sağlık filan.. Zıbardık yıldızları izleyerek uyuduk.

Ertesi sabah kalkıp işe gitmek çok koydu. İki damla yaş ile birlikte yine her sabah yolumuzu ayıran otobüs durağına geldiğimizde boynumuz kıldan inceydi.

Onun otobüsü önce gelmişti, hay böyle şansa.
Öpüştük.
Herkes bize baktı.
Sevgi ve saygıyla uğurladık birbirimizi.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 4 Comments

Osuruktan Anketler v.3

Evet efendim! Selamlar! Nasılsınız?! Beni soracak olursanız süt gibiyim yine bir pazar sabahı. Bacaklarımı uzattım ve yeni anket sorusuna gelen cevapları toparladım, ölçtüm, biçtim ve şimdi huzurlarınıza sunacağım. Ama acele etmeyin. Çünkü daha zaman var. Nasıl bir zaman olduğunu sormayın. Sanki zaman kazanmaya çalışıyormuşum gibi hissettim kendimi ama zaman kazanmamı gerektirecek bir durum yok aslında ortada. Nedense böyle sikko bir giriş oldu ama olsun. Zaten yıllardır burayı takip eden insanlar olarak buna alışmış olmanız lazım. Hey gidi hey değil mi sevgili okuyucu? 2 yıl falan oldu sanırım. Bir kere google reklamlarından para bile kazandım ben bu yazmış ve sizin okumuş olduğunuz sevimli mi sevimli, güzel mi güzel, içten mi içten, saçma mı saçma, sapıkça mı sapıkça, abarttım mı evet, yazılardan... Neyse. Bi an ne yazacağımı unutmuş yardırmacaya devam ediyordum neredeyse. Öhm. Anketimiz ve sonuçlarımız şimdi aşağıda efendim!


Geleneksel Osuruktan Anketler bölümümüzün üçüncüsünde şu soruyu sormuştuk:

Dün gece hiç tanımadığın bir erkeğe, sırf bana benziyor diye usulca sokulup ne dersin?

Yanıtlar beklediğim gibiydi. Yani klişe! Tahmin edin en çok hangi cevap var? Evet. Bildiniz...

Okyanus:
Merhabaaaa

ҳ̸Ҳ̸ҳChopartypical®ҳ̸Ҳ̸ҳ
merhaba

fth:
merhaba derim

exilia:
naber lan

Nurcan:
Naber len derim

***Emrah***:
naber

[c=6]+18 choco [/c]:
nbr amcaoğlu derim

Ender..:
naber yaraaam derim

Dreamtime:
'lan cem naber'' derim

....

Şimdi efendim. Merhaba ile Naber'i aynı kategori içersinde değerlendirdim. Çünkü burada mühim olan mevzu "kelimesel" bazda farklılık değil. Zira kendinize yakın gördüğünüz insanlarla sokakta karşılaştığınızda onlara "merhaba" yerine "naber" dersiniz. Soğuk ve aynı zamanda klişe sever bir insansanız "merhaba" der, aramızdaki soğuk rüzgarları pekiştirirsiniz. Neyse. Burada neden aynı kategoride ele aldığımı söyledim sadece. Ama şimdi yapacağım yorumlarla bağdaştırırsak yine aynı sonuca çıkıyor.

Şimdi soruyorum size a dostlarım! Gece vakti sokakta bir tip gördünüz. Yakışıklı, karizmatik, süper bir görüntüsü vardı ve onu normal olarak ben zannettiniz. Yanına yaklaştınız ve baktınız ki aslında o kadar yakışıklı ve karizmatik değil. Hemen anladınız benim olmadığımı. Şimdi madem o kişi ben değilim, neden bir klişe uğruna, neden Leman Sam ablamızın söylemiş olduğu bir şarkıya kanarak, onun gazına gelerek gidip elalemin adamına "Merhaba" diyorsun arkadaşım! Sapık mısın sen! Acaip misin? Ben değilim işte o? Neden usulca sokuluyorsun adama? Ahlak masası görse içeri atarlar lan seni? Irz düşmanı mısın nesin?! Böyle bir şey olmaz arkadaş. Bir de bazıları küfürlü bir giriş yapıyor (bknz: Ender insanı -ki ona insan demek için bir kaç milyon şahit gerek-) Tanımadığın bir adama hem sinsice, usulca, bir tecavüzcü Coşkun edasıyla sokul, hem de sırf bana benziyor diye "naber lan yarraaam" de! Kusura bakma genç ama hiç tanımadığım bir adam, benim yanıma usulca sokulup "naber lan yarraaam" dese ağzını yüzünü kırarım onun. Hiç acımam. Hiç tanımadığınız bir adama sırf bana benziyor diye gidip naber falan demek zorunda değilsiniz. Kendinizi paralamayın.

! ! ! D u Y q U ! ! ! :
senin ne işin var burda burda olmaman gerekiyodu derim

Anketin beni en çok düşünen ve düşündüren cevabı. Tamam, usulca sokuldun ve ben olduğumu da fark etmedin, bak o kadar iyi niyetliyim ama sanane ki benim nerede olmam gerektiğinden? Annem misin lan Duygu!? Sevdiceğim, hayatımın aşkı, iki gözüm, nar tanem, nur tanem, bir tanem vay! bile karışmıyor bana yahu bu kadar! Sırf bana benziyor diye böyle bir şey dediysen orası ayrı bir muamma. Sana ne demeliyim bilmiyorum!...

rusya:
olur

Anketin en sikindirik cevabı. Resmen adam beni başından savmış. Tanımadığını fark etmiş ve sikine bile takmamış. Olur. Olsun mına koyim!

bukety:
bambaşkaymışsın

Sana da aynı şeyi söylüyorum. Tanımadığını fark ettiğin anda başka bir şey söylemene gerek yoktu. Arkanı dönüp seni hiç kimsenin tanımadığı uçsuz bucaksız ülkelere gitsen bile kimsenin umrunda olmayacaktı ama sen o hiç tanımadığın erkeğe, sırf bana benziyor diye, usulca sokulup "bambaşkaymışsın" dersen adam da sana bambaşka bir "HÖNK" der. Garip duygulara kapılıp kendinizi paralamanıza gönlüm el vermez..

Daishuman {SuperN}:
holy shit derdim heralde

Evet, normal bir tepki. Takdir ile karşılıyorum gerçekten! Tam "merhaba" diyecekkten, çünkü ben sanmış adamı, tam ağzını açmış ve "merhaba" diyecek, bir bakıyor, anam! o adam ben değilim! Ağzını açmış bir kere ve cümleyi tamamlaması gerekecek ve içten, sevimli ve gerçek bir tepki olarak "holy shit!" diyor. Normalde ben olsam "hassiktir" der, karıştırdığımı belirten bir açıklama ile yoluma devam ederdim. Daishuman insanı ise aynı şeyi, işin içine biraz da artistlik katarak ingilizce olarak yapmış. İyi etmiş!

evil_asteroth - www.myspace.com/milkhunter31
cem naber, aa pardon seni cemle karıştırdım, sivilcemle, sipeyscemle, sikicemle,gelicemle opluycemle, zıplıycemle...

Bu arkadaşımız da klişe olarak başlamış ama sonra çevirmiş, işi piçliğe ve geyiğe vurmuş. En azından usulca sokulup, gülerek ayrılmış mekandan. Sinsi değil "naber"ciler gibi..

Bumin Gaffar:
kusura bakma tanıyamadım derım

Tanıyamadığının farkında zaten. O da seni tanıyamadı. Bu ilk cümle ve "kusura bakma tanıyamadım" mı diyeceksin? WTF derler adama genç! Bir erkeğe gece vakti sırf bana benziyor diye usulca yanaş ve "kusura bakma tanıyamadım" de... Hiç olağan gelmiyor. Seni ibne sanıp, ona yazıldığını falan düşünebilir. Kusura bakma, dost acı söyler!... Bir de neyi tanıyamadım. Kimse seni biriyle tanıştırmaya kalkmadı ki? Biri gelip sana naber falan mı dedi? Noluyor, kafan mı güzel gece vakti? Bardan çıkıp eve mi dönüyordun? Taksi paran mı yok? Ben anlamıyor...

Mimi Wonka:
Önce çok heycanlanırım tabi, aha derim süper Cem lan kanlı canlı hemde, sonra usulca yaklaşıp "alkole zam gelmiş yine biliyor musunuz, sırf bu ay kimse içip güzelleşmesin diye böyle bir çirkinlik yapmışlar azizim" der direkt muhabbete girerim. Ama karşımdaki süper Cem değilde sıradan bir herif olduğu için bön bön bakar suratıma, bende anlarım ki hiç kimse hiç kimse sen değil!...

Evet... Anketin son ve en komplike cevabı. Her yerden sarmış, sarmalamış ve topu istediği gibi oynayıp forvet hattının en ucundaki takım arkadaşının tam göğsüne ortalamış. Başka bir şey demeye gerek yok. (Alkole zam mı gelmiş lan? Bizim tekel kapalı ya, dünyadan haberimiz yok...)

Evet, bir anketimizin daha sonuna daha geldik. Yeni anketlerimizde görüşmek dileğiyle, esen kalınız.

* Anlayın ki hiç kimse, hiç kimse ben değil!
** Bu soruyu sevdiceğime sormadım, sorsam da cevap istemedim. Çünkü kıskanç bir adamım. Elalemin adamlarıyla sırf bana benziyor diye muhatap olmasın. Biliyorum çünkü yazılacak adamlara edepsiz!
*** estarabim estarabim sağdan soldan estarabim!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Asmayalım da Besleyelim mi?


Aslında hiç yazmak istemiyorum bu konuda.. İçimden gelmiyor.
Aklıma nefretten, küfürden, adaletsizliklerden başka bir şey gelmiyor, toparlayamıyorum cümleleri.

Asmayalım da besleyelim mi?

Sanırım şu iğrenç, insanlık dışı, domuzların bile ağzına yakışmayacak derecede rezil sözlerin karşısında hissettiklerinizi size hatırlatmak yetecektir bu yazıya... Yazacaklarım daha farksız değiller çünkü. Dilediğinizce küfredin darbeye, darbecilere, 12 Eylül'ün mimarı olan faşist köpeklere, Amerika'ya, CIA'ye, yetiştirdikleri katliam timlerine, bir türlü kaldırılamayan 15. "geçici maddeye"... Altına imzamı atacağımdır.

Özkan'ın bir kaç post önce yolladığı ilahimsi parça geçti aklımdan... Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.. Uyan, uykusu çok gözlerim uyan... diyor, ne güzel diyor. Farklı bir amaç için diyor ama güzel diyor...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Birlik ve Beraberliğe Her Zamankinden Daha Fazla İhtiyacımız Olan Şu Günlerde...

Efendim selamlar! Naber lan?!


Biraz önce geldim eve. Cuma gecelerimizin değişilmez tutkusu halısaha maçından döndüm ve uzun zamandır açmadığım eski yedek klasörleri karıştırmaya başladım. Küçüktüm, ufacıktım, top oynar acıkırdım ve aradan yıllar geçti, şöyle bir bakıyorum, hiç bir şey değişmemiş hayatımda. Tek fark artık ders çalışmıyorum, ki aslında o zamanlarda çalışmazdım.

Bir öğrencinin olmazsa olmazı olan kopya çekme olayı bende sıfırdı. Beceremiyordum. Sağa sola bakamıyordum. Tam bir maldım. Tipimden gördüğünüz üzre. Bknz:


Kaliteyi uzaklarda ya da yukarılarda aramayın. Elbetteki en alt sırada, en cücük gibi duran şahsı velet benim. Nedendir bilmiyorum, -aslında biliyorum ki bünyeden- ben hep cüğcük kadar bir adam oldum. Şimdi kocaman oldum ama o zamanlar cücük kadardım. Liseye gidiyordum ve en minicik adam bendim. Sevimli bir çocuk olduğumdan (bknz: resim 1) kızlar hep severlerdi beni, yanağımı okşarlardı "ay ne tatlı" derlerdi. Bundan nefret ederdim. İçimdeki canavarı bu tip kızlar büyütmüştür. Yılllar boyunca dalga geçilen bir adam olmak hiç sevimli değil. Kızlar da taş gibiydi. Memeleri kocamandı. Ben hiç onlara "memelerin taş gibi" demedim. Bazı şeyler insanın içinde kalmalıdır. Bakın işte şu son cümlelerime, sapıklar böyle doğuyor. Toplum kendi eliyle bozuyor insanların psikolojisini.

Tüm sınıf arkadaşlarım kızlara pandik atarlardı ortaokuldayken. Hiç atmadım. Nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum. Büyüdükten sonra kız arkadaşlarımı sıkıştırdığım oldu tabi. Eminim ortaokuldayken bir kızın kıçına ellemek beni tahrik etmezdi. Şu an ediyor. Ama bir kez ders boştu ve herkes çıkmak üzereydi. Sınıfta 5-6 kişi kalmıştık. 4 erkek sınıfın vazgeçilmezi Nuray'ı sıkıştırıyorlardı kapının önünde. Bende çantamı topluyordum. Zaten ne gelirse Nuray'ın başına geliyordu. Çok güzel bir kızdı. Öğlenci olduğumuzdan elektrikler gittiğinde sınıf karanlığa gömülürdü. Akşam vakti elektrikler kesildiği zaman sınıfın yarısı tükürmekle meşgulken, diğer yarısı Nuray'la ilgilenirdi. Çok iyi ve temiz bir kızdı ama neden tüm sınıfça ona hak etmediği bu muameleyi yaptık bilemiyorum. Neyse. Ben toparlandım ve tam kapıdan çıkarken Nuray'ın eteğini kaldırdım. Okul hayatım boyunca yaptığım en çılgınca şey buydu sanırım. Beyaz kilodu vardı. Utanmış, hemen kaçmıştım. Hala hatırlar, hala utanırım. "Senden hiç beklemezdim" bakışı vardı gözlerinde. Ben de benden hiç beklemezdim ama şeytan girmiş içime işte...

Çok zaman geçti. Kabus ortaokul ve lise bitti ama ben hala cücük kadardım. Hatta şimdi saçları keseyim kimse 28 yaşının sınırlarına dayanmış, "evlilik çağı gelmiş goca deleganlı" demez benim için. Zira askere gittiğimde saçlarımı kestirdim. Normalde orada bulunan çoğunluktan 3 yaş büyüktüm ama herkes abi gibi geliyordu bana. Askerliğin sikko psikolojisinden mi yoksa saçlarımı kaybettikten sonra her aynaya baktığımda o lisede ki çocuğu gördüğümden mi bilmiyorum. Ama özellike tüm üst devreler kocaman adamlarmış gibi geliyorlardı bana. Komutanlarım benden küçüktü ama sokakta görsem amca falan derdim herhalde. Ast - üst ilişkisinin vermiş olduğu psikolojik manyamışlık diyip geçiyorum.


Maça gitmeyi hep çok sevdim. Bu da şampiyonluk turunda internetten bulduğum bir fotoğraf. O gece saat 4 e kadar takımın gelmesini bekledik ama geldi mi gelmedi mi onu bile anımsamıyorum. O zamanlar çok önemli olan şeylerin artık bir bok ifade etmediğini bilmek değişik geldi şimdi bana. Oysa hala izliyorum maçları ve destekliyorum. Ama iki sene sonra sorsan unutmuş olurum. Futbol izlemesi güzel ama insan zamanla fark ediyor ne kadar büyük bir yanılmaca içersinde olduğunu. Bizim gibi toplumların beynini uyuşturmak için harika bir yol. Ama olsun, tüm bu bilince rağmen futbolu çok seviyorum.. Milli takım yenseydi muhtemelen şu an sel felaketi ya da tayyibin mi yoksa baykalın mı yaptığı dere taştı geyikleri olmayacaktı. "Topunun amına koyim kanka, nasıl koyduk ama Bosna'ya??!" şeklindeki repliklerle bir başka felakette tekrar görüşmek dileğiyle...

Aslında bu sel olayında söylenecek acaip fazla şey var ama söylemek yersiz lan. Zannetmiyorum ki beni bir akepe taraftarı okusun. Okusa bile yukarıda yayınlamış olduğum cücük fotoğrafımdan sonra sanırım beni artık sallamayacaktır. Ama buna şükretsin, zira daha ne fotoğraflar var aklınız durur. Tam cücük lan. Yayınlamayacağım. Israr etmeyin. Neyse.

Ne diyordum, nerelere geldim. Farkındayım ortada hiç bir şey ifade etmeden ve hiç bir ses çıkartmadan sadece mırıldanan kelimeler var.

Büyüdükten sonra en büyük eğlencem müzik oldu ve müziğin bana arkadaşlık yönünden büyük güzellikleri oldu. Baktığınız zaman metalci camiası kolpadır ve bunu her türlü kolpacı metalciye gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Ancak bu konuda bir şeytan tüyü taşımaktayız sanırım, güzel insanlarla tanıştık bu müzik davasına. Eskişehir'e, Ankara'ya, Aydın ve İzmir'e konserlere gittim, yeni insanlarla tanıştım, hiç tanımadığım insanların evinde kaldım.. Yalçın, Pelinciğim, Atilla, Ersin, Seyhan falan gibi oldschool arkadaşlarım oldu. Süper geyikler çevirdik, sabahlara kadar içtik, konserlerde tepindik ve hala buradayız. Tek fark var artık Pelinciğimle dudaktan öpüşüyoruz.

Misal Seyhan'la eğlenmesi benim için muazzam bir keyiftir. (Bknz: Facebook) Bir de buradan yakın tabi.


Yarın iş var. Yazıcı teknisyeni olmak sanırım hayal edebileceğim en son meslekti. Çok ufakken "kilot" olmak istermişim ama sonra onu söyleyemediğimi fark ettim. Çünkü herkes bana ne olmak istediğimi soruyordu ısrarla ve ben ısrarla "kilot" diyordum. Pilotmuş. Öğrendim sonra. Neyse. Sonra her iyi top koşturan denyo Türk genci gibi futbolcu olmak istedim ama elimden tutan olmadı (standart geyik ahehu aile desteği olmadan bu meslekte bir yerlere gelmek çok zor) Sonra eğer ailemin ticaret lisesi saçmalığı olmasaydı psikoloji falan okumak isterdim. Sözel dersleri sevdiğimden değil de, o mesleği yapabilirmişim gibi geliyordu bana o zamanlar. Şimdi sikseler yapamam. Hasta falan demem, ağzını yüzünü dağıtırım adamın! Asabiyim. Bknz: Zamanla psikolog olmak isteyen adamın psikoloğa ihtiyacı olması...

Başlığı yazınca aklıma geldi. Hep derler ya, "zaman gittikçe kötüleşiyor" diye. Bence komple bir saçmalık. Zaman hep kötüydü. Ya da Türk tarihi açısından baktığımız zaman hep kötü. Savaşsız ve zulümsüz, baskısız ve kaossuz hiç geçmemiş ki zaman? Geçmişte darbeler, olaylar, katliamlar, soykırımlar görmüş bu insanlar ve hala geçmişin daha iyi olduğunu iddia edenler var. "Önceden insanlar birbirine saygılıydı" diyorlar misal. Maraş katliamı falan geliyor aklıma sonra. Tek suçu Alevi ya da solcu olmak olan 100 küsür insanın öldürülmesi mi saygı? Şimdi daha iyiyiz, bakmayın siz o yaşlı amcaların dediklerine. Onların beyni iyice buruştu, alınganlık yapıyorlar her şeye. O yüzden böyle. Yoksa daha kötüye falan gittiği yok. Hep aynı bok.

Explorer da yazmak beni gerçekten soğuttu. Mücadele ettim ama artık dayanamıyorum. Böyle ne anlattığı anlaşılamayan ve bir yere varamayan bir yazı oldu, idare edin. Bir dahaki sefere toparlarız :j Fontları bile değiştiremiyorum. Oysa bir verdana tadında yaşamak isterdim...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Rüya

Dün akşam yorgundum bloger, erken yattım. Gece şimşek ve yıldırımlar eşliğinde bir ara kendime gelir gibi oldum. Davulu bu kez gökyüzü çalıyordu. Pencereden baktım. Işıl ışıldı ortam ve su yeryüzü ile dans ediyordu. Attım kendimi sokaklara. İnsanlar bir oraya bir buraya koşuşturuyor, kimisi ağlıyor, kimisi gülüyordu. Bazıların sırtlarında ağır yükler, kucaklarında bir şeyler vardı. Yaklaştım. Bir kadın elindeki orkide baktığımı görünce hırkasının içine sakladı. Diğer kadın bir kutuda tabak çömlek taşıyordu. Biri, getirdiği arabasını dolduruyor bir diğeri daha kıymetli eşyalar arıyordu. Uzakta bir kadın kaybedilenler için ağlarken, diğerleri beleş mal sevinci yaşıyordu. Üşüyordum ve ıslaktım ama asıl gördüklerimden dolayı çekilen kanım, üşümeme neden oluyordu. Bir evin bahçesinde televizyon açık. İstanbul valisi Muammer Bey talan yok diye beyin yıkıyor. "Talan mı oda ne?" diyen insanların beyni bu sefer talana çalışıyor. Bir şirketin sahibi sandığım kişi yağmalanan eşyaları insanların elinden almaya çalışıyor. Bağırıyor "Biz böyle bir millet değiliz!" diyor. "Hayır" diyor yaşlı kadın, "Biz böyle bir milletiz. Bizler bize yol gösteren liderleri asarken, geride kalan, ülkeyi yönetmeye hevesli lider kılığındaki akbabalardan, sadece talanı öğrendik. Bize ilim ve irfan sahibi, halkını düşünen, Allahın dualarıyla bir ülkenin yönetilemeyeceğini söyleyen yürekli insanlar ne verdi ki? Soruyor musun kendine evlat, "huzuru ve insan yerine konmayı hak ettim mi?" diye. Şu cahillere bak, içlerine düştükleri fakirlik döngüsünde yolunmaktan bıkmadılar ve çamur içinde, buldukları iki tabakla mutlu oldular. Bırak toplasınlar. Adam her yanı sırtına kadar çamur içinde, dizlerinin üzerine kapandı. Gözünden süzülen iki damla yaş belki onun için hiçbir şey ifade etmiyordu ama beni derinden etkilemişti.
Birden, o televizyon sesi yükseldi daha da yükseldi ve annemin sesiyle bir senfoni oldu. Uyanmış ona bakıyordum. "Yemek hazır" dedi. Kalktım. Gece şimşek ve yıldırımlar eşliğinde koridor da yürüdüm. Davulu bu kez gökyüzü çalıyordu ve ben pencereden baktım.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 1 Comment

Ekonomiye can verin

Alın verin Ekonomiye can verin...

Zaten bu ülke "Gül" satıldığı için bu hale gelmedi mi?

(Gül'den kastı anlatmaya gerek yok değil mi bloger)

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 6 Comments

Bunun İçin mi Geldim Dünyaya?

Sakin ve sessiz bir gündü yine. Kendi halimize oturmuş geleni geçeni izliyorduk. Gün, tüm monotonluğuyla ilerliyordu. İşler iyi değildi ve itiraf etmek gerekirse bu benim pek umrumda değildi. Hatta arkadaşlarımı düşünürsem işlerin kesat olması daha bir işimize geliyordu.

Hafif bir meltem esiyordu. Okyanusta özgürce ilerleyen bir yelkenlinin tatlı hafifliğinde savruluyorduk bir sağa, bir sola. Pek bir şey konuşmamıza gerek yoktu, zira bulunduğumuz durum bizim için yeterli seviyede bir güzellikti.

Ben neden buradaydım ve neden diğerleriyle birlikteydim bilmiyordum. Beni neden buraya koymuşlardı. Neden bu ülkedeydim. Neden bu şehirdeydim. Burada mı doğmuştum? Hayır, aslında burada doğmadığımın farkındaydım. Bu bir gerçekti. Bu taş binalar arasında yaşama şansım yoktu zaten benim. Çocukluğumu anımsıyorum... Geniş bir kırın ortasındaydım. Rüzgarı hissederdik... Gözlerimi kapatır ve rüzgara bırakırdım kendimi. Bir çocuğun elindeki uçurtma olduğumu düşünürdüm. Gökyüzünde uçardım, yıldızlara dokunurdum gündüz vakti... Ani bir dalışla tam yere çakılacakken tekrar doğrulurdum gökyüzüne doğru... Çiçekler vardı etrafımızda, o zarif gelincikler, sarı tarla çiçekleri, bir kayanın hemen dibinden gizlenerek kendini gösteren bir menekşe ailesi...

Hayır, hayır... Ben, kesinlikle buraya ait değildim. Buraya, bu egzost kokulu, taştan canavarların arasına ne zaman ve nasıl geldiğim konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Yanımdakilerin de haberinin olmadığına emindim.

Ama işte buradaydık. İsteksiz ve çaresiz... Buradaydık... Bu taştan canavarların, havasızlığın, beton dünyanın içinde, özümüzden ve yaşama sevincinden uzak, tüm yaşamsal renklerimizi kaybetmiş, canlılığımızı geride, o kırlarda bırakmış bir şekilde buradaydık...


Gerçi benim pek bir yaşamsal rengim ya da diğer arkadaşlarım gibi canlılığım yoktu. Standartlarıma bağlıydım. Zaten, gerçekten ve gerçekten burada ne işim olduğunu hiç bir zaman anlayamamıştım. Çevremdekilerden farklıydım. Onlardan biri olmadığım barizdi ancak bunu sadece dikkatli bir göz görebilirdi. Diğerlerinden o kadar çok vardı ki, ben arada görülemez kalıyordum. Yokmuşum gibi davranıyordu insanlar. İnsanlar buraya özellikle benim için gelmiyorlardı. Bir tanesi bile benim varlığımı fark etmiyordu zaten. Fark etmelerini de beklemiyordum aslında.

Derken bir hareketlenme oldu dükkanın önünde. İçeriye uzunca boylu, yapılı bir adam girdi. Uzun mantosuyla The Godfather filminden çıkmış gibiydi. Dükkanımızın tıknaz sahibine yaklaştı ve bir kaç kelime geçti aralarında. Patron bize doğru yaklaştı, uzandı ve bir demet papatya ile birlikte beni de aldı. "Durun, bir yanlışlık yapıyorsunuz! Ben buraya ait değilim! Ben bir otum, papatya değilim!" desem bile kimse beni duymadı. Yine görmezden gelindim ve iğrenç ve hışırtılı bir jelatine sarıldıktan sonra uzun mantolu adamın özensiz taşımasıyla uğurlandım son yolculuğuma. Adam çok sarsıyordu, midem bulandı.

Bir sevinç çığlığı ile kendime geldim. Bir bayanın elindeydik. Bir vazoya dolan suyun ardından etrafımızdaki iğrenç ve hışırtılı jelatin son bir ses daha yaparak aramızdan ayrıldı. Bize sevgiyle bakan iki yeşil göz gördüm sonra. Mutluluk vardı gözlerinde. Uzun mantolu The Godfather adamının yaptığı bu jestle kendinden geçmişti, duygulanmış ve gözlerine yansımıştı mutluluğu. Bize bakan bu irileşmiş yeşil gözlerden anlaşılıyordu bu.

Bir anda bakışları durulaştı, dikkatini tek bir yöne verdi. Bakışları ekşidi, sorgulayan bakışlarla süzdü bizi. Kadın elini uzattı, beni tuttu ve ait olmadığım kalabalığın arasından çekti aldı beni! Uzun yıllar sonunda biri benim farkıma varmıştı! Yıllardır beklediğim andı bu, bir kuzunun yürümeye başladığı anki kadar heyecanlıydım. Kadın ağır adımlarla ilerledi, bir dolabın açılma sesini duydum ve sonrasında koyu bir karanlıktaydım. Çöpe attı beni kaltak!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Meraklı Blogger'ın DNS Ayarlarıyla Oynayacağı Tutarsa...

Ulan okuyucu, iki gün dayanamadım, oynadım ayarlarla ve bozdum yeni alan adı ile olan kısımları. Tecrübesizlikle bilgisizlik aynı kulvarlarda ilerleyemiyor tabiiki ve bunu yine, yeniden ispatladık kendimize. Neticede yine kendi çabalarımla çözdüm bu mevzuyu ve alanımız yine aktif bir şekilde yardırmaya devam edecek. Bu süre zarfında oldukça fazla uyuz oldum kendime. Siz de olun, çekinmeyin. Hatta sevdiceğim beni dövmekle tehdit etti ama sanırım dayaktan kurtulup, öpücük ödülünü haketmiş bulunmaktayım. Oh.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Uyan Ey Gözlerim



Ramazan olması münasebetiyle sitemizdeki dini içerik eksikliğini bu video ile gideriyoruz efendim. Ohh üzerimizden büyük bir yük kalktı vesselam.

Şaka bir yana Ankara - İstanbul yolculuğu sırasında otobüste izlemiştim ilk Çukurova Devlet Senfoni Orkestrasını. Düşünsenize otobüste gidiyorsunuz. Yolun otoban olmasından dolayı bir sessizlik hakim. Tam dağların Tepesinde uyan ey gözlerim diye kendinize geliyorsunuz yayılmış olduğunuz koltuğunuzdan. Allahım sana mı geliyorum. yoksa bu henüz reklam mı?

İyi seyirler efendim.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 7 Comments

Tanrısal Esintiler...

Bugün yağmurda kalınca aklıma geldi. Meteoroloji denen şeye inanmayı bırakalı uzun zaman oldu. O yüzden pek sallamıyorum meteoroloji haberlerini falan. Meteorolojiye inanmadığımı belirtmiştim zaten. Bulut, şimşek falan... Hikaye bunlar.

Daha geçen yıl uçakla içinden geçtik bulutun. Özellikle baktım. Yağmur falan yoktu içinde. Herhangi bir ıslaklığa da rastlamadım. Bence bulut denen şey gökyüzünde toplanmış kominist sigara dumanlarından başka bir şey değil. Yağmur bulutuymuş falan.. Peh! Hihaye hepsi. Gittim, yerinde gördüm. O yükseklik seviyede güç nefes alırsınız biliyorsunuz değil mi? Peki bunun gerçek nedeninin hiç mi farkına varmadınız? O kadar sigara dumanının içinde nasıl nefes alabilirsin ki? Yukarıdan aşağıya bak ve aranıza eklenen yeni bulutlara merhaba de!

Bir de dumansız hava sahası dalgası falan çıkarttılar başımıza. Hiç gökyüzüne bakmıyorlar sanki...

Hiç bir tepeden Adalar'a doğru baktınız mı? Denizin üzerine çökmüş gri bulutu da görmüşsünüzdür o zaman. İşte onlarda puro dumanı. Tabi egzost falan dahil onlara.


Her neyse. Meteorolojiye inanmayın bence. Tamamen kolpa. Rüzgarmış, karmış, yağmurmuş...

"Bunlar nereden geliyor peki?" diye soracaksınız eminim. Soruyorsanız söyleriz elbet..

Milyarlarca insanın inandığı Tanrı'nın günlük ihtiyaçları desem?

Yağmur! Bir çok bünyede farklı etki bırakır. Kimisinde sucuk etkisi yapar ama bazı bünyelerde romantizm etkisi salgılayan yağmur çiştir. Evet. Tanrının çişi. Bulut tezini daha az önce çürüttüm dostum! İçi boş onların, gidip yerinde gördüm. Yağmurlar Tanrı'nın çişidir. Arada bir işeme ihtiyacı çekebilir, normaldir, büyütmeyin.

Kar! Kakadır kar. Kar ismi de "Kaka"ya benzerliğinden gelmiştir. Bu bir rastlantı olabilir mi sizce? Shit ve Snow. İkisi de "S" ile başlıyor. "Ama kar beyazdır?" diyenlerinizi duyar gibiyim. Koca Tanrı seninle aynı renkte mi yapacaktı bi de? İnandırıcı gelmeyenler için şöyle bir örnekleme yapabiliriz. Şimdi uçaklarda işer ve sıçarsın. Onlar vakumlu bir mekanizmayla bir yerde toplanır ve başka bir sistemle fırlatılır uçaktan. Hava sıcaklığına bağlı olarak soğur ve buz halini alır kakan. "Küt" diye iner arka bahçene ansızın. Kar mı dersin ona yoksa kaka mı? İtiraf et!



Rüzgar! Evet, rüzgarın diğer adı nedir? Hadi, soruyorum, söyleyin bana! Tamam, cevapta benden. Bugün sizi aydınlatmak hepten bana düştü. Rüzgarın diğer adı "Yel"dir. Şimdi, sorun dedenize, hadi dedeniz yok, babanıza sorun; "osurmanın diğer adı nedir?" diye bir sorun!

İşte, suratlarınızdaki o ifadeyi görebiliyorum! Hepiniz şu anda tam olarak fark ettiniz gerçekleri. Çünkü cevabın "YELLENMEK" olduğunu siz de biliyorsunuz zaten! Peki rüzgarlar, fırtınalar, boralar çıkartacak kadar kim yellenebilir/rüzgarlanabilir? Cevabı bildiğinizden eminim dostlarım.

Tüm bunlar Tanrısal esintilerdir. Meteoroloji ile alakası yoktur. Rüzgarmış, yağmurmuş... Tanrısal esintiler hepsi. (Yaşasın mitoloji kah kaha)

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

National Geographic POD