Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Beklenmeyen Mucize

Yıllar boyunca biriktirdiğim bütün paranın tamamını bir karavan almak için harcayacağımı kimseye söylememiştim. İnsanların düşünceleri önem taşıyabiliyor çoğu zaman ilişkiler söz konusu olduğu zaman. Bir tek kendisiyle yapacağım bu uzun yolculuk yüzünden haberdar etmek zorunda olduğum yoldaşım vardı. Söylemliydim ki hazırlansın, gerçi bir gömlek, bir tişört, iki kazak, bir pantalon, bir kaç don ve çorap yeterli olacaktı. Biriktirdiğim paranın içerisinde bunlar için de bir fon hazırlamıştım tabii ki.
Kendime ise babayı ayırmıştım ancak.

Yola çıkmadan bir iki gün önce söylediğimde, kendisini tanıyamayacağım bir hale dönmüştü. Daha önce onu hiç böyle görmemiştim. Adeta yüzyıllardır yaşıyormuş ta ölümünün son günü bu haberi beklerken birden bire yaşam iksirini içmiş bir Barbarian savaşçısına dönmüştü. Eli ayağına dolanmış, ne söyleyeceğini şaşırmış, elini attığı her şeye bakıp bir daha bakıyor geri koymak isterken fırlatıp atıyordu. Bu sırada ben de fırsat bu fırsat, asla kaçmamalı diyerek kameramı elime almış hem fotoğraflar çekiyor, hem de bu anları ölümsüzleştirmek için sinsice köşede oturmuş olan biten ne zaman bitecekte yola çıkacağız diye bakıyordum. Tabii ki yedek piller ve hafıza kartları için de bir fon ayrılmıştı.

Arada bir benim olduğum yere gözlerini dikerek küfredip üstüme bir şeyler fırlatıyordu ama olsun, bundan sonra onunla iyi geçinmeliydim tek yol arkadaşım oydu çünkü. Küfürlerini yutabilirdim ama bir ara belirgin bacak kemiğime gelen antika telefon canımı baya acıtmıştı. Olsundu katlanırdım. Asıl tam elini beline koyup camdan dışarı bakmaya başladığı anda içimden geçenleri kaydedebilmek isterdim elimde bulunan dünya harikası kamerama. Gerisin geriye dönüp bana "aklına sokam niye daha önce söylemedin" dediğinde kendine gelmiş olduğunu anladım. Kamerayı kendime çevirip "Gitmeyi bilmediğin yol, araladığın gizemli perdeyi kapatmaktan daha kolaydır" gibi anten kunten bir laf ederek, dudaklarımı kameramın lensine dayayıp iğrenç tükürüklü bir öpücük kondurdum. En son duyulan sesin "lan" olduğunu tahmin ediyorum.

Yola çıkmak için bir şeylere ihtiyacımızın olup olmadığını sordu, ben de ona sadece neye ihtiyacın olduğunu düşünüyorsan onları al diyerek duruma el koyduğumu, her şeyi zaten hallettiğimi belirten bir ifadeyle bakarak özetledim. Dudaklarının kenarında inceden alaylı bir gülümseme olduğunu hatırlıyorum şu an. Resmen etkilenmiş o anki halimden.

İlk saatler biraz sessiz ve şuursuzca hareketlerle ilerledik yolu izleyerek. Daha sonra karavanı gördüğü anda neler hissettiğini anlatmak için bir kaç kelime ile söze başladı. İlk gördüğü anda neden konuşamadığını, tepkisiz kaldığını, üzülmemem gerektiğini filan söyledi. Daha uyduruk ve salaş bir şey beklediğini de itiraf etti. Hayranlığını dile getirmenin bu kadar zor olduğunu bilmediğinden filan bahsetti. Ulan ben bile bu kadar etkileyememiştim onu. Resmen helal olsundu.

Bira içip istediğimiz kadar göbek yapmaya karar verdiğimiz için, ülkenin en hatrısayılır petrol istasyonlarından birine girerek, 3 koli bira aldık yanına cips, çekirdek, tuzlu fıstık, keçiboynuzu ve kuru üzüm aldık. Ben nefret ediyorum dedikçe o 1 avuç daha koydu poşetin içine. Bildiğin şaşkaloz. "Eti cin de alıyım mı lan" dedi "sorma dedim, ne istiyorsan al" dedim, "temem" dedi.

Orda bir kaç lavuk vardı giydiğim tayta ve içimi gösteren tişörtten südyenimin şekline bakıyorlardı. Ben de saçlarımı topluyormuş gibi yapıp koltuk altımı görmelerini sağladım. Hemen kafalarını çevirdiler.

O hala kaç sırma daha çağla alsam diye, bi çağlalara bir kasiyere bakıp duruyordu. Hepsini aldı. Ben de cebinden paraları çıkartırken, kağıtlarına arasına sıkışmış bozuk paralar saçıldı yerlere. Eğilip topladım ama bir kaç tanesi kasa masasının altına düşmüştü "hallederiz" şeklinde işaret yapınca çocuk, bu bi bana bir ona baktı. %20 indirimli alışveriş yapmamıza sebep oldu o bakış.

Bir kaç saat sonra sürmekten yorulunca etrafı rengarenk lambalarla ışıklandırılmış bir gözlemecide duralım da gözleme alalım dedik. Çok tatlı bir yermiş, o çimlerin üzerine çekti karavanı.
Ben de bu arada mekanın sahibiyle kafa yapıyordum. Teyze çok sevdi beni. Dedi "benim de bir zamanlar mor taytım vardı, sırf şunun hatrına burda kalın bir kaç gün konaklayın para neyim istemem, acuk muhabbet ederiz" diyince, bu fırsat çükseler kaçmaz diyerek başladık karavanı kamplaştırmaya. Sandalyeleri, küçük masayı filan attık dışarı, tavla, scrabble getirmiştim onu da masanın üstüne koydum ki hani kamp attığımız belli olsun gelen geçen öyle artistlik yapmasın diye.

1 hafta takıldık orda. Kameramı neredeyse hiç bırakmadım. O çoğu zaman kitap okudu, ben de onu model olarak kullandım.

Çınar ağaçlarının altında ağaç dallarından yapılmış bir şezlongun üzerinde sadece baksırıyla takılıyordu. Yine çingene bebesi gibi kızarmıştı her yeri. Küçük bir kaya parçası bulmuş onun üzerine koymuştu birasını oradan takılıyordu. Bir eliyle kitabını tutarken diğer eliyle de arada bir yoklama yapıyordu. Çok güzel pozlar yakalıyordum. Böyle yaklaşık onikibin tane fotoğraf çektim. O da bu sayede okumak istediği 9 kitabı bitirmişti.

Ertesi gün uyandığımızda tekrar yola koyulmak için eşyaları topluyorduk. Selametle gittik teyzeye göre.

Geçtiğimiz ve durduğumuz her yerden hatıra mahiyetinde minik bir şey alıyorduk, oradan buradan topluyorduk, millet bizi çok seviyordu onlar veriyordu, filan derken biz baya sıkılmaya başladık bu işten. Karavanın içi çöplükten beter olmuştu. Resmen tiksindik yani, o derece. Ben diyim lanetlendik, sen de kendiniz kaşındınız. Derken bu birden bire dellenip arabayı kenara çekti. Yorgan kılıfının içine doldurmaya başladı eşyaların alayını. Ama ne temizlik yaptık o gün, aklın durur. Karavan ilk günkü haline dönünce bi gözlerimiz parladı. Kendimize geldik bildiğin. Başladık öpüşmeye. Öper misin öpmez misin?... Takip eden kısmı seni ilgilendirmediği için anlatamam avucunun içini yalarsın ancak.

Gel zaman git zaman biz baya bi yol aldık, keyfimizi çattık, istediğimiz gibi takıldık, denize girdik çıktık, kayalara tırmandık, rafting mafting yaptık, rüzgar sörfünü tecrübe ettik derken bir gün akşamleyin böyle sanki Eskimo evi gibi bir restoran gördük. Neymiş ne değilmiş bi girelim bakalım dedik. Meğersem mantıcıymış. Deli gibi mantı yedik orda. 3 porsiyon. Baya bi konuştuk, kararlar aldık, hak verdik birbirimize ve kalktık gittik.

Yatmadan önce CD bitene kadar Leonard Cohen dinledik şarap eşliğinde, bir kaç dilim kaşar peyniri kesmiştim beyaz leblebiyle beraber iyi oldu. O gece bi güzel uyduk.

Sabah kalktığımızda kararımızı gerçekleştirmek için hazırlıklara başladık. 6 saat kadar yol geldik. Yaklaşık 5,5 saatini konuşarak geçirdik ta ki döndüğümüz yere gelene kadar. O dakikadan sonra bize bir sığırlık çöktü. Susa kaldık. Baya bi konuşmadık. Akşam yemeğinde de hiç konuşmadık bir kaç kelime işte, afiyet olsun, eline sağlık filan.. Zıbardık yıldızları izleyerek uyuduk.

Ertesi sabah kalkıp işe gitmek çok koydu. İki damla yaş ile birlikte yine her sabah yolumuzu ayıran otobüs durağına geldiğimizde boynumuz kıldan inceydi.

Onun otobüsü önce gelmişti, hay böyle şansa.
Öpüştük.
Herkes bize baktı.
Sevgi ve saygıyla uğurladık birbirimizi.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 4 Comments

4 Responses to : Beklenmeyen Mucize

  1. Hep istediğim bir araç, hep istediğim bir hayat, hiç istemediğim bir son :D sdmıfsd Olm ne kötü lan tatil dönüşleri. Biz tatilci olalım. Tatil yaparak para kazanalım misal? Sponsor falan bulalım. Reklamlarını taşıyaraktan falan? Olmaz mı lan? Olur desene bi? Bence olur. Olur dimi? :/

  2. Dreamtime says:

    Şu yatağın konumu güzelmiş lan.Pek romantik gördüm seni hanuna mumlar falan

  3. Darkohl says:

    heuah boynum ağrıdı kafa sallamaktan acuk yatasım var!

  4. Bu yazıya ayrıca "yataktan düşüren rüyalar" etiketi de gidermiş :P

National Geographic POD