Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Mukus, Domuz ve Yaşam Sonsuzluğum

Tatiliz Ankaracak. Okullar, kurslar, dersanler, özel eğitim kurumları.. hepimiz domuz gibi tatiliz.

Kulak(1) burun(2) boğaz(3) ile ilgili problemlerim sayeseinde, özellikle sabahları ve gece yattığım sırada bünyeme yapışan o illet sorunlardan kurtulmak bir yana dursun, son zamanlarda her 3 kişiden birinin bahsettiği o çözümsüzmüş gibi gösterilen hastalığa bulaşmış gibi görünüyorum beni tanımayan bilmeyen insanlara.

Benim aksırma seremonilerim uzun süreli olduğu için, alışkın olamayan pek çok kurban her aksırma sonrasında yaşamımla ilgili temennilerde bulunuyorlar.

"çok yaşa"
"sağlıklı yaşa"
"iyi yaşa"
"geçmiş olsun"
"god bless you"
"fuck you"

Karşılaştığım her ilkle beraber de bir açıklama yapmak durumunda kalıyorum.. "son aksırmayı bekleyip ardından yapıştırın iyi temennilerinizi lütfen". İlk aksırmadan sonra suratımda beliren ifadede; "çok yaşamasını istediğiniz kişi şu anda sizi ne görebilecek ne de duyabilecek durumda, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz."

Alışmaya başladıktan sonra insanların tepkileri de değişiyor tabii. 3. aksırmadan sonra "ee geber lan", "noluya lean", "ehe çok yaşa be" ya da hayat tecrübelerini de cümlelerine katarak "sen kesin hasta oluyorsun hea dikkat et" öbekleri dökülmeye başlıyor ağızlardan.

İyice tanıdıklarında ise artık tamamen bitmesini bekleyip en sonuncu aksırıkta söylemek istedikleri suratlarındaki komik ifadelerle belirtiyorlar. Bazıları tamamen vazgeçtiler söylemiyorlar bile, çünkü çok yaşayacağım zaten. Bir günde ortalama 15 defa çok yaşıyorum. Artık sonu gelmeyecek bir hayata sahibim. Sen Süper Cem'sin ama ben ölümsüzüm nuhehaha. Kolu sümüklerle dolu bir ölümsüz!


En sevimli kısmı da, insanların suratlarındaki ifadeyi izleyebilmek için çabalayışım oluyor. Hem onlar hem de ben eğlenmiş oluyorum. Her aksırmada farklı ses tonları denemeye başladım artık işin eğlencesine kaçıyorum, yoksa tahmin edersiniz ki gün içinde 54379 üzeri bin kadar aksırma tıksırma hapşırma kimsenin hoşunua gitmez.

Artık asıl hoşuma gitmeyen şey ise insanların bakışlarındaki sevimliliği kaybedip "lan.." tepkisine bürünmeleri. "Acaba mı?" diye içlerinden geçirirken "ehe" tavrını da sakınmıyorlar suratlarından.

Verdiğim cevaplar aldığım tepkiye karşı hep aynı oluyor.

"Sen de."

Ama lütfen bana hastalıklıymışım gibi bakmayın lan! Biraz kinayeli oldu hastalıklı kısmı ama olsun, hem de sağlık saygı ve sevgiyle olsun.

[bu yazıyı okuyup girdiğim tribi düşünen herkese; Brazzaville'den Genoa şahaserini ithaf etmek istiyorum, ne alakası var demeyin içimdeki isyanı böyle dışa vuruyorum]

yazının sonunda da hapşırdığım iyi oldu ha :D koptum burda kendi kendime ehauhe..eğlendim.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 9 Comments

Vazgeçilmezler... v2

Geçtiğimiz Vazgeçilmezler... yazısının sonunda bedenim girdiği amansız savaşta yenik düşmüş ve kendisini uykuya teslim etmişti. Şimdi aklıma geldiğince yeni bir versiyon sıçmaya çalışacağım.

Metal Müzik Dinlemeye Başlayan Gençlerin Bilindik Kronolojik Tripleri...

Kaçınız geçti bu yollardan bilmiyorum, ama ben geçtim. Yani bu bahsedeceklerim gibi geçmedim ama yine de geçtim. Zira ben bu tarz müziği dinlemeye tam olarak 2002 yılının sonunda başladım. Daha önce bahsetmişimdir zaten, öyle Metallica, Iron Maiden gibi giriş seviyesi metal müzikten değil, direkt olarak bodozdan (Dark Tranquillity, In Flames ve Death o zamanlar en favori gruplarımdandı) girdim. Neyse. Metal müzik dinlemeye yeni başlayan gençliğin ilk adresi her zaman için PENTAGRAM grubudur. Old school bir fanı olurlar ve her konserine giderler. Hiç bir şekilde laf söyletmezler. Metallica, Korn, Iron Maiden ve HIM favori gruplarındandır. Fade To Black için ölürler. Bir kısmı kendisini eski bir dinleyici göstermek istediği için (geçmişini bilirim ben bu adamların olm! tribi) Cliff Burton öldükten sonra Metallica bitmiştir, Load ve Reload "rezaletinden" sonra grup müziği bırakmalı'dır. En iyi davulcu Lars Ulrich'tir, çünkü One parçasının sonlarındaki o ataklarını başka bir davulcu yapamaz. Konserlerdeki 18 yaş sınırı onlarca çok saçmadır.

Biraz ileriye gitmiş olan ve forumlardan bir şeyler öğrenmiş olanlar için en iyi davulcu Dave Lombardo'dur. Bagetlerle demir parayı duvardan sektirerek takıldığı söylentileri hayranlıkla anlatılır.


Aradan zaman geçer ve bu insanlar yeni gruplar keşfetmeye ve dünyanın Metallica ve Iron Maiden ile sınırlı olmadığını öğrenmeye başlarlar. Bu aşamadan sonra kendisinden iki sene sonra metal müzik dinlemeye başlamış ve kendisinin söylediği "geyik"leri tekrarlayan gençleri görürler ve "Pentagram baydı abi artık, Metallica zaten Load albümünden sonra bitti, zaten Dave Mustaine Metallica'da kalsaydı herşey çok daha iyi olurdu" gibisinden cümleler kurarlar ve yeni yetişen neslin hayranlıklarına küçümseme ile bakarlar.

Biraz daha zaman geçer, artık metal müziğin heavy metal ile sınırlı olmadığını keşfederşler. Death, Black, Gothic gibi akımlara kapılıp, heavy metal dinleyenlere sümük gibi bakmaya başlarlar. 18 yaş sınırı olmayan konserlerden nefret ederler. "Biz de dinledik bu müziği amk! Bu yeni nesil ne kadar özenti böyle!" diyip, geçmişlerine küfrederler... Serttirler.

Kronoloji böyle gider. Daha yazılacak çok ayrıntı var tabi ama yeter. Çünkü şeytan ayrıntıda gizlidir.

Otobüste Uyuma Numarası Yapma...

Efendim, şimdi yine kendimden örnek vereceğim. Çünkü bu site öznel insanların, kendisini açmaktan ve açıklamaktan çekinmeyen insanların sitesidir, bloğudur! moısdf Neyse. Şahsen ben pek yer vermeyi sevmem. Çok ihtiyaç sahibi birini görmezsem yer vermiyorum. Neden? Tamamiyle kıçımın sevdasından değil elbette! Öncelikle bünyeme yerleşmiş muazzam bir yorgunluk var. Beni öyle çok seviyor! Hiç bırakmıyor yakamı. Ayrıca kitap okumayı seviyorum. Otobüslerde okurum ben kitabı. Müziği otobüslerde dinlerim. Kendime zamanı ancak otobüslerde ayırabiliyorum ve bu zaman ayırmalarımı birine yer vermek için harcamak istemiyorum. Neyse. Bende durumlar bu şekilde ilerliyor. Çok yaşlı ve çocuklu birini görürsem veriyorum elbette. O kadar ayı değiliz icabında!

Neyse!

Ama bu yer vermeme işini çok profesyonelce yürüten tipler var. Bayanları zaten saymıyorum. 12 yada 27 yaşında olsun, bir bayanın (hatunun, kızın, çıtırın, manitanın, kısaca genç bir kuku sahibinin) yer verdiğini hemen hemen hiç görmedim. Sanki böyle bir misyon yüklenmiş hatunlara. "Hatunum ben, yer veremem!" şekli var bakışlarında. Hiç oralı değiller. Neden kendilerine böyle bir misyon yüklediklerini bilmiyorum ama sebepsizce gördüğüm bir diğer saçmalık ise yaşlı ya da çocuklu insanların, kucağında ve elinde çanta ile oturmuş olan 20 li yaşlarda bir pipi sahibine yaptığı baskıyı, 20 li yaşlardaki kuku sahibine yapmayışı! Hatun olunca yer vermek zorunda değilmişsin gibi. Böyle bir özellikleri yok gibi. Onlar yokmuş gibi davranıyor herkes. Neyse. 10 ila 30 yaşlarındaki kuku sahiplerinin otomatik olarak otobüslerde yer vermeleri imkansızlaşıyor bu bilinçle ve tüm yük 10 ila 30 yaş arasındaki pipi sahiplerinin omzuna yükleniyor. Bu yükten bunalmış olan pipi sahipleri zamanla kendilerini geliştiriyorlar ve evrim geçiriyorlar. En sevdiğim evrim ise uyuma numarası yapma evrimi. Pipi sahibi öyle profesyonelce uyuyor ki, yanında battaniye olsa üstüne örtersin! Duraklar geçiyor, yaşlı amcalar, teyzeler buruşmuş pipi ve kukularıyla ayakta dikilirken genç pipi sahibi koltukta misler gibi uyuma numarası yapıyor. Kirpiklerinin arasından arada bir nerede olduğunu süzüyor ve tam ineceği durağa geldiği anda zıpkın gibi fırlayıp iniveriyor otobüsten. Gözleri çakmak gibi çakıyor. Zerre uyku ve uyuma belirtisi yok herifte. Muazzam bir oyunculukla ısıttığı yatağından kalkıyor ve yaşlı kuku ve pipi sahiplerine bırakıyor mirasını. Ama gözleri çakmak çakmak, fıldır fıldır bakıyor. Öylesine huzurlu iniyor otobüsten. Çakmak çakmak gözleri.

Hatunların Kıçına Bakma Eylemi...

Şimdi efendim, geçen yazımızda bakkalımızın oğlunun kasadan beri, bakkaldan çıkan hatun kişisinin kıçına bakışını irdelemiştik. Bu arada kendisi bugün evleniyor sdoıfs Neyse. Bu gereksiz ayrıntıyı geçelim ve konumuza dönelim. Misal ben bir hatunun kıçına bakacaksam -ki bakmıyorum diyen yalancı puştun önde gidenidir- o kıç hakkını verecek bir kıç olmalı. Her kıça bakmam, o yüzden şimdi yazacağım "evrimi" ben tam olarak geçiremedim. Bunu daha sonra açıklarım elbette.


Şimdi efendim kıç sahibi hatun kişi önden yürüyorsa işimiz çok basit. Kararlı ve keskin bir bakışla önümüzde yürüyen kıç sahibinin kıçına bakarız. Anlamsız bir eylem bu gerçekten sakin bir kafayla düşününce, biliyorum. Boş boş sabit bir noktaya gözlerini dikmek kadar da basit aslında. Neyse. İşin felsefesini yapmaya gelmedik buraya elbette.

Asıl mevzu karşıdan gelen hatun kişinin kıçına bakabilmek. İşte benim eksikliğim ve gözlemciliğim burada kendisini gösteriyor. Pipi sahibi erkek kişi, hatun kişi karşıdan geliyorsa önce memelere bakar, ölçer, biçer kafasında. Sonra hemen yüzüne bakar. Bunun nedeni kızın güzel olup olmaması değil, tamamiyle "acaba bakarken yakalandım mı amk?!" korkusudur. Sonra tekrar memelere döner ve hatun kişi ile aralarında bir kaç adım kaldığı anda tekrar yüzüne bakmaya başlar. Bu bir kesişme şeklidir. Sanıyorum "Kız da bana bakar mı acaba?" şeklinde anlamsız bir soru oluşmaktadır kafasında. Genel olarak kız ona bakmaz ve kız tam yanından geçtiği anda insan oğlunun (erkek olan insan oğlu tabi) yaşamış olduğu evrimin son harikalarından biri olan o minik ve muazzam boyun hareketi ile baş döner, anlık bir harekettir bu, bir anda olup bitiverir, her namaz sonrasında "esselamın aleyküm ve rahmetullah" diye sağa sola selam veren abilerin boyun hareketine benzettiğim bir bakışla kıç kesilir, incelenir ve eylem bitirilir. Bu işler böyle yürüyor sokaklarda.

Tesbih Çekme/Sallama...

Yok hayır, dedelerinizin çektiği tesbihlerden bahsetmiyorum. Türk gençliğinin genlerine bulaşmış bir vazgeçilmezlik olan minik tesbih... Tesbih sallamak ayrı bir muazzam evrimi gerektirmektedir. Tesbih çekebilmek için gereken en büyük özellik Türk genlerine sahip olmak ve Türk genlerine sahip olduğu için inanılmaz bir onur ve gurur duymaktır. Bu iki özelliğe sahip değilseniz tesbih sallamak size göre bir özellik değildir. Omuzları hafif öne doğru çıkarırsın, kollar hafif bir eğimle açık durur, baş hafif öne çıkar ya da omuzlara doğru sinmiş durur, bakışlar serttir, ki bu tesbih sallamanın altın kurallarından birisidir, genellikle kahve önlerinde ya da köşe başlarında takılıp "gelenin de mına gorum, gidenin de mına gorum" bakışları ile etrafı keserler. Tüm bunların haricinde o beyinleri kadar minik tesbihleri, muazzam bir akrobasi eşliğinde parmaklarının arasında dolaştırırlar. Bir Türk genci için vazgeçilmezdir.

Madem Türksün, salla görsün! şeklinde bir atasözü ile bu vazgeçilmezler yazımızın da sonuna gelelim. Yeni vazgeçilmezlerimiz ile tekrar görüşene değin esen kalınız pek sevgili hastalıklı dünya okuyucuları!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Sezon yaklaşıyor...


chopartypical by ~ChoPartyPiCal on deviantART

Kuzeyden esen serin rüzgarı teninde hissederken, kayalara vuran dalgaların objektifinde bıraktığı tuzlu lekeleri temizlemeye çalışırsın.
Çalışırsın da soğuktan parmaklarına hükmedemezsin.
Sonra bir ara verip mangal için yaktığın ateşe sırtını dayarsın.
Bir ana, Bir baba şevkati kucaklar sanki seni.
İçin titrer sıcağı görünce, masanda duran buğulu birandan ufak bir yudum alırsın.
Soğuk havaların en güzel yanı Bira'nın her daim buz kalması
ve yazın vıcık vıcık olan sahillerin yalnız seni kucaklıyor olması.
Biliyorum içimdeki melankoli beni çağırıyor,
Bu sene sezon yine yaklaşıyor.





POSTED BY Chopartypical
POSTED IN ,
DISCUSSION 9 Comments

Freeganizm


Hani bir geri dönüşüm olayı vardır. Öyle bilgisayarında sildiğin öğeleri tutan zımbırtıdan bahsetmiyorum.

Harbici geri dönüşüm... Heytt...

Böyle bazı köşelerde Belediye; içine kağıtlar için ayrı, camlar için ayrı haznelerin olduğu kutular koyar da, biz içine ne bulursak atarız. Hatta buna piller için konulanları da dahil edebiliriz. Genelde biz daha çok onların içinde sigara izmariti söndürerek vatandaşlık görevimizi yapmanın gururu içinde günü tamamlarız.

Zaten bu sigara olayı ayrı bir konu. Sigarayı çok seven ama izmaritinden nefret eden bir milletiz. Tıpkı bitmiş bir elma şekerinin sapından nasıl kurtulacağını düşünen çocuklar gibi dalar gideriz, keyifin sonundaki izmarit şerefsizine bakıp.
Bazılarımız çok kolay kurtulur izmaritten, kapsülünü bırakan mekik gibi.
Bazılarımız vardır okulda yangın söndürme kumunu kültablası olarak kullanır.(sizin o kuma yaptığınızı ev kedisi yapmaz) .















(İspanya'da geri dönüşüm kutuları. Gayet temiz desene yeni koymuş belediye)


Birde komşunun evindeki saksıyı kullananlar vardır.
Velhasılı kelam herkes kendini biliyor.
Ve ilk kez askerde tanıştım izmaritten kaçan bu ahaliyle.
Mıntıka denilen bir olay var yerdeki çöpleri topluyoruz anlıyacağınız, tek sıra halinde. Sigara içen herkesi görebiliyorsunuz bir anda. İzmariti gören yolunu değiştiriyor. Yahu kaç gramlık şey bel fıtığı olmaktan mı korkarsın be adam diyesi geliyor insanın. Hem öyle bile olsa çağresi var. Bel fıtığı 05330564.. Ama hayır durum farklı, Bildiğiniz gibi değil. Sigarayla"bir kızıl goncaya benzer dudağın, açılmış tek gülüsün sen bu bağın" tarzında bir aşk'a son nokta konmuş ve bu aşktan peydah olmuş izmarit evlatlıktan red edilircesine atılmıştır. Geri almak olur mu ulan?

Emin olun sırf bundandır heryere izmarit sokuşturmalarımız.
Biz elimizdeki izmariti bile bir an evvel sokuşturacak bir delik ararken, geri dönüşüm için konulan bütün ekipmanların randımanlı olarak işlevini yerine getirmesi bir hayal. Keza cam - kağıt ayrıştırma olayını bir tek Suadiye ve Kalamış civarında düzgün yapılabildiğini gördüm. Orada vatandaş bilinçli azizim. (Hey gidi eski Istanbul'lular)









(Bak. Resim 24. Geri dönüşümcü ufaklık)


Hal böyle olunca bu Ülkenin geri dönüşüm olayı kimler sayesinde yürüyor diye soracak olursak, size şu beğenmediğimiz, dağ gibi el arabaları olan, çoğumuzun çingene dediği insanları örnek gösterebilirim. Aslında abartıyor diyeceksiniz ama, bence Ülkeye senden benden fazla katkıları var adamların. Bir kere misyonları tamamen Kapitalizm'e karşı. Kullanıyorsun, tüketiyorsun ama dönüştürüyorsun.

Geri dönüşüm Ülke için çok önemli. Tasarruftan bile. Çünkü birşeyi az yada çok sonuçta kullanıyorsunuz ve bu geri dönüşemiyorsa herkes için kayıptır.

Birezilya'da Sao Paolo eyaleti bir sanayi merkezi ve Güney Amerika'nın en büyük nüfusuna sahip kenti. Burada çöp toplayan insanların kente katkısı büyük. Öyle ki bir kutu kolayı içip çöpe attığınız andan itibaren 30 gün içerisinde herhangi bir marketin reyonunda yeniden görmeniz mümkün. Dünyanın sayılı geri dönüşüm ağlarından birini kurmuş ve bu sistemi kusursuz işletiyorlar. Dünyanın diyorum çünkü, tetrapak denilen ve ayrıştırılamayan meyve suyu ve süt kutularını ayrıştırmak için yatırım yapmış ve bunu başarmışlar.















(Geri dönüşüme hazır sıkıştırılmış, kola kutucukları)

Dünya'ya gözlerimizi açmamız gerek. Olan ve biten herşeyi öğrenmek artık internet sayesinde pek mümkün. Bize düşen en büyük görev biliyorsak bildiklerimizi bilmeyenlere aktarmak.

















(Yaratıcılıkta sınır yok. Pet şişeden bozma bir avize. Bakınız Geriye dönmeden dönüşme.)


















(Buda benim şaheserim. 2,5 litrelik kola şişesiyle mükemmel ses teknolojisine kulak verin.)

Bugün Dünya geri dönüşüme bukadar yatırım yaptığı halde market poşetlerini maliyetinden dolayı yeniden kazandıramıyor. Hani şu sebzeleri ayrı, ekmeyi ayrı, yeşilliği ayrı koyduğumuz, hatta on onbeş tane fazladan alıp babama lazım olur dediğimiz market poşetleri. Hepsi çöp onların. Sizin mezarda kemiğiniz çürüyecek, Belediye mezarınızın üzerine bir mezar daha yapıp satacak sonra o mezar da yıkılacak, yine satacak ama sizin marketten aldığınız fazla poşetler hala orada burada uçuşup doğayı kirletecek.

Avustralya'da bir furya başlamış ve Avrupa'da da yankıları sürüyor.

Freeganizm.

Nedir freeganizm? Adından da anlaşılacağı gibi free yani serbest takılıyorsunuz.

Çöplerden yemek arıyorsunuz. Çalışmıyor ve vaktinizi sadece kendinize ve etrafınızdaki insanların mutluluğuna harcıyorsunuz.

Tamam çöplerden yemek aramak biraz tabu kabul ediyorum. Ama denemeye değer.
Hayır bu gidişle işsiz kalcaz zaten sonumuz freeganist olcak piyanist makinist vb. oda kabulum ama yok.

Şaka bir yana insanlara ihtiyacından fazlasını tüketmemesini, satın almamasını kısacası kapitalist yapının olmazsa olmazı yani tüketimi hedef almışlar.

Bence de iyi yapmışlar.
Ayrıca çöplerden beslenme olayında bir mesaj var. Sizin çöpünüzden insanlar doyabiliyor. O kadar israfcısınız adi köpekler.

Lakin öyle böyle çöp değil. Bizim çöplerden pirzola çıkmaz bunlardan jelatini ile çıkıyor. Fakir Ülke daha tutumlu tabi. Biz sofrada bile göremiyoruz.

Uzun lafın kısası sevgili okuyucu Freganizm , Freecycle Sitelerinden ne nedir takip edebilirsin.

Benim bu konuda anlatacaklarım bukadar. Sizlerinde fikir ve birikimlerinizle, yanımıza aldığımız kumaş poşetlerimizle, daha çevreci, daha geri dönüşümlü bir Dünya'ya Yelken açacağımız (rüzgar enerjisi dikkat) günler payidar olacaktır.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 2 Comments

Mavi Pijamalı Süper Cem v.3


İlk versiyonlar için; bknz:
Mavi Pijamalı Süper Cem
Mavi Pijamalı Süper Cem v.2


Yaşadığım bunca saçmalığın ardından paçalarından soğuk hava giren mavi pijamalarımla kala kalmıştım o durakta... Gece ayazında büzüşmüş bir dilenci pipisi kadar kötü hissediyordum kendimi. En çokta iki salak uzaylı tarafından kandırılmam koymuştu bana. Bu salak uzaylılar yüzünden kendi ailemden bile şüphe eder duruma gelmiştim...

Tüm bunlar beynimde ve benliğimde dolanırken gelen acı bir fren sesiyle irkilip kurtuldum dalıp gittiğim o karanlık düşüncelerden. Fren sesinin geldiği yöne baktım, bir minibüsten inen iki kişi, direkt olarak üzerime doğru koşuyorlardı... "Noluyor amısına koyim!" dedim ben. Normal şartlarda aslında kaçmazdım ama gün itibariyle hiç bir şey normal gitmiyordu ve benim kendimi normal hissetmemenin haricinde üzerime koşan lavukların yüzünde hiç bir sevecenlik ifadesi yoktu. Beni bu sıkıntıdan kurtarmaya değil, yeni sıkıntılara, yelkenimi parçalayıp okyanusa salacaklar ve beni dalgalar arasında bir sağa bir sola süzülen bir ceviz kabuğu gibi yalpalayacaklarmış gibi bir görüntüleri vardı. Özellikle atletik olanının...

Ne olduğunu bilmediğim bir durumda, bunca saçmalığın üzerine kaçmaya başladım. Korkudan topuklarım kıçıma vuruyor, yerli "tam tam"larının çıkarttığı o muazzam ritmi yakalıyordu... (Yami yami yami yami yaaağmi)

Hiç ardıma bakmadan koşmaya çalışıyordum ama göz ucuyla arkama baktım ve ardımda bıraktığım toz bulutunun içinden uzanan siyah bir el gördüm...

"Noluyor amına koyim!" diye düşündüm yine ve hızımı arttırmaya çalıştım. Yaklaşık 200 metre civarı daha koştukran sonra ardımdan gelen siyah el enseme yapıştı. Korkuyla dolan gözlerim arkama döndüğümde heyecanla dolmaya karar vermişti. Bu siyah ellerin sahibi 100 metrede tüm rakiplerinin eline veren dünya rokertmeni Usain Bolt'tu! O an olan tüm her şeyi unuttum ve siktirettim! "Vay Bolt Abi!" dedim. "Şat dı fak up maddaffakağ" dedi ve kollarımdan tuttu. "Sinirlenirsin tabi amk!" dedim, "Sen 100 metrede dünya rekoru kırarsın ama 200 metreyi geçince sıçızlarsın tabi!" dedim. "Bu yollar senin bal dök yala pistlerine benzemez koçum! Nasıl verdim ama eline" diye ekleyip bir Bülent Ersoy kahkahası patlatmayı ihmal etmedim tabi.

Sinirlenmişti. Yanındaki diğer elemanda gelip bize yetişti ve o da diğer koluma girdi. Sürüklüyorlardı beni ama o sırada benim aklım "noluyor amına koyim!" demekten bile aciz bir şekilde Usaim Bolt'taydı. "Abi ne iş ya?" dedim, duymamazlıktan geldi. Yüzüme bile bakmıyordu. Diğer elemana döndüm ve ağzımdaki baklayı çıkarttım; "Noluyor amına koyim?" dedim. "Sus, sorma bir şey" dedi. "Bolt'un burada ne işi var?" dedim, "Ek iş yapıyor" dedi. "Oha lan!" dedim içimden gelen en derin şaşkınlıkla, "O kadar madalya kazandı, onları bozdursa bu mahalleyi satın alırdı!" dedim. Diğer eleman gülümsedi. Gülümseyince sevimli bir insan olduğunu düşündüm. Zaten şişman insanların genel olarak sevimli insanlar olabilecekleri yönünde batıl bir inancım var. Bu inanç lise yıllarında yoktu elbette. Lise yıllarında yanımızda olan o tombul insanlar genelde agresifti ve vücutlarının kocaman olmalarının vermiş olduğu güvenle etrafındaki insanları sikertiyordu. Neyse. Gülümsedi ve "O madalyaların hepsi çikolata çıkmış!" dedi, ardından kocaman bir kahkaha attı. Kahkahasında Bülent Ersoy'dan ziyada bir Recep İvedik havası vardı...

"Vay amısına koyim!" dedim ben ve anıları depreşmiş olan Bolt kolumu sıktı, "Şadap" dedi. "Çikolatalar güzelmiydi bari" dedim, diğer elemanla birlikte yine kopya gülüşlerimizden bir demet sergiledik...

Acı bir frenle duran minibüsün yanına geldik. Türk insanının o en muazzam özelliği yine baş gösteriyordu -ki baş göstermek ayrı bir özelliğimizdir- ve yoğun bir kalabalık toplanmıştı. Minibüsün başında beyazlar içersinde iki adam daha duruyordu. Sağımda Bolt ve solumda sevimli görünüşlü şişman abiyle biz yaklaşınca kalabalığın içinden iki adam çıktı ve "evet, işte buydu!" dediler. "Noluyor amısına koyim?" dedim ben.

"Tamam, giydirin" dedi beyaz gömleklilerden yaşlı olanı. "Noluyor mına koyim" dedim ben. "Tamam, sakin ol, herşey geçecek" dedi, yine o yaşlı olan beyaz gömlekli. Şu anda sakin olmamam için gerekebilecek ve hayal edebileceğim tüm ortamlar ortadaydı oysa. Mavi pijamalarımla sokakta kalmış, uzaylılar tarafından kandırılmış ve madalyaları çikolata çıkan bir dünya şampiyonu tarafından yaka paça yakalanmış ve beyaz gömlekli ve aynı zamanda yaşlı olan bir adam bana sakin olmamı söylüyordu. O kadar çok şey düşünüyor ve söylemek istiyordum ki; "noluyor mına koyim, siz kimsiniz?" diye haykırdım ansızın "evet, işte bu" diyen adamlara dönerek. Sesler dudaklarımdan istemsiz ve bi o kadar cansızcana çıkmıştı.

Aslında daha cümlemi bitirmeden tanımıştım adamları. Bir tanesi taksici, diğeri durakta yanımda oturan elemandı. (bknz: M.P.S.C.vol.1)

Herşeyin bu iki ibnenin başının altından çıktığını tahmin etmeliydim aslında ama şu an "herşey" diye nitelendirdiğim olaylar zinciri olan "şey"in ne olduğu hakkında pek bir fikrim yoktu.

Çok koşmuş ve yorulmuştum. Mavi pijamalarımın paçalarından giren soğuk hava taşşaklarımdaki terle buluşuyor ve kızgın kumlardan, buz gibi, taşşak donduran serin sulara atlarmışçasına bir his yaratıyordu. O an aklım hikayelere gitti. Bir romanda bu gibi durumlara "rüzgar bedenimi yalayarak geçiyordu..." şeklinde bir cümle kurulabilirdi. Bunu düşünmek tahrik etti beni bunca hengamenin içinde. Başka şeyler düşünüp -misal beni kandıran uzaylılar- bedenimdeki fizyolojik değişiklikleri bastırmak için harekete geçtiğim anda peşimden koşanlardan şişman olan bir giysi giydirdi bana.

Tecrübelerim ve filmlerden gördüklerim, bu beyaz ve düğmeleri arkada olan ve kollarında uzun uzun bez ipler bulunan gömleğin deli gömleği olduğunu söylüyordu.

Madalyası çikolata çıkmış dünya rekortmeni, beni yaka paça minibüse bindirmeye çalışırken bir anda ellerinden kurtuldum; "BİR DAKİKA!" diye bağırdım. Anlamadığını varsayarak Usain Bolt için de, bir başbakan edasıyla "VAN MİNÜTSS!" dedim, tüm vicdanımla, erdemimle, yüreklilik ve mavi pijamalarımla... Ben bağırdım ve herşey bir anda durdu. Üzerime yönelen meraklı bakışlar bi an çok sert çarptı yüzüme ama hepsinin muzaffer bir "VAN MİNÜTSS!" nedeniyle olduğunu fark ettim. Duruşumu bozmadan "NOLUYOR MINA KOYİM!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar ve bi o kadar suçlar bir ses tonu takınarak. "EVDEN ACELEYLE ÇIKTIĞI İÇİN Bİ İNSANIN ÜZERİNE BU KADAR GELİNİR Mİ LAN!" dedim ve "BEN DELİ FALAN DEĞİLİM!" diye eklemeyi de ihmal etmedim.

Bütün kitle muzaffer bir komutan gibi bağırmamın etkisiyle olduğu yerde dondu kaldı. Hep bir ağızdan üzülmüş ve şaşırmış bir vurguyla "yaaağğğ" diye bir efekt verdiler oynattıkları ağızlarına ve dağılmaya başladılar. Hiç birşey olmamış gibi... Bir anda deliydim, bir anda deli olmadığımı söylediğim için akıllı... Madalyası çikolata çıkmış dünya şampiyonu gömleği çıkarttı ve dostça bir edayla sırtıma vurdu. Sevimli olduğunu düşündüğüm şişman sırtımı sıvazladı... Beyaz gömlekli ve yaşlı olan doktor "kusura bakmayın" dedi... Bu zamana kadar tek ses çıkartmamış diğer beyaz gömlekli doktor hiç ses çıkartmadan arkasını döndü gitti...

Hiç bir şey olmamış gibi yani... "Noluyor amısına koyim" diye geçirdim içimden; yüreğimde derin bir sızı...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

me-ne?-men Men?


POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 12 Comments

Hasssiktir Ordan! Vakaları....

Askeri Araç Devrildi : 1 Şehit

Hassiktir ordan derim ben adama! Çanakkale'de ölenler neydi o zaman? Her önünüze gelene şehit demek ne güzel değil mi? Kapsamlı bir milliyetçilik dalgası yaratmanın has bir yolu. TDK sözlüğünde "Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse" diye geçiyor ama aslında asıl anlamı "Din yolunda canını veren kimse"dir.

Kamyon devirene bizim askeriye de "cenabet" derlerdi. Tabi burada "Kamyon devirme"nin anlamı gece rüyanda hatunlarla sevişip, boşalmak anlamına gelir. Askerlikte adettendir bu eylem. Ama elin oğlu kamyonu deviriyor, bir asker trafik kazasında öldüğü için "şehit" ilan ediliyor.

Ayaklarında çarıkla, ellerinde patlamayan silahlarla istiklal mücadelesine çıkmış anadolu gençleri şu an, şu haberi duysa ne biçim üzülürlerdi.

Yapmamak lazım bunu. Ben yaptım o boktan askerliği. Gördüm, mallığın en has alası orada var. Canlı canlı yaşıyor o fıkralarda anlatılan adamlar. İnanamıyorsun. Gözlerini imkansızın ötesinde bir şey görmüşçesine açıp kapatıyorsun ama gördüğün inanılması güç görüntü kendini ispat etmek istercesine gözünün önünde neon ışıklı bir kerane tabelası gibi yanıp sönüyor. Bu adamlar askerde nöbette uyudukları için tüm karakolun ölümüne neden oluyorlar, ölüyorlar ve öldürüyorlar. Bu adamlar şehit falan değil. Bu adamlar salak. Kızmayın, üzülmeyin. Bunlar gerçekler. Bu habere bu başlığı atan kadar salak bu adamlar. Trafik kazasında şehit olunuyorsa milyonlarca şehidimiz var hergün. Çanakkale'den daha fazla. Ama yok eğer kıyafetinin üniforma olması gerek diyorsan; neden bir nesil yok oldu şehitlik uğruna? diye sormazlar mı adama?

Mevzu o değil. Ölene elbet üzülürüz. Malum genlerimiz bozuk, duygusalız. O adamın orada ne işi vardı diye sormayız misal. Sadece üzülürüz. "Suçu neymiş abi, neden askermiş?" diye sormaya yemez götümüz, yetmez nefesimiz.

Demokratik açılım karşıtlığından ziyade Kürt karşıtı olan zihniyet: "Abi Kürtler ne yapmış bu ülke için?"

Bir "hassiktir ordan" vakası daha işte. Kürtler ne yapmış? Bilmem. Peki sen ne yaptın? Farklı bir şey yapmadın sen ondan. Ben de yapmadım. Hayır, Kürtleri eleştirirsin, etnik milliyetçilik yapıyorlar dersin, diyecek bir çok şey var, Kürtlerin eleştirilecek milyonlarca noktasını çıkartabiliriz, bu değil mevzu. Onlara verilecek cevapta var, onu ayrı yerlerde tartışırız. "Kürtler bu ülke için ne yapmış?" işte bu soruya takılıyorum ben her şeyden evvel. Biz ne yapmışız ki? Ben Şile, Alacalı nüfusuna kayıtlı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Cem Kılıçarslan olarak ne yaptım ki bu ülke için? Daha fazla amelelik, daha fazla koyunluk, daha fazla sürünmek? Sanmıyorum ki onlar benden daha az sürünüyor. Ben de onlar kadar sürünüyorum, onlar da benim kadar sürünüyor. Bu ülke için kim ne yapmış? Kaç tane bilim adamı çıkartmış üniversitelerimiz? Kaç tane teknolojik buluşumuz var? Otu boku taklit eden üreticilerimiz neden elektronik hiç bir şey taklit edemiyorlar? Taklit ettikleri boktan elektronik parçaların bile çipleri neden bu ülkede üretilemiyor? Neden salak astroloji fallarından başka uzay araştırmaları ile ilgili bir arpa boyu yol alamıyoruz? Neden? Neden? Neden? Bunların tek suçlusu Kürtler ise alayının amına koyim! Ama yok tek suçlu onlar değil ise haçen götünüzü kollayın yiğitlerim!

Bu ülke, açılımları 1970 ve 1980 yıllarında yaptığı gerici darbelerle çoktan kapatmıştır zaten. Ülkenin bir 30 yıl geri gitmesinden ziyade, aydınlık ve okuyan gençliği yok edildi. Zindanlarda, işkence odalarında 30 yıllık geleceklerinin önüne kara bir korku yerleştirildi. Tüm bunların dışında, ülke bireysel ve devlet olarak askeriyeye bağımlılıkla ve korkuyla yaşamaya alıştı. Her sesi çıkanın kafası ezildi. Bilim ve sonucunda ulaşılacak aydınlık, direkt olarak, kasıtlı ve aleni olarak yok edildi. Korkularından hiç bir açılım yapamadıkları gibi, bok ettikleri ekonomiyi iyice dışa bağımlı hale getirdiler. Amerika'dan Demirel ithal ettiler, Özal ithal ettiler. Devleti ve ekonomiyi onlara emanet ettiler.

Ve aradan yıllar geçiyor, aydınlarımı yakılmış, işkence ile bastırılmış, katledilmiş, hiç bir buluşumuz, bilimsel anlamda gelişimimiz yok. Bu durumun failleri belli iken "Kürtler bu ülke için ne yapmış?" denmesi koskocaman bir HASSİKTİR ORDAN! ı hak ediyor. Bu ülkeyi bu hale getirenler gelişim düşmanı darbeciler ve onların destekçisi siyasilerdir. Hesabı onlara kesin.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Uykusuza koyunlar

Yanılsamalar koydum adını,
Bu noktaya kadar harcadığım tüm zamanların,
En doğrusu sandığım dakikalarını.
Telif haklarının tamamı cebimde
Pek yakında umut tacirlerinin elinde

Seni alıyorum elime.
Yakışmıyorum sana biliyorum.
Kimin umurunda,
Bazen bir biraya satsam da hislerimi.
Seviyorum seni,
Ve seni,
hergün yeniden keşfetmeyi.
Özlüyorum,
Tellerine farklı anlamlar yüklemeyi.
Tozlu, hayallerim kadar kayıp,
Gecemin kuzey ışıklarına karışan,
Gitarım.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 0 Comments

Vazgeçilmezler...

Bilirsin okuyucu. Ne çok klişemiz, ne çok vazgeçilmezimiz var şu memlekette. Gecenin bu vakti aklıma geldiği kadarıyla işte... Vazgeçilmezlerimiz;

Yeni evlilere yapılan ev ziyaretlerinde götürülen Borcam...

Olmazsa olmaz bir şey bu sanırım. Geçenlerde yeni evlenen kuzenin evine gittik. Ablam borcam almış, götürdük verdik. Salondaki çekyatın altını kaldırdı, benzer modellerden oluşan yaklaşık yirmi adetten oluşan borcam kolleksiyonunun arasına koydu. Her gelen vermiş bir borcam. Biz de bu vazgeçilmez durumu atlayamadık, atlamak olmaz.

Pazar sabahlarının kahvaltısında yapılan Yalçın muhabbeti...

Bu "yeni başlayanlar için" pek garip gelebilir tabi. Bilirsiniz, biz her hafta halısaha maçı yaparız. Önceden bu maçlar cumartesi akşamlarıydı. Maçtan sonra bizim evde içer, film izler ve sızardık üç kişi bir yatakta... Ve ertesi sabah kahvaltısında (Kirli) Yalçın'ın kahvaltı sendromunu izlerdik. Yerken yediğine devamlı efekt veren bir stili var kendisinin. "Hımm.. Ohh.. Şundan biraz koyalım, hımm, ohh, biraz şuradan ısırayım, çayımdan bir yudum alayım, hüüppp, ohh, biraz kaymak süreyim..." Şeklinde bir dizi klişeleşmiş repliğimiz vardı ve biz her pazar dinlerdik bu replikleri. Şimdi Yalçın askerde ve biz uzun zamandır ablamla birlikte her pazar kahvaltısında Yalçın ve onun kahvaltı sendromunu anarız. Vazgeçilmezlerimiz arasına girdi. Çay yapmayı unutabiliriz belki ama Yalçın ve onun sinir bozucu sendromunu asla atlayamayız.

Metrobüs ve onun yaşattığı manik depresif psikoloji...

Çok uzun zaman olmadı ama vazgeçilmez anlar yaşatıyor bana metrobüs. Hatta şöyle klişe bir cümle kurup kendimi tatmin edeyim: "Gün geçmiyor ki metrobüs karşımıza yeni bir sürprizle çıkmasın..." Vazgeçilmezleri çok metroçükün. Ağzına kadar dolu gelip hiç durmadan giden metroçükler hayatımızın vazgeçilmez bir parçası değil mi a dostlar? Ya tekme tokat zorlayıp bir götlük yere üç kişi sığma çabası? Her sabah iple çektiğim bir an. O bir götlük yere sığmadan gidersem rahat edemiyorum, günüm iyi geçmiyor. Zira o bir götlük yere binemezsem işe geç kalıyorum, çünkü aksi bir mevzu söz konusu değil. Yani cümlenin gidişinden arada bir boş otobüs geldiğini düşünmesin kimse. Bir götlük yerde üç kişi dururken ter ve ağız kokusu koklamak... Olmazsa olmaz ve asla vazgeçemeyeceğimiz bir durum. Sürtünen çükleri saymıyorum. Onlarsız bir yaşam düşünemiyorum. İnsanın bazen tutunacak bir dala ihtiyacı oluyor...

Mahalle bakkalımızın oğlunun, bakkala giren ve alışverişini yaptıktan sonra çıkan her hatunun kıçına bakması...

Bu benim vazgeçilmezim değil elbette ama bizim bakkalın oğlu olan abi için vazgeçilmez bir mevzu. Hiç sektirmiyor. Yaşlı, genç, minik kıçlı, koca kıçlı, açık, türbanlı... Hiç farketmiyor. O kapıya yöneliş ve çıkış arasında geçen birkaç adımlık ve birkaç saniyelik süreçte direkt bir hedefe kitleniş... Aşağıdan yukarıya süzmek yok. Direkt olarak hedefe yönelmiş, bilinçli bir bakış açısıyla sonuca giden biz süzüş.. Tabiri caizse "nokta atışı"... Vazgeçilmez.

Kazanan takım ve kaybeden takım oyuncularının maç sonu demeçleri...

Oyuncu kazanan takımdansa "Rakibi iyi analiz etmiştik. Biz daha iyi oynadık ve kazanan taraf biz olduk. İnşallah ilerleyen haftalarda da devam eder"... Oyuncu kaybeden takımdansa "İyi oynadık ama girdiğimiz pozisyonları değerlendiremedik. Yani ne diyelim, yapacak bir şey yok. Hakemler hakkında konuşmak istemiyorum ama hakemde rakibe biraz tolerans gösterdi bence. Önümüzdeki maçlara bakıcaz artık." Birkaç nokta ve virgül eklemesi ve çıkartması yaparsak genel olarak replikler bunlar. Artık ezberlenmiş ve banttan olan bir kayıt gibi. Vazgeçilmez değilse daha nedir ki bu okuyucu?

Uykum geldi, gerisi versiyon style olur artıkın. Sevgiler okuyucu...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Sadece Gökyüzü, Sadece Deniz, Sadece Sen ve Ben... Hepsi Bu...

Selamlar okuyucu! Nasılsın? Uzun zaman oldu gibi geldi bana... Yazmak ve aynı zamanda yazılmak istiyorum ama hayat şartları, zorlukları ve gariplikleri uzaklaştırıyor zihnimizi bu karalamacalardan. Ben böyle miydim, böyle mi doğdum? demiş bir meyhane şarkıcısı, şimdi hatırlamıyorum ismini..

Yine ben, bizzat kendim, küçüktüm ve aynı zamanda ufacıktım. Top oynar acıkırdım elbette ama bu şu an konumuz dahilinde değil. Neyse. Yani yaşını göstermeyen çocukların büyük gösterenlerden değil, tam tersinden, süt gibi olanlarından olduğum zamanlar, lise çağlarımız ve Kadıköy'ün bit pazarının Amerikan bölümünde mum satmaktayız. Maaşım haftada 5 milyon, ayda 20 milyon. Temiz para. Yaptığımız iş sabah erkenden gidip tezgahı kurmak, mum satmak ve akşam tezgahı toplamak. Hayat eksenimizde bu olaylar var; umutlarımız kadar boşlar... Ama umutlarımız kadar eğlenceliler...

Yine 5 milyon liramı kazanmak istediğim bir gündü. Şu zamanlardaki gibi saf ve mal bir adam olduğumdan, müşterilerin yalvar yakar, zorla indirim yaptırdıkları zaman farkını cebimden kasaya atardım çaktırmadan. Teyzenin birisi bir gün tek mum parasından daha düşük bir bedele iki mum almak için yırtınmıştı, zorlamıştı, "olmaz" demiştim, "patrona sormam lazım"... "Sen sor patrona, ben buralardayım, olmaz derse veririm gerisini" demiş ve alıp gitmişti mumları. Aklımdan "gelince patron kızdı" derim, "parayı alırım", diye geçiriyordum ama teyzenin kendisinden bir daha haber alınamadı elbette. Mallıkta son nokta. İnsanlar böyle işte, küçücük çocuğu kandırarak üç beş tasarruf etmeye çalışıyorlar. Ya da bizi sikiyorlar?

Üzücü be okuyucu. O kadının söylediği yalanı hiç unutmadım ama ders almayı da pek beceremedim sanki..

Malum, şimdi çok asiyiz, anarşiğiz, solcunun kralı, devrimcinin babasıyız ama hala maaş gününden 10 gün sonra alabiliyoruz maaşımızı. (Şanslıysak!) Yemek paramız yatmadığı için akşama kadar aç kalıyoruz.

Hadi ben sosyalistim ve bu yüzden malım. Hakediyorum bunları. Ama diğerlerinin suçu ne? Bir milyor tane adam tanıyorum açlıktan nefesi kokan ve bunların alayı ideolojik olarak benim gibi düşünse şimdiye kadar başbakan ben olmuştum. Alayına yakını sağcı bu adamların. Tayyib'i destekleyeni milliyetçi olanlardan daha çok. Hepsi "memleket iyiye gidiyor" diyorlar ama ay sonunu getiremiyor hiç birisi okuyucu? Peki bu adamlar neden hiç kızmıyorlar, neden hiç nefret etmiyorlar, neden isyan etmiyorlar okuyucu? Ben bunu çok, ama inan çok düşünüyorum. Düşünüyorum, bu insanları ne harekete geçirebilir diye. Ne yapmak lazım bu adamların birazcık, minnacıcık, benim lise çağlarımda olduğum kadar minnacık düşünebilmeleri için? Bilimsel bir çalışma yapıp, çaya ve sigaraya bir kimyasal karıştırarak bu insanların içindeki anatolia genini yok edebilir miyiz? Bu milliyetçiliklerini, körülüklerini, koyunluklarını, bağımlılıklarını ve vurdumduymazlıklarını biraz olsun azaltamaz mıyız?

Hepsi o teyze gibi basit düşünüyorlar. Minicikler. Öyle ufaklar, öyle zerreler.. Kendimi biraz zorlasam onları görmeyeceğim bile.

------------------------------------------------------------

Bir kitap okuyorum okuyucu. Tanrıların Arabaları diye. Yazar ütopyanın dibine vurmuş, güzel vurmuş ama, hiç mantıksız değil. Çok eski zamanların uygarlıklarının tanrı diye benimseyip taptığı varlıkların uzaylılar olabileceği yönünde bir ütopyası var. Arkeolojik araştırmalar ışığında, kalıntılar ve yapımı imkansız görünen yapılar ışığında mantıklı bir teori üretmiş. Uçan tanrılar, ateş topu halinde yer yüzüne inan yuvarlak kafalı ve insan görünümündeki tanrılar, tepesinde çıkıntısı olan yuvarlak bir araçla gökyüzüne yükselen tanrılar... Okurken eğleniyorum. Tabi bunlar arkeolojik yazıtlardan aktarılan bilgiler.. Neyse. Sonuç olarak ben uzaylı denen dalgaya inanmıyorum, uzayda yaşam olduğu muhabbeti bana pek inandırıcı gelmiyor. O yüzden bu adamın dediklerine gülüyorum. Komik oldukları için değil yani. Gayet güzel ve taşşaklı bir ütopya.

Not olarak God Is An Astronaut grubunun bu kitaptan esinlenerek gruba isim verdiğini belirtmeliyim.. Neyse..

Üyopya diyorduk.. Ama bana göre değil. Yazarın özellikle belirttiği bir nokta var. Eski yazıtlarda tanrılar hep "geri döneceğim" derlermiş ve o zamanların yaşayan uygarlıkları tanrılar tekrar gelsin diye adaklar adar, kurbanlar verir, ibadetler yaparlarmış.

Bu, bende farklı bir ütopya yarattı. Bu "tanrılar" uzaylı değil (çünkü ben inanmıyorum onlara) peki ne? Uzaylı değillerse ve yeniden geleceklerini iddia ediyorlarsa o zaman bunlar zaman makinesiyle geçmişe dönüp, geleceğe yön veren çatlak profesörlerdir! (AROG'daki Cem Yılmaz misali sdmofmsoıdf) Yine gelecek, çünkü gelecekte doğacak o adam. Düşünsene ne kadar mantıklı. O zamanlarda tanrılar hiç yüzlerini göstermezlermiş kitabelerde yazanlara göre. Zaten her dinde vardır böyle bir geyik. Tanrının yüzünü görmek yasaktır, tanrının yüzünü gören ölürmüş falan filan. Herifler zaten cahil, ver coşkuyu, herifler anında titrer zaten. Neyse. Neticede adam tanınmak istemiyor ve yüzünü göstermiyor? Cahilliklerini kullanıp, "yüzümü gören ölür" diye korkutuyor? Neden olmasın?... Adam gökten gelmiş olm?

Tabi sana boş bir muhabbet gibi oldu bu ama kitabı okusan ve uzaylılara inanmasan bana hak verirdin. Bence bu kitabı benim dediğim tarzda yazsa daha fazla tutardı bu kitap... fdpogıf Gerçi çok fazla satmış bu kitap yurtta ve cihanda. Yurtta sulh, cihanda sulh...

Selam saygı okuyucu..

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

National Geographic POD