Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Cafer ve Onun Kanlı Düşleri... v.Terörist

Elindeki silahına aşk ile baktı ve kılıfına koydu. Silahını seviyordu. Silahını çok seviyordu ve aslında tüm işlerini onunla bitirmek isterdi. Ama şimdi sırası değildi silahının. Şimdi daha büyük düşünmek, daha zoru oynamak zamanıydı. Silahını en son rehineleri öldürürken kullanacaktı. Her birinin ensesine, yok yok hayır, şakaklarına... Ya da alnına! Alnına dayayacaktı. Onları öldürürken gözlerinin içine bakmak, yaşadıkları korkuyu görmek istiyordu. Bir varmış, bir yokmuş gibi olacaktı her şey onlar için. Bir varmış - bir yokmuş... Bir 9mm'lik mermi çekirdeğinin ateşlenen barutla birlikte beynine saplanması ve bir anda gelen hiçlik... Gerçekten böyle mi oluyordu acaba? Gerçekten her şey bir anda bitiyor muydu?...

Silahını kılıfına koydu ve seri atışlarına ihtiyaç duyduğu MP5 makinalı tabancasını çıkarttı. Bu silahı seviyordu. Çok öldürücü bir silah değildi ama taşınabilirliği ve kısa mesafede yaşattığı rahat çarpışma olanağı ile oldukça işini görüyordu. Kapalı alandaydı ve ufak bir silaha ihtiyacı vardı. MP5 işini görecekti.

Rehinelerin bulunduğu odadan yavaşça çıktı ve üst katın penceresinden hangarın arka kapısına doğru baktı. Sağ tarafta bulunan metal iskelede duran arkadaşına baktı. Herhangi bir işaret vermiyordu. Her an polis baskınına maruz kalabilirlerdi. Bunun uyarısı verilmişti ve zaten hep böyle olurdu... Rehineler alınırdı, kaçmaya fırsat olmadan polisler etrafı kuşatırdı ve çatışma... Bildik sonuç. Bir Hollywood klasiğinde genellikle polisler kazanır, rehineler kurtarılır ve muhteşem Amerikan polisi yine işini yapmış olurdu. Helal olsun sana Bruce! Ya da çılgın bir rehine her şeyi berbat ederdi. "Neyseki bu sefer rehinelerimizin hepsi bilim adamı" diye geçirdi içinden... "Kahramanlığa soyunabilecek bir cengaver görünmüyor aralarında..."

Aslına bakılırsa polislerin girebileceği pek az yer vardı ama her yeri tutabilecek sayıda değillerdi. Çatıdan, hangar girişinden ya da hangarın arka kapısından kaçabilirlerdi. Az sayıda adamla tek yapabilecekleri beklemek ve pusunun etkili olabilmesini sağlamaya çalışmak olabilirdi. Etkili bir pusuyla polisleri ortadan kaldıracak ve bu hangardan çıkacaklardı. Mecbur kalırlarsa rehineleri öldürmekten kaçınmayacaktı, ancak buraya geliş amaçları rehinelerdi. Onlara şimdilik ihtiyaçları vardı, şimdilik ölmemeleri gerekiyordu.

Aniden gelen bir gürültü ile hemen hangarın geniş kapısını gören bir yere mevzilendi. Polisler operasyona başlamışlardı. İçeriye atılan sis bombası yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı. "Gelin bakalım küçük kuzular.." diye geçirdi içinden. Silahını hangarın giriş kapısına yöneltmiş polislerin içeri sızmasını bekliyordu. 3 koldan girişe yönelmişlerdi ancak bir gözleri diğer girişlerdeydi. Eller tetikleri eziyor, hedefin görülebilmesi için heyecanlı bir nefes tutuşu yaşıyorlardı. "Nefesini tut - Tetiği ez" diye geçirdi içinden.

Demir korkuluklarda duran arkadaşının silahını ateşlemesiyle sıyrıldı düşüncelerinden. İşte başlıyordu! Aynı anda karşı ateş geldi arkadaşının bulunduğu yöne. Korkuluğa vuran mermilerin çıkardığı kıvılcımlar arasında çarpışıyordu arkadaşı. Polis onun görebileceği konumda değildi, konumunu değiştirip iyi bir görüş açısına ulaşabilirdi ama şu an bu çok riskliydi. Çatıdan ve arka kapıdan gelebilecek olan saldırıların savunması onun sorumluluğundaydı. Arkanı kollamadan savaşamazdın. Ufak bir görüş alsa girişe de müdahale edebilirdi ama şu an bu mümkün değildi. Korkuluklardaki arkadaşı çömelmiş bir vaziyette ileri geri gidip gelerek ateş etmeyi sürdürüyordu. Vurulmuş gibi görünmüyordu. Merdiven boşluğundaki arkadaşı da arka kapıdan gelen polis müdahalesi ile çatışmaya girmişti. "Birini indirdim!" diye bağırdı korkuluktaki arkadaşı ve hemen arka kapıdaki çatışmaya yardıma koştu.

Polis kuvvetlerinin kendi aralarındaki konuşmalarını duyabiliyordu. "Ahmet yardıma gel!, Rehinelerin orada bir kişi var!, Soteye yatmış piç kurusu!"... "Gebereceksiniz..." diye düşündü ve en utanmaz gülümsemelerinden birisi yerleşti yüzüne. Silahını kullanmak için sabırsızlanıyordu ama henüz hiç görüntü alamamıştı. Bir sonraki rehine operasyonunda sıcak bölgede o olmak istiyordu. Bu şekilde savunma yapmak onun canını sıkıyordu. O oyuncağıyla oynamak istiyordu. Henüz hiç polis öldürememişti. Bir tane bile görememişti henüz.

"SİZİN BURADA NE İŞİNİZ VAR LAN PEZEVENKLER!" diye bağırdı bir ses. "Eyvah Recep Hoca!" diye takip etti onu az önce korkuluklarda amansıca çatışan yoldaşı...

Recep Hoca, okuldan kaçıp internet kafede Counter Strike oyununa dalmış Cafer ve arkadaşlarını basmış ve sıra halinde tokatlamaya girişmişti...

Cafer yediği tokatların acısını hiç hissetmedi... Bir el ateş edebilse yeterdi onun için... Gözlerinden süzülen yaşlar kızarmış yanakları için değil, ağzına kadar dolu olan şarjörü içindi...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

2 Responses to : Cafer ve Onun Kanlı Düşleri... v.Terörist

  1. hehe eskiden internet kafeler varmış. bundan 10 yıl sonra çocuklar ne gülecek. :)

  2. dünya dönüyor kenks

Bu gadget'ta bir hata oluştu