Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Belli Oluyor!

Yaşlı amcaların gerçeği kabullenememesini -kabullenememe; oldukça komplike bir kelime değil mi sizce de?- kabul edemezsem ben de onlar kadar inatçı olur muyum lan acaba? Bence olmam. Çünkü bariz bir şeyden bahsediyoruz şu anda!


Saçları olmayan amcaların, yanlarda kalmış saçlarını uzatıp, uzamış olan tellerini kel kısmına doğru tarayıp diğer tarafa ulaştırarak oradaki kel kısmı kamufle etmeleri... Bknz: Devlet bakanı Faruk ÖZAK. Buradan Faruk ÖZAK'a sesleniyorum: Sayın bakanım! Kel olduğun belli oluyor. O yandan çıkan saçlarınızı kel kısımlara doğru tarıyor olmanız, biz insanları, saçınız olduğu konusunda zerre ikna edemiyor. İnanmıyoruz. Ama bunu dile getirdiğim için bana dava açmanıza gerek yok.

Diğer amcalar da bu açıklamamı üstlerine alabilirler. Kaçış yok. Bir gün hepimiz kel ve göbekli olacağız. Bunu gizlemenize gerek yok. Şu an etrafınızda dolanan tüm taş hatunların koca kıçlı ve sarkık memeli olacağı gerçeği gibi bir durum bu.

Onun ötesinde bugün bir tanesini gördüm; hem yandan taramalı kamufle yöntemini kullanmış hem de saçlarını boyatmış. sdaıofsad. DABIL handikap! Her şey açık ve ortada. Kafasını kuma gömmüş bir devekuşu gibi; saçlarını boyatmış bir albino gibi...

Dip boyanız gelmiyor mu olm sizin mdsmfasm.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

yine de o şarkı hiç bitmesin istersiniz

Sanki, seri bir şekilde sola yönelmek her gün yaptığım bir şeymişcesine, hızlı hızlı indiğim merdivenlerin bir diğer etabını yine aynı hızda tırmandım. Parmaklarım birazdan bulacağım 5 kuruşu tutabilmek için gereken şeklini almıştı.

Seyrine koyulduğum yolumda aniden 2 kadın ve bir çocuğun -ki birisinin annesi olduğunu anlamak güç değildi, çimenlere atılıp koşmaya başlaması ve yağmış yağmur yüzünden minik bir gölete dönüşmüş çimenlerden sıçrattıkları sular, ramazandan beyinleri gidip gelen insanlara tiyatro etkisi yaratmıştı. Saliselik çektiğim azar seramonisine katlanmak zorunda kalan koyun sürüsünden bir kaç kaçığın kendilerine gelmeleri pek uzun sürmedi.

Böylece metrobüse binerken yarattıkları azameti yenilemeye ve hayatlarında tek gayeleri hep bir yere yetişmek olan insancıklar rolüne geri dönüverdiler.

Oysaki o an, tek başıma yürümenin vermiş olduğu yoksunlukla günlük yaşantım hakkında beyin fırtınası yaratıyordum iç dünyamda bir yerlerde.

Her sabah ya da mütemadiyen;
bir şekilde göz göze geldiğim, bacakları parantez olan ama giydiği kıyafetleriyle çantasına ve ayakkabılarına nasıl bu kadar başarılı bir uyum sağlayabiliyor bu diye, beni düşünmek zorunda bırakan enteresan gözlüklere sahip teyze,

önünden geçerken gördüğüm çalıştığı firma yüzünen, bilgisayar mühendisliğinden mezun olarak yazılımcı programcı tarzı bir şahış olduğuna kendimi inandırdığım ve hep aynı köşede bazen yanlız bazen de, değişkenlik gösteren arkadaş takımıyla mesai öncesi sigara içen genç,

aynı yerde her seferinde, bozuk paralarını sayarken yakaladığım, harçlığını simit satarak kazanan genç,

köşeyi döndüğüm vakit dışarıya koydukları ıvır zıvırların tozlarını en ince ayrıntısına kadar aldığını yakaladığım aktarcı genç ve bunun gibi kendinizi kasmasanız da bir şekilde muhakkak size, rastlantı tesadüf ya da olasılıkların neler olduğunu gösteren pek çok durumla karşılaşmanız, ister istemez cevap sız sorulara yönelmenizi sağlıyor.

Alışkanlıklar geride kalabiliyor, eskiyi özleyebilirsonuz, istediklerinizi elde edemeyebiliyor ve istemediklerinize de zorla sahip oldurulabiliyorsunuz. Kendinizle aynı bilince sahip olamayan bir çevreyle bile olmak gününnüzün geri kalan bazı kısımlarında anlık fütürsuzluklar yaratınca yadırganabiliyorsunuz.

Aslında sevdiceğim gibi rahat olmak var, kasmadan olabildiğince ama işte bunu görebilip yaşamak gerek ki anlam verebilesin. Onun gözünden bakabilmeyi başarmak var. Rahatlığın hangi rahatlık olduğu ise hayatın her anında gizli ve dolayısyla u can't touch this

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 0 Comments

Abdullah'mıyım ki Gül'eyim...

Bilmiyorum. Sanırım yavşak biriyim. Ya da ciddiyetsizim her türlü ortamda ya da adam yerine konulmuyorum ya da hatunlar bende bir potansiyel görüyorlar ve şanslarını yitirmek istemiyorlar. Yıllardan beri, ciddi ya da tamamiyle yavuşak bir ortamda, yani ortamın nasıl olduğu mühim değil, her türlü ortamda, aynı yaşıtım olan herhangi bir erkek insanına "abi" denirken, bana hiç "abi" dememiştir bu hatun insanları. Bana abi denmemesi zerre s.kimde değil elbette ama neden onlara diyorlar? Nedir yani?..


Geçen gün düşündüm, taşındım, eğer ki bir gün cinayet işlemek istersem en tehlikesiz cinayet işleme tekniği nasıl olur acaba diye düşündüm. Aslında böyle gelişmedi tabi olay, ben şimdi kılıf uydurmaya çalışıyorum. Bildiğiniz sıçıyordum ve aklıma geldi; insan sıçarken çok savunmasız. Yani o ıkınma ya da yıkanma-silinme anında içeriye herhangi biri girse yapılabilecek ilk iş çükünü-kukunu saklama ihtiyacı olur. Refleks bunu gerektirir yani. Deneyin. Bir gün umumi bir helada çat kapı girin içeri. Ben denedim. 10 kişiden 9'u "yuh ulan ayı" dedi ama tabi konumuz bu değil. Hepside otomatik olarak apış arasını kontrol altına aldı, eliyle kapattı falan. Otomatik bir güdü. "Çükler ve kukular gösterilmemelidir." Çocukken bir ikon olan çük uzvu, büyüyünce gösterilmiyor ve "göster amcana çükünü" tabusu 12-14.ncü yaş günleri arasında yıkılıyor ve otomatik olarak 12-14.ncü yaş günleri sırasında çük ve çevresinde çıkan tüyleri gizleme, utanma güdüsü giriyor devreye. Neyse işte. Anladınız siz. Bu evrede insan tamamıyla savunmasız oluyor. Çek silahı, dur karşısında herifin, o hala çükünü göstermeme derdinde olacaktır. Kesin. Deneyin göreceksiniz.

Şu belediyenin çözümlerine de hayranım bu arada. Metrobüsler çok sıkışık dedik, ezilerek yolculuk ediyoruz, dedik, adamlar hemen çözümü buldu. Bir zam çaktılar -ki bundan daha evvel bahsetmiştim, süpersonik 'geri ödeme cihazları' style- şimdi ferah ferah gidiyoruz. Her basış iki çekim alıyor, 3 durak içinde inersen o süpersonik geri ödeme cihazları sana bir kontörünü geri yüklüyor. Müthiş çözüm. Neyse. Hal böyle olunca metrobüs kullanımı eskiye nazaran -impaled nazarane oh yes!- daha azaldı. Büyükşehir belediyesine çok teşekkür ediyor ve zamları protesto edenleri kınıyorum! sdmıofa

Ha bu arada, iddaa olayındaki şanssızlığımı kırdım! Dün sevgili Onur kardeşime söylediğim hemen hemen tüm maçlar tuttu ama şanssızlığımı bildiğinden pek sallamamış, o da yatmış ve bende şanssızlığımı bildiğimden ben de oynamadım ve ben de otomatik olarak yatmış oldum. Ama olsun bana umutla geçen, günlerim yeter! sdamıfosa Ama en sikkosu da canlı skoru takip edip, bahis verdiğin takımın son dakikalara berabere girmesi ve sen maçı izliyormuşçasına, bahis verdiğin takımın adının yanında bir top işareti belirip, orta hakemin orta yuvarlağı göstereceği anı bekliyorsun stres içinde. O anlar bahisçiyi yaşlandırır a dostlar! Ya da bahis verdiğin takımın son dakikalara bir farkla önde girmesi ve senin maçın bitiş düdüğünü teskere bekleyen asker misali beklemen... Ama neyse. Artık kurtuldum bunlardan çünkü şanssızlığımı kırdım. Bence kırdım. Olsun.

Çıkmam lazım artık. Gidip basketbol maçının biletlerini alacağım daha. oho-ğo.. İşimiz çok.

Bir de; artık öğretmenler gününde dolmakalem falan almak yasaklansın amk sdmıfsa. Bıyığı çıkmayan öğretmenlere takma badem bıyık alın misal. Adam çok dua eder. Şimdi CV'lerde referans gibi o badem bıyık. Bayan öğretmenlere de türban ;) Cikssss!

Sevgiler, esen kalın!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Orhan Veli... 36 Yaşındaydı...

Dün gece yazdım ama blogger yüzünden yayınlayamadım bunca saate kadar. Geciktik. Olsun. İlahi Cem...

Bugün çok sevdiğim bir "insan" olan, Sunay AKIN olmasa, hatırlayamazdım "yarım saat" sonra en sevdiğim şair olan Orhan Veli'nin ölüm yıl dönümü olduğunu...

Orhan Veli... 36 yaşındaydı öldüğünde ve geride, ölümünden 60 yıl sonra bile hala ezbere söylenebilen onlarca şiir bıraktı.

Aslında, bakmayın siz Seyfi Abi'ye; pek anlamam şiirden, şairden; ki yıllar önce hiç anlamazdım. Lisedeyken, hiç sevmediğim edebiyat dersinden, ek not olsun diye -ve aslında yazmak zorunlu olduğu için- dönem ödevi sırasında ilk sıraya yazdığım "edebiyat" dersi öğretmenimin bana bir "şair"in hayatını araştırmasını istemesi gerçekten rahatsız etmişti beni. Üstelik bir kitabını alıp, okul kütüphanesine bağışlamamı istemişti. Edebiyat + Şiir + Şair + Para verip kitap almak + bu aldığın kitabı BAĞIŞ yapmak... Adeta büyük bir kabus. Handikaplar ötesi.

Aldığım kitabı mecbur karıştırmak zorunda kaldığım zaman aslında şiirin bana uzak bir şey olmadığını gördüm Orhan Veli sayesinde. Ki Orhan Veli o gün hayatıma girmemiş olsaydı, hala daha uzaktı bana şiir; ki hiç bir şiir ve şair, Orhan Veli kadar yanaşamadı hala bana (Seyfi rules)

Kendimden bir parça, yaşadığım bir hayat, gördüğüm sokaklar ve alamadığım zam'dı Orhan Veli'nin şiirleri. Benim gördüğüm, yaşadığım, bakarken gözlerimi sulandıran hislerdi. Belki o zamanlar bunu şu an hissettiğim kadar hissedemiyordum ama o anlarda bile benim geleceğimde ne olacağımı, nasıl düşünebileceğimi gösteren kişiydi aslında Orhan Veli...

Bakakalıyordum giden geminin ardından bir iş muhabbetinde ve atamıyordum kendimi denize, çünkü çalışmam gerekti.

Kamyoncunun karısına söylediği gibi söyleyebiliyordum bir kaç hatuna; yapma, senin eniştende gözün var!

Harbe giden sarı saçlı çocuğu düşünüyordum, haftasonları işe giden sarı saçlı çocuk olarak. (minikken sarı saçlıydım ben)

Gözlerimi kapatıyordum boğazdan karşıya geçerken ve bir zamanlar sigara içerken.. İçime çekiyordum İstanbul'u.. Belki Orhan Veli kadar temiz havasıyla çekemiyordum ama her seferinde gözlerimi kapayıp yaşıyordum dok'lardan gelen çekiç seslerini...

Bana çok şey ifade ediyor Orhan Veli. Tüm şiirlerini okuyup, bir çoğunu yüzünde milyonlarca mimik ve tebessümle okuyan biri olarak, onu ölüm yıldönümünde anmak istedim. Edebiyat bile yapmış olmaya çalıştım sanki. Saçmaladığıma eminim. Olsun. Seyfi abi haricinde pek şiirsel aktivitelerim olmasa bile, Orhan Veli... Büyük adamdır. Şairdir. Bizden biridir...

İçimden gelen iki şiir..

İlk yemişini bu sene verdi,
Kızılcık,
Üç tane;
Bir daha seneye beş tane verir;
Ömür çok,
Bekleriz;
Ne çıkar?

İlâhi kızılcık!

--

beni bu güzel havalar mahvetti,
böyle havada istifa ettim
evkaftaki memuriyetimden.
tütüne böyle havada alıştım,
böyle havada aşık oldum;
eve ekmekle tuz götürmeyi
böyle havalarda unuttum;
şiir yazma hastalığım
hep böyle havalarda nüksetti;
beni bu güzel havalar mahvetti.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Closed... v.2

Herkesin kendi s.kinin keyfinde yaşadığı zamanlardan geçiyoruz. Özellikle ben, çuvaldız sahibi olaraktan, gün içinde sikko yazıcılarımı tamir ederken aklımda onlarca hikaye kuruyor, bazılarını not alıyor ve akşam olup, eve geldiğim zaman ise umursamaz bir dudak büküşüyle hiç birini taslaklara bile eklemeden silip atıyorum hafızamdan.

Yazarken kafa rahatlığı şart çünkü. Oturduğun yerden, dinlediğin müzikten, akşam yemiş olduğun yemeğin lezzetine kadar bir çok şey etkiliyor düşünme hürriyetini. Gün içinde yediğin bir zılgıt, akşam otobüsünde hal ve hareketi nedeniyle kendisinden nefret ettiğin bir insan evladı, gazetede okuduğun zam haberi, yaklaşmakta olan aysonu ve yaklaşmakta olan aysonunun cebinde bıraktığı boşluk, yaşadığın bel ağrısı, ufak bir hareketinle ona eklenen boyun tutulması, ellerine ve ciğerlerine bulaşan toner tozu; gülümseyemeyişin yani; etkiliyor insanı ister istemez ve aklından geçen zilyonlarca cümle uçup gidiyor ya da sen, itiyorsun elinin tersiyle onları...

Şahsım adına böyle durum. İsteksizlik değil ama farklı bir durum bu. Ve bu durum hayatımın büyük bir bölümüne yayılmış gibi duruyor şu aşamada. Bira bile istemiyor canım; ki bunda biranın 3.05 TL'na yükselmiş olmasının büyük etkisi olacak önümüzdeki günler için, futbol izlemek eğlendirebiliyor bazen, oynamak da istemiyorum şu aralar; ki oynamıyorum bir kaç zamandır; ki zaten isteksizliğimin yanında bedensel ağrılarımda etkili bu oynamama kararımda.

Aklımda bir sürü proje var aslında. Yepisyeni siteler, kahramanlar ve seriler var. Ama yapacak direnci gösteremiyorum bir türlü. Olur elbet.

Diğer yazarımsılar zaten hiç ortada yoklar. Onların ortalarda olmayışı da beni etkileyen nedenlerden elbet.

Yakın gelecekte düzen, dizayn, hede ve hödö olmak üzere bir takım değişiklerle buralarda olmayı ümit ediyorum; Sevgili 3 kişilik okur kitlesi...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 10 Comments

Closed

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Gördünüz mü? Büyütülecek Bir Şey Yokmuş...

Yıllar önce, küçükken, ufacıkken Beşiktaş'lıydım. Babam Beşiktaş'ı tutuyordu çünkü. Sonra büyüdüm. Çevresel faktörleri de hesaba katarak Fenerbahçe'yi tutmaya başladım. Sonraki zamanlarda Beşiktaş'a sempati duyarak devam ettim Fenerbahçe'li hayatıma. Yıllar geçti. Tribünlere dahil oldum. Sarı - Lacivertli çubuklu formamla her maça gider oldum. İnönü'yü gördüm, Sami Yen'de bilet bulamadığımdan rakip takım arasından girdim maça, taşlanarak kendi tribünüme geçtim. Job yedim. Uzatmaya giden maç yüzünden eve yürüyerek gittim ortaokul çocuğu halimle. Taraftarları tanıdım. Ve şimdi Çubuklunun en ezeli rakibi olarak görülen Galatasaray'dan daha az sempati duyuyorum Beşiktaş'a. Bunun sebeplerini tartışırız elbet daha sonra..

Ama afedersiniz ama, az da olsa futboldan anlıyoruz. Çok konuşup, gazetede kendilerine ayrılan köşelerde maçın önemli anlarını yazanlardan daha fazla anladığımız da kesin! Ki genel olarak baktığımızda spor yazarı kitlesi böyle aslında. Elbet yapacak pek az şey var.

Hal böyleyken, sezon başlangıcında Beşiktaş'ı şampiyon ilan eden her bireye karşı dudağımın (ya da kıçımın) kenarı ile gülüp geçmiştim. Guti ve Quaresma gibi transferlerle bir anda şampiyon olunabilseydi Fenerbahçe yıllardır hiç fire vermeden her sene şampiyon olurdu. Keza Quaresma büyük maçların adamı değil. Öyle olsaydı Inter'de yıllarca yedek oturmazdı. Bu ligde mücadeleci ve iyi görünüyor ancak derbilere ve geçtiğimiz sezonlardaki Quaresma'ya baktığımızda Quaresma'nın gerçek kimliğini çok açık görebiliriz. Zaten halısahada yaptığınız maçlarda bile bu böyledir: Çok çalım yapmayı seven, adam geçmeyi seven, yıldız oyuncu olmaya çalışan tüm oyuncuların ortak özelliği mücadeleci olmamalarıdır.

Olaya muazzam yorumcu Ömer Üründül'ün o hiç değişmeyen girişlerinden olan "günümüz futbolu" ile başlarsak bu oyuncunun aslında 34 maçlık maratonun, 10 maçında sahneye çıkabilen figüran olabileceğini görebiliriz. Mücadele etmeye çalıştı, "sahada kanını akıttı", vesaire, ve şu an sakat. Bu oyuncunun iş yapmayacak, mücadele edemeyecek karakterde olduğunun en büyük göstergesi işte. Derbilerde iyi izleyiniz. Hangi maçta harikalar yaratacak göreceğiz.

Guti olayına gelince. Guti sağlam oyuncu. Araya pasları muazzam ama hepimizin bildiği bir gerçek var: Adam doymuş. Çok sikinde değil artık dünya işleri. Manita ayıklama, para yapma derdinde tıpkı Roberto Carlos gibi. Yoksa dünyanın en taşşaklı liginden Türkiye'nin toto ligine gelmezdi, buna hem fikiriz. Beş maç oynayıp, iki maç yatarak sezonu tamamlayacaktır muhtemelen. Yani Roberto Carlos kadar yararlı olabileceğini bile sanmıyorum; ki Carlos'un son sezonu sırf zarardı ehe.

Beşiktaş'ın tek transferi var. O da daha önceden almış olduğu Ernst. Adam muazzam bir adam. Kişilik, karakter, futbol bilgisi, becerisi; herşey oturmuş yerine ve bu adamda vücut bulmuş. Beşiktaş kulübünde olduğuna üzülüyorum bu adamın ehe.

Ve nitekim bu akşam da çaktılar Beşiktaş'a. Ve emin olun devamı gelecek. Beşiktaş hiç bir zaman büyük kulüp olamadı ve olamayacak. Saraçoğlu'nda aldıkları beraberliğe sevinecekler her zaman.

Bu sene böyle geçecek. Görünüz mü? Büyütülecek bir şey yok.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Aleksandros Grigoropulos

Yorum yapmadan alıntılıyorum. Darısı bu ülkenin yargısız infazcılarının başına!

Atina'da 15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos'u göğsünden vurarek öldüren polise ömür boyu hapis cezası verildi. Karar üçe karşı dört oyla alındı ve hiçbir indirim uygulanmadı.

Yunanistan’da 15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos’un ölümüne sebep olan polis memuru Epaminondas Korkoneas müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Mahkeme hiçbir ‘hafifletici nedeni’ dikkate almadı.

Komşu da ‘yargısız infaz’a en yüksek cezayı verdi. Türkiye’deyse ‘yargısız infaz davaları’nda sonuçlar iç açıcı değil. Birçok dava beraatle bitti. Son yıllarda cezalar çıksa da mahkemeler sanıklar lehine indirim hükümlerini uyguladı. Türkiye’de arşivlere geçen ‘yargısız infaz’ olayında verilen en yüksek ceza 16 yıl sekiz ay...

Aleksandros’un ölümü
Atina’yı birbirine katan ve tüm dünyada da izlenen olaylar 7 Aralık 2008 tarihinde başladı. Grigoropolus ve arkadaşları Atina’nın Eksarhia semtinde iki polisle kavgaya girişti. Kovalamaca sırasında Korkoneas tabancasını çekip ateş etti. Mermi demir parmaklıklara ardından da Grigoropulos’un göğsüne isabet etti.

Grigoropulos’un ölümü başkent Atina başta olmak üzere tüm ülkede eşi görüşmemiş terör, şiddet ve yağmalama olaylarının fitilini ateşledi. İki hafta süreyle Yunanistan’a kaos hakim oldu.

Sloganlar Nazım Hikmet’ten
100 milyon avroluk hasarın meydana eldiği olaylarda 600 dükkân ve 600 otomobil tahrip edildi, onlarca karakol basıldı, çoğu polis 80 kişi yaralandı. Polisin kullandığı gözyaşartıcı bomba stokları tükendi.

Anarşist grupların başlattığı eylemleri öğrenciler sürdürünce okullar günlerce kapalı kaldı. Öğrencilerin hareketsiz durma emri alan polislere un ve yoğurt kâseleri fırlattıkları gösterilerde sloganları Nâzım Hikmet’in ‘Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak... Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa’ mısralarıydı. Bazı gösterilerde de halk polisleri dövdü.

Başbakan özür diledi
Dönemin başbakanı Kostas Karamanlis Grigoropulos ailesinden özür diledi. İki buçuk yıl sonra bile Atina şehir merkezi hala eski canlılığını kazanamadı.

Tüm bu olaylar olurken Korkoneas hakkında dava açıldı. Mahkeme sanığın korkutmak için havaya ateş açtığı iddiasını kabul etmedi. Duruşmalar yeni olaylara sebebiyet vermemesi için Atina’ya 180 kilometre mesafedeki Amfissa şehrinde görüldü. Sekiz ay süren ve 80 oturumun yapıldığı davanın karar gününde, Grigopolus’un anneanesi ile Saraliotis’in annesi arasında kavga çıktı.

‘Oğlumu fare gibi ezdiler...’
Grigopulos’un annesi Ermeni asıllı ünlü kuyumcu Cina Çalikyan “Oğluma ateş ettiler, sonra da bir şey olmamış gibi yaptılar. Oğlum onlar için yolda ezdikleri bir fareden farksızdı” dedi.
Davanın sonunda Yunan hâkimler üçe karşı dört oyla polis memuru Epaminondas Korkoneas’ı 15 yaşındaki Aleksandros Grigororopulos’un ‘katili’ olarak müebbet hapis cezasına çarptırırken, ‘hafifletici hiç bir sebebi’ göz önüne almadı.

‘Herkes potansiyel hedeftir’
Türkiye’de ‘yargısız infaz’ davalarında çıkan bilinen en yüksek ceza 16 yıl sekiz ay. Antalya’da 2008’de 18 yaşındaki Çağdaş Gemik motosikletiyle giderken ‘dur ihtarına’ uymadığı iddiasıyla vuruldu. Soruşturmayı yürüten savcılık, olayın ‘kasten adam öldürmeye’ girdiğini belirtti ve sanık Mehmet Ergin hakkında dava açmıştı.

Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, ağustos 2009’da davayı sonuçlandırdı. Hakkında ‘müebbet hapis istenen sanığa ‘olası kastla insan öldürme’ suçlamasıyla 20 yıl hapis cezası verildi. Bu ceza daha sonra ‘iyi hal’den 16 yıl 8 aya indirildi. ‘Yargısız infaz’ davasında çıkan bu ceza insan hakları savunucularınca ‘olumlu’ karşılandı.

‘Meşru müdafaa’ beraatı
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın araştırmasına göre 2007 - 2010 yılları arasında 40 kişinin polis kurşunuyla öldüğü Türkiye’de Gemik davası bir istisna.
Kamuoyunun yakından takip ettiği dosyalardan biri 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz öldürülmesiydi. Uğur ve babası 21 Kasım 2004’te evlerinin önünde açılan ateş sonucu hayatını kaybetmişti.

Uğur’a 13 kurşun, baba Ahmet Kaymaz’a ise sekiz kurşun isabet etmişti. Olayla ilgili dört polis hakkında dava açıldı. Polisler önce açığa alındı sonra dava başlamadan görevlerine iade edildi. Tutuklama olmadı ve Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi Nisan 2007’de dört polis hakkında ‘meşru müdafaada bulundukları’ gerekçesiyle beraat kararı verdi. Yargıtay da onadı.
11 Mayıs 2006 yılında Fatih’te 23 yaşındaki Aytekin Arnavutoğlu da ‘dur’ ihtarına uymadığı iddiasıyla vuruldu. Sanık polis Bayram Engin hakkında önce ‘ceza sorumluluğunun sınırının aşılması suretiyle adam öldürmek’ten 1 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayan dava daha sonra ‘kasten adam öldürmek’ten yargılanması için ağır cezaya gönderildi. İki yıl süren yargılamanın sonunda mahkeme heyeti sanığa önce ‘kasten adam öldürmekten’ müebbet hapis cezası verdi. Daha sonra, suçun ‘olası kast’ kapsamında olduğuna hükmederek cezayı 20 yıl hapse, ardından ‘haksız tahrik altında’ işlendiğine karar verip beş yıla indirdi. Son indirim ise sanığın duruşmalardaki iyi halinden geldi, ceza, 4 yıl 2 ay hapise düştü.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) kolluk kuvvetlerinin neden olduğu ölüm olaylarıyla ilgili raporunda, “Bu ülkede yaşayan her meslekten her yaştan, her cinsten herkes kolluk kuvvetlerinin potansiyel hedefi durumdadır” yorumunu yaptı.

THİV Dokümantasyon Merkezi tarafından hazırlanan rapora göre, 2007 yılında 24, 2008’de 37, 2009’da 48 ve 2010 yılının ilk üç ayında da dört kişi ‘yargısız infaz’ sonucu yaşamını yitirdi. Raporda şöyle denildi: “Bu ülkede yaşayan her meslekten, her yaştan, her cinsten herkes kolluk kuvvetlerinin şiddetinin potansiyel hedefi durumundadır.”


Ve ek olarak bir okuyucu yorumu:

ağlamayan bebeğe meme vermezler - 12/10/201014:25

biz sustukça bu ülküde hukuk sistemide, sağlık sistemide, eğitim sistemide ve aklınıza insan gibi yaşamamızı gerektirecek ne geliyorsa hiçbiri yoluna girmeyecektir...Biz perde aralığından sinsice bakacağız sokağımızda olanlara, evimizdeki kutudan seyredeceğiz bize çok uzak ülke olaylarını, sanki hiç başımıza gelmeyecekmiş gibi, kendi ülkemize yabancı kalarak..biz hırsızları, sözünde durmayanları seçmeye devam edeceğiz...hiç birzaman hesap sormayacağız..bu halk hesabını sorar sandıkta falanda hikaye...zaten her yerde çok iyi kuralına uydurulan sonuçlara tanık olup ssusmaktada iyiyiz...polis, memura, öğrenciye, esnafa cezasını verecek, ama sokaklarda eli silah tutan uyusturucu, kadın pazarlayan, rastgele adam öldüren kişileri rahat bırakacak..bunun karşılığını alacak tabi...toplumca öğrendik hep devlete kızmayı, ama hiç onu sorgulayıp asağıya almak aklımıza gelmiyor..hep aynı seyi söylüyoruz " daha iyisimi var..bu gitsin gelende aynı olacak..."..ama onlara asıl ders vermesi gereken onları korkutup bize hizmet etmeleri gerektiğini neden secildiklerini hatırlatmakta bizim elimizde...ama anlıyorum artık hiçbirimizin umudu yok..yoksa bu ülke nelere şahit oldu, baska bir yerde bunlar olsaydı hersey daha farklı olurdu...topluca vazgeçtik düzeleceğine olan inançtan, kendimizden vazgeçtik..okadar güzel susuyoruz ki konuşmaya kıyamıyoruz...polisler nasıl dayanabiliyor tüm bu iskencelere, infazlara, joplamaya..bi aileleri vardır mutlaka onlarla iliskileri nasıldır acep...özel bir yöntemlemi hissizlestirilip devam ediyorlar yüce mesleklerini icra etmeye...Yana yakıla dua etmeye devam edelim, hedefini sasırmıs kursuna, raydan çıkmıs arabaya, açılmıs çukura, yanlıs iğneye, canı sıkılmıs memur tarafından içeri alınmaya, öğretmen olduğunu unutmus dayakçıya, gözü dönmüs bir serseriye (vs.vs.vs. gerisini siz ekleyin) denk gelmemek için sabah aksam dua edelim..baska ne gelirki elimizden..bize bu öğretiliyor her geçen gün daha büyük bir kararlılıkla....

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1023338&Date=13.10.2010&CategoryID=81

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Hasta Adam: Kesişmek...

İşe gidiyordum. Pazartesiydi. Ve sabahın körüydü. Bu müthiş üçlemenin bana vermiş olduğu yetkiyle birlikte yüzüm olabildiğince bok akıtır bir halde otobüsün kalkmasını bekliyordum.

Boş boş durduğum her an olduğu gibi, amaçsızca insanları izliyordum. Kafamda neler dönüyor ya da aklımdan neler geçiyordu, bilmiyorum. Sadece insanların yüzlerini izliyordum. Güzel bir açı yakalarsam memelerini de izliyordum tabi. Kıçları için açım yoktu. Sebepsizce ve hiç bir şey hissetmeden bakıyordum. Baktığım yüzü gördüğüme bile şüpheliydim aslında. Bir o yana, bir bu yana gezinen, her yüzde, saniyenin 10'da 1'i kadar bekleyen bakışlardan ibaretti bugünkü pazartesi sendromum.

Tüm bu ruhsuzluğumla dışarıyı süzerken, bir hatunun bana ters ters baktığını gördüm. İyi parçaydı ve bu hatuna saniyenin 10'da 3'ü kadar bakmış olabilirdim. Ters bakışlarla bana baktığını görünce daha bir dikkatli bakarak inceledim. Daha önce görmemiştim ve hatta saniyenin 10'da 10'u kadar bakmış olsam bile gördüğüm yüz bana bir şey anımsatmıyordu.

Ben bunları düşünürken o da bana bakıyor ve ters bakışlarını, yine tersçe salladığı kafası ve oynattığı dudaklarıyla pekiştiriyordu. Ne dediğini anlamak için dudaklarına daha dikkatli bakmaya başladım. Tüm bunlar olurken pazartesi sendromumun bana vermiş olduğu yetkiyle, yüzüm bok akıtmaya devam ediyordu. Dudaklarına bakıyordum ve hala çözemiyordum. Yaklaşık 1 dakikadır bakışıyorduk ve o fazladan bir de dudak oynatıyordu.

Bir anda hareketlenerek otobüse bindi ve oturduğum koltuğun başında durdu. Ben onu aynı duygusuz ifade ile izlerken, o da bana aynı sert bakışlarla ve o aynı sert kafa sallayışıyla bakıyor ve ek olarak artık oynattığı dudaklarını okumama gerek yoktu çünkü onu duyabiliyordum. Tahmin ettiğim gibiydi; küfrediyordu.

"Ne bakıyorsun arkadaşım bir saattir!" diye bir haykırışla tekrar başladı konuşmaya. "Efendim?" dedim. "Arkadaşım bir saattir hayatında ilk defa hatun görmüş öküz gibi bakıyorsun yeaa?!" dedi, ki ben daha önce hatun görmüştüm ve bunu sesli olarak dile getirdim. Gözlerini devirdi ve tam ağzını tekrar açarken, "bir saniye" dedim. "Bakın", dedim, "size özel bir durum değil bu. Ben herkese bakarım". "Sapık mısın sen yeaa?!" diye tekrar haykırdı. Otobüsteki kitlenin bana karşı bir cephe oluşturduğunu hissetmeye başlamıştım. Kadın üzerime bir adım daha atsa, kadınla beraber atlayacak en az 25 kişilik bir ordu vardı.

Tekrar "bakın" dedim, ben herkese bakarım, her şeye bakarım. Misal şu duraktayken yanında duran bıyıklı amca, onun yanında duran bıyıklı teyze, onun yanındaki sivilceli çocuk, bunların hepsine baktım ve bunları yaparken bir amaç gözetmem ben, sadece bakarım, sana da diğerlerine baktığım gibi baktım, ki eğer alıcı gözle baksaydım, bu sana aynı ablaklıkla bakan yüzde bir değişiklik olur, her Türk erkeğinin içinde beslediği o Don Juanvari surat ifadelerinden birini takınır, öyle bakardım ama görüyosun ki yüzümde ablak bir ifade var ve tanıştırayım, bu benim pazartesi sendromu halindeki yüz ifadem ve ben bu yüz ifadesindeyken etrafa boş bakarım, ki sen bana sert sert bakana kadar da sana baktığımı hiç anımsamıyorum, ki yanındaki bıyıklı amcayla teyzeye de sana dikkat kesildikten sonra baktım, yani onları da hayatımda ilk kez gördüm ama tabi sana şimdi, 'baktım ama dikkat etmedim' diyerek dikkat çekmeyecek bir hatunsun demek istemiyorum, çünkü dersem daha fazla kızabilirsin ama diyince de kızmayacağın garanti değil elbet, neyse, ne diyordum, yani işte öyle, bir ağaca bakmak gibi bir şeydi sana bakmak, duygusuz, ifadesiz ve öylesine ama hani dediğim gibi, bakılmayacak bir hatun değilsin elbet, yani normal şartlarda bakabilirdim belki, bilemiyorum"

"ay ay yeter yea, sus, ne diyorsun, bir bok anlamadım dediklerinden!" diye bağırdı ama gardının düştüğünü görebiliyordum. "Kusura bakmayın, yanlış anladınız.." dedim muazzam bir kibarlıkla. Verdiği runtime error, az önce üzerime atlamak için fırsat kollayan otobüs kitlesine de yansımıştı. Aradığını bulamamış, pazartesi sendromunu üzerimde atamamıştı. Biraz daha mırın kırın etti ama şöförün kalkacağımızı söylemesiyle bir omuz silkip arkasını döndü. Kıçına baktım. Sağlamdı.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Aykut Kocaman Golden Sonra Sevincinden Yerde Takla Attı

Güiza ile başladık, Alex'in problemleri olduğunu söyledik, Colin Kazım dedik, yeni teknik direktörler aradık ve her şey bitti, şimdi de Aykut KOCAMAN'ın gollerden sonra neden sevinmediği polemik oldu. Aslında bu polemik, geçen sene sportif direktörlük zamanında takımın başında Daum varken de vardı. Sözüm ona, Daum'un teknik direktörü olduğu takım gol atınca, tribündeki Aykut KOCAMAN, takım gol yemiş gibi üzülüyormuş, yüzünden düşen bin parça oluyormuş. Nitekim bir yıl sonra kendi takımı gol atınca da Aykut KOCAMAN'ın yüzündeki ifade değişmedi ve ne yazarı olduğu belirsiz Hıncal ULUÇ'un güzellik yarışmalarındaki jüri üyeliğinin nedeni belli oldu.

Neyse. antu.com yazarlarından, gerçekten iyi bir Fenerbahçe'li olduğunu gördüğüm, her yazısından ayrı haz aldığım Bozkurt abi bu konuya değinmiş, kendi tarzıyla, "görmek isteyenin" gözüne gözüne sokulabilecek bir yazı yazmış. Okuyun bakalım, burada Aykut KOCAMAN'ı mı göreceksiniz, yoksa "diğerlerini" mi?

Aykut Kocaman Golden Sonra Sevincinden Yerde Takla Attı

Aykut Kocaman golden sonra sevincinden yerde takla attı. Aykut Kocaman, oyuncusunu kasti olarak sakatlayan Ayhan Yalçın’ı barbarlık ile suçlayarak medyaya şikayet etti ve hedef gösterdi .Ancak pozisyonun içinde olan oyuncunun Ayhan Yalçın olmadığı anlaşıldı.

Aykut Kocaman,sinir harbi şeklinde geçen maçın son dakikaları içinde eliyle 6 işareti yapıp tekme atması ve ardından rakibin 6 numaralı oyuncusuna kendi takımının sert fauller yapması üzerine “ben o anlamda bir hareket yapmadım” dedi.

Aykut Kocaman, kendisinin fotoğrafını çeken basın mensuplarına kızınca elini eşofmanının içine sokup “tombala” hareketi çekti.

Aykut Kocaman derbi öncesi “Galatasaray’ın şansı nedir?” sorusu üzerine “köpeklerin duası kabul olsa gökten kemik yağardı” demesinin abartılmaması gerektiğini bunun çok kullanılan bir deyim olduğunu söyledi.

Aykut Kocaman maçtan sonra yanına gelen muhabiri “sen bana soru soramazsın” diyerek kovdu.

Aykut Kocaman maçta “korkma Bünyamin korkma cesur ol,gerekirse ben seni korurum” demesinin yanlış anlaşılmaması gerektiğini söyledi.

Aykut Kocaman, sahaya yakası açık bir gömlek ve madalyonla çıkmasının nedeni soran muhabiri müdürüne ve gazete patronuna şikayet etti.

Aykut Kocaman kendisini oyundan atan hakeme “gücün yetiyorsa gel de sen çıkar” dedi.Sahadan kendisini çıkarmakta olan 4.hakeme “dokunma bana lan,dokunma ” diye uyardı.

Aykut Kocaman,takımdan ayrılması gündemde olan Güiza’nın evine taşınmak için izin istedi.

Aykut Kocaman’ın sahaya 7.yabancıyı sürmesini 4.hakem engelledi.Aykut Hoca gelen sorulara “ben bu detaylarla ilgilenmem” dedi.

Aykut Kocaman Avni Aker’de kaybettiği maç sonrası “bu statta büyü var” dedi.

Aykut Kocaman ,Frank Rijkaard’ın milli takım konularına girmesini çok hatalı bulduğunu söyleyip “Benim ülkemde ,hele bir Surinamlı beni bizi eleştiremez” dedi.

Aykut Kocaman oyuncularından ikisinde çıkan cathine maddesinin bitki çaylarından geçmiş olabileceğini söyledi.

Aykut Kocaman ,Karabükspor teknik direktörü ile yaşadığı tartışma sonrasında `Maçtan sonra salim kafayla düşündüğüm zaman şartlar ne olursa olsun antrenörlük kariyeri çok küçük olan veya belli olan bir antrenörün tahriklerine kapılmamalıydım,özür dilerim” dedi

“Aykut Kocaman’ın maç içinde hakeme sürekli küfür etmesi acaba stresten mi ? bizim tanıdığımız Aykut Hoca böyle şeyler yapmaz.Ender var mı o görüntü ? Yok mu ?”

Listeyi burada keseyim,eklenebilecek çok madde var elbette.

Türk futbolunun açlığı başarıdan çok adamlara !

“Fenerbahçe Konya’ya,İstanbulspor’a benzemez çok hata kabul etmez” sözü gerçektir ,doğrudur.

“Alex sorun değil fırsattır.Ayrıldığı gün Suada’da,Telekom Arena’da ,Akaretler’de,Şile yolunda sazlı sözlü bayram yapılacaktır” sözü de doğrudur.

Aykut Kocaman’ın sportif eksikliklerini saymak, tartışmak mümkün.
Hatalarının listesini de çıkarabiliriz.

Aykut Kocaman’ı tartışırken alışılmadık bir büyüklük içinde olduğu ve Fenerbahçeli olduğu unutulmamalıdır.


Bozkurt K. YILMAZ
www.antu.com

http://www.antu.com/AntuHaberOku.aspx?sayfa=1&ID=14447&KID=0

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Hayri menkul

Bugün keyifli olmak için çok nedenim var okuyucu. Mesela 6 aylık bir aradan sonra emanet olarak bıraktığım ehliyetimin, bir hıyanete uğramadığını görme şerefine nail oldum. Bugün, benim gibi yarım yıl kadar önce, muhtemelen akşam veya gece yarısı, bir fener - cimbom maçı sonrası, yada bir bar çıkışında içip güzelleşmiş ve çakır kafalı sürücüler olarak sıradaydık, emniyetteki iade ehliyet kuyruğunun bir köşesinde. Herkes birbirine bakıyordu, dudak köşelerinde gamzelerine yakın bölüme kondurulmuş, gayri ihtiyari bir tebessümle.


- Evet 6 ay oldu değil mi ?
- Hı hımm.
- Ne düşünüyorum biliyormusunuz?
- Tahmin edebiliyorum.
- ?
- Alkolik hareket engellenemez.

Bizim şu reklam olayları bana çok basite indirgemiş geliyor uzunca bir süredir. Tabi reklam konusunda ihtisası olmayan sade vatandaş biri olarak söylüyorum bunu. Keza reklam tüketiciye yani bana yapıldığına göre benimde bu konuda kendi fikrimi söylemem kadar doğal ne olabilir ki diyorum. Bu doğal kavramı mahallemizin kaldırımlarının yıllarca yeniliyoruz ayağına tekrar tekrar sök-tak yapılması kadar doğal. Doğal yani güzel kardeşim, makus talihin kadar doğal.

Adı lazım değil bir gazetenin reklamını gördüm bugün billboard'da. Eleman gazeteyi okuyor. Ama gazetenin adı dışında bir şey görünmüyor. Sana göre reklamın mesajı şeffaflık olabilir. Güzel bir şey tabi şeffaf olması medyanın. Erkek giyimi hariç herşeyin şefaf olmasından yanayım. 1900 yıllardan kalmış bir fransız merlot şarabı kadar yıllanmış fantezimdir bu.
Ama gelin görün ki benim billboard'a bakınca aklıma gelen ilk kelime boşluk oldu. kocaman bir BOŞ. Bizi okuyun, çünkü içimiz boş. (Keza mesaj şefaflıkta değil zaten.)

Sonbaharın yaşandığı şu günlerde, denize bakmak insanın içini burkuyor. Kocaman bir yaz geldi geçti diyorsun. Baharın başından beri yaz için planladığımız şeylerin nekadarını yapabildik. Bana bakma benim tuzum kuru, yamaç paraşütüne bile bindim olm daha napayım. Hatta bu hafta yine alıp başımızı yollara düşüyoruz. Bu sefer parola "Daha uzaklara".

Ama yinede boğazdan geçerken sadece deniz, kum, güneşle ilgili düşünceler geçmiyor aklımdan.

Bir martı görmüştüm. Suyun yüzeyinde süzülüyordu akıntıya karşı. Kendi evimdeki gibi bir huzur sezinledim ona bakınca. Denizi kendi evi gibi benimsemiş görünüyordu. Deniz onun hayatının bir parçasıydı. Tıpkı boğazdan geçen yükünü almış tekneler gibi. Onlarda denizsiz, okyanussuz olamazdılar. Onlarında hayatı bu sonsuz denizlerdi. Ve bu denizde bir yolculuk içindeydiler. Hepimizin hayatta yaptığı yolculuk gibi. Ve Denizde yolculuk eden her nesnenin yarattığı bir dalga vardı.

Ben bir tekne olabilirdim. Süzülürken arkamda yarattığım dalgaları ise anı sayardım. Ve bu dalgalar bir kıyı buluncaya kadar kaybolmazlardı. Deniz üzerinde güzel bir martıyla kesişirdi belki yolu. Altından usulca geçerdi ve kaybolup giderdi karşı kıyıya doğru.

Türkiye büyük memleket azizim. Bu kanıya nerden vardım diye soracak olursanız, sadece büyük memleketler büyük insanlar yaratıyor. Yok o aslında öyle değil deme, biliyorum ama öyle, ses çıkarma, çaktırma.

Hayri menkul abimi kızdırma...

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 0 Comments

Yine Düştük Yollara...



Gezmeye gidiyoruz gençler.


Şu an gözlerimden uyku akmakta, biramı yudumluyor ve günler sonra bağlanabilen internetimin tadını çıkartıyorum.

Çantam hazır.

İş bokunu (stresini) geride bırakıyorum.

Önümüzdeki hafta boyunca yazıcı görmeyeceğim için huzurluyum.

İş arkadaşı, patron, müşteri ve benzerlerini de görmeyeceğim için huzurluyum.

Tek huzursuzluğum sevdiceğimle birlikte gezemiyor oluşum.

Onun da zamanı gelir elbet!

İstikametimiz önce Karaman, sonra Mersin ve gerisi kıçımızın keyfine kalmış!

Görüşürüz gençler!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Buradan Giderken






Önce müzik.

İnterference'den Vaj Vaj...

Derinden gelen sese kulak verip,

içimdeki benle barışmak umuduyla açıyorum sesi bir kaç kademe daha.

Dalga sesleriyle karışılıyorsun beni yine,

Anlatmaya başlıyorum...



Bir bulut olsam.

Dolaşsam Dünyanın yüzeyinde diyordum,

teras katında yere uzanmış ufku seyrederken.

Evsiz, bir berduş olabilirdim,

hatta bir evim olmasa bile,

bir odam da olabilirdi.

Belki ağaç gıcırtılarıyla dolu bir gecemde.

Merdivende dolaşan ayak sesleri eşlik ederdi bütün geceme...

Olmadı...

Bulut olmakmış bana nasip olan,

Dünya yüzeyinde dolaşır gibi teninde dolaşmakmış.

Dolaşıp bütün sağnaklarımı sana adamak,

Sonra kaybolmak.



Yerini yadırgamış bir çiçek gibi,

solarmış yapraklarıma yazılmış satırlar.

Hergün bir sonrakinin geleceğini çalmış.

Dışa bağımlı,

yaşam destek ünitesinde,

bir hayat varmış senden önce yaşanılan.

Seninle noktalanmış.


Şimdi bu uzandığım yerden kalktığımda,

önce ayak izlerim,

sonra yatağındaki vücudumun çukuru,

ve en son anılarım kaybolacak.

Sabah yine yağan yağmur sesine şarkı söyleyecek

pencerene konan kumru,

Oysa çaldığım gitarın sesine eşlik edemeyecek,

Ben buradan giderken.


Nabız atışlarım düşecek,

başım dönecek, sendeleyeceğim,

belkide düşeceğim,

Anılarımıza takılıp.

Herzaman koşarak indiğimiz,

Tophane yokuşu bu kez ağır gelecek,

Böcekli tekel, içkisiz dia,

köşede üzüm aldığımız bakkal amca,

Devam edecekler durağanlıklarına...


Ya İçimdeki sevgi,

Kuru ağaçlara kazınmış aşk sözcükleri gibi baki kalacak,

Boyadığım pervazlar,

Duvarlar...

Zamanın izi solgun duvar yüzeyinde,

lacivertinde derin maviler bulduğum,

inciler topladığım dolabının yüzeyinde olacak.

hepsi bu...


Peki ya hepsi sözcüğüne sığmıyorsan?

Sensizlik mi içtiğim şarabın adı?

Hayır,

Bu böyle olmayacak...


Geri gelişlerin en güzelini dikeceğim,

Gözyaşı değil, sevgi akacak onun taç yapraklarına.

Ve arkamdan su gelecek,

Bahar hazırlığı başlayan dar sokaklarda..

Ben buraya geri gelirken.

(fotoğraf Peter Daverington'un Aya İrini konserinden)

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 0 Comments

Bir Kenenin Pürüzsüz Vücut Aşkı...

Bir uçan kene olmasına rağmen, bayılıyordu kadın vücuduna. Tüm sene yaz aylarını bekliyor ve sahilde güneşlenen savunmasız ve pürüzsüz ciltlerle dolduruyordu arzularını .. Tek zevkiydi bu onun, bir uçan keneydi ancak tüyleri alınmış bir bacak onu en normal erkek insanı kadar heyecanlandırıyordu.


Yine, her sabah olduğu gibi gelmişti uğrak plajına. Güneşlenen kadınları seyre koyuldu konduğu bir gölgeden. Muazzamlardı. Denizde su topuyla oynayanları izledi, su toplarıyla beraber zıplıyordu memeleri. Saçlarından vücutlarına damlayan suları izledi. Ahenkle ve yavaş yavaş akıyordu sırtlarından kalçalarına doğru. Bir belgesel gibiydi bu plaj onun için. Tanrılar tarafından oynanan ve sunulan bir belgesel..


Öğle saatini biraz geçiyordu ve artık karnı acıkmaya başlamıştı. Pürüzsüz bir cilt bulacak ve ufak bir dokunuşla hem tatminini yaşayacak, hem karnını doyuracaktı.


Umarsız bir sarhoşlukla uçmaya başladı çıplak bedenler arasında. Kıllı erkekleri olanca hızıyla geçiyordu. Hem çirkin, hem tehlikeliydi onlar çünkü. Civarda karnını doyurmaya çalışan ve kadın vücudunun güzelliğinden zerre anlamayan diğer uçan kenelerin sonlarını görüyordu. Önce konuyorlar, sonra aceleyle hortumlarını saplıyorlardı kıllar arasındaki bedene. Acıyla irkilen beden, bir tokat olarak iniyordu üstlerine ve sonları, ayakları gökyüzüne bakar halde kumlara gömülmek oluyordu. Erkeklerden uzak dururdu. Kıllılarındansa ölesiye uzak dururdu.


Genelde yalnız bedenleri tercih ederdi. Arkadaşının üzerine konmuş bir uçan keneyi katletmeye çalışan yardımseverler de olurdu çünkü. Öğlene kadar gölgede vücutları izlerken, avlanmanın bir çok ayrıntısını da öğrenmişti. Erkeklerden ve kalabalık gruplardan uzak durmak en önemli maddelerdi. Erkek insanı hortumu yediği zaman sert bir ses çıkartır ve ani bir refleksle seni ezebilir, ancak narin bir bayanın yapabileceği en tehlikeli şey çığlık atmak olabilirdi. Ama genelde onlar en güzelini yapar; muazzam kalçalarından başlayan minik bir kas refleksiyle titrerlerdi.


Uzun uçuşunun sonunda, herkesten uzak, pürüzsüz ciltli ve bikinisinin üzerini çıkartmış güneşlenen bir tanesini gördü. Hemen dalışa geçip bacağının yanına kondu. Ses çıkartmadan izledi pürüzsüz güzelliği. Sekercesine zıpladı ve baldıra kondu. Çok istiyordu ama adeti değildi, hortumunu hiç bir bedene hemen sokmazdı. Önce bedenin tadını çıkartmalı, yakından izlemeli ve koklamalıydı; hissetmeliydi hücrelerine kadar.. Ufak bir sekiş sonrasında omuzlarındaydı. Bir vücuttaki en sevdiği yerlerdendi omuzlar. Ayrı bir havası vardı. Hele şimdiki bedende olduğu gibi, bir bayana göre fazlaca atletikse daha çok seviyordu. Kişisel bir zaaf gibiydi bu onun için, bir anlam veremiyor ve bir neden sunamıyordu bu omuz saplantısı hakkında..


Bir sıçrayış daha yapıp kalçalarına geldi. Burası son duraktı. Burada da biraz takılır ve emeceği kanı buradan alırdı. Pek kan olmayan bölgelerden biriydi belki ama en güzel kas irkilmesini burada yakalıyordu. Ufak bir irkilme ve titreyiş... Uvv..


Son izleyişlerini yaptı ve gerinerek sapladı hortumunu. İlk kan damlası ağzına geldiğinde hissettiği sert bir irkilme sesi ve inen darbenin etkisiyle, bedene girmiş olan hortumunun kendi gırtlağını parçalayıp, herşeyi karanlığa gömmesiydi...


Göğe doğru yükseliyordu döne döne.. Bedeniyle değil, ruhuyla..


Aşağıda, kumsalda, yüzlerce pürüzsüz bedenden bir tanesi, dört ayağı gökyüzüne bakan cesedini kuma gömüyordu. "İbneymiş .mına koduğumun çocuğu..." diyebildi gökyüzü bitip, artık karanlık hakim olduğunda...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

O Kadar Büyümedik Olm Lan?!

Bugün bayram ve biz Barış MANÇO'nun şarkısında söylediği gibi çocuk olmasak da erkenden kalktık. Hayır, bayram namazı ya da bayramın adeti olduğu için değil, her sabah işe gitmeye alışmış bünyelerin alışkanlığıydı bizi sabahın köründe ayağa diken.

Bayram olmasının değişik bir yanı yok bende mental olarak. Sadece Annaneme gitmem gerektiğini biliyorum ve sabahın kör saatinden itibaren yüzlerini daha önce hiç görmediğim çocuklar kapıyı çalıp şeker ya da para istiyorlar. Kapıyı açanın başörtülü bir teyze değil de, şort-atlet kombinasyonlu bir "lavuk" olduğunu gördükleri anda bu evden ne şeker ne de para çıkmayacağını anlıyorlar gerçi.

-İyi bayramlar
-Size de gençler!

Gelen bir gruba kapıyı açmadım ve delikten reaksiyonlarını izledim. Gerçekten on numara bir keyifti sabah sabah. 'olm kimse yok lan galiba', "anahtar var lan kapıda!", "bence açmıyorlar", "şimdi kıralım kapıyı, üstten atlayalım içeri höeahaheaööğ" müthiş repliklerden bir kaçı. Kısa boylu ve gözlüklü olanın kapının deliğine yaklaşıp içeri bakması ise gülmemek için dudağımı ısırdığım anın doruk noktasıydı dsofsd.

Bayramda güzel giyinmek adetini neden çıkartmışlar bilmiyorum. Dolap başında, sadece 15 merdiven inip Annenem ve dedemin elini öpüp geleceğim ve bunun için güzel giyinmem gerektiğini hissediyorum ve inanın, bugün hiç bir şey bana güzelmiş gibi gelmiyor. İsteksiz sevişmeden çocuk olmaz, gibi bir durum sanırım.

Çok eski bayramları hatırlıyorum ama. Çok heyecanlıydı. Mahallede el öpme için dolaştığımız kapıları, el öpen çeteden alınan "şu evde kimse yok, bu evde para veriyorlar" istihbaratlarını, her sabah radyoda çalan Barış MANÇO'yu ve hemen ardından gelen radyo tiyatroyu. Annanelerin elini öper ve yola çıkıp, şimdi 2389432. asfaltını yemiş ama o zamanlar hala toprak olan köy yolunda iner ve ablamla "Babannemin elini kim önce öpecek" yarışması için 1 kilometrelik yolu koşarak giderdik.

Şimdi kocaman yeğenim oldu ve benim elimi öpmeye çalışıyor. haha. Sanırım para bile bekliyordur ama ben hala hazır değilim o kadar büyüdüğümü kabul etmeye...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Kandırılıyorsunuz!

Bugün Radikal'de Cengiz ÇANDAR'ın yazısını okuyana kadar Radikal'i adam gibi bir gazete sanırdım. Cengiz ÇANDAR kusura bakmasın ama bir halttan anlamayan, bir işe yaramayan bir gazeteci olduğunu gösterdi bugün bana. İki taksiye binip, bir "varoş" kadınla konuşarak, müthiş çıkarımlarda bulunmuş ve bir köşe yazısına imza atmış ve en sonunda da şöyle demiş:

Bunlara ‘EVET’ dememek için, ya ‘vicdansız’ ya da ‘Tayyip’e takık’ bir halde ‘ruh sağlığını yitirmiş’ biri veya kafası fosilleşmeye başlamış bir ‘bağnaz’ olmalıyım.
Allah’a şükürler olsun ki hiçbiri değilim!

Rengini gayet iyi belli etmiş. Takıldığım nokta "köşe"yazarının üslubu. Eğer zahmet olmayacağına inansaydım, her demogoji yapan yazara söyleyeceğim gibi; iyi yazar olduğu ve kelimeleri iyi kullanıp, aslında yanlış olanı, doğruymuş gibi göstermesini gayet iyi bildiği; söylemek olacaktı. Kelimeler çok basittir, eğer kullanmasını bilirseniz...

Şunu söylemeliyim ki; sokaklarda asılı olan pankartlarda yazan, demokrasi, kadınlara özel haklar, işçiye grev hakkı vs gibi hiç bir şey yok bu anayasa değişikliği paketinde. Okuduysanız görmüşsünüzdür zaten. Hatta işçi düşmanı çok tehlikeli bir madde var; ki bu madde sendikaların üyeleri adına yargı mercilerine başvurmalarını engelleyip, toplu sözleşme konusunda çıkabilecek herhangi bir problemin "Uzlaşma Kurulu" tarafından çözüleceği ve bu "uzlaşma kurulu"nun alacağı kararın kesin ve toplu sözleşme hükmünde olacağını belirtmektedir. Bu uzlaşma kurulunun kimler tarafından kurulacağı ve yönetileceği ve kimin hakkını savunacağı aşikar elbette. Anarşist düşüncenin temeline bakarsak, zaten hükümetlerin, hakim sınıfın çıkarlarını korumak için oluşturulmuş maşalar olduğunu fark eder ve bu uzlaştırma kurulunun kimlere hizmet edeceğini açıkça görebiliriz.

Tüm ilerici düşünürler bu anayasa değişimi sürecinin bir ABD (ve de Fettullah Hoca) oyunu olduğunu söylemesine ve kesinlikle "Hayır" ya da "Boykot" şıklarının tercih edilmesini söylemesine rağmen, yazar, Eski bir New York Times yazarının The Guardian'dan amaç belirtir bir paragrafını alıntı yapmış:

Eğer referandum geçerse bu, Türklerin askerin siyasete karışmasından gına
getirdiklerinin işareti olarak alınacak. Zafer, eğer Türkiye, Avrupa demokrasi düzeyine erişmek istiyorsa zorunlu olan tümüyle yeni bir anayasanın yazılmasına dair ilk planına geri dönmesi için hükümeti yüreklendirecek. Böyle bir sonuç, Türk devleti ile Kürt milliyetçileri arasındaki uzun ve şiddetli çatışmaya son vermek amacıyla Kürt gruplarla müzakerelerin başlatılması kararına da yolu açabilir.
Eğer anayasa değişiklikleri reddedilirse -ki anketler seçmenlerin bölündüğünü gösteriyor- ivme tekrar, laikliği korumanın demokrasiyi derinleştirmekten daha önemli olduğuna inanan eski elite dönecek. Cinayetler ve darbe komplolarına girişmekle suçlanan askerler hakkında açılmış davaların kapatılması talepleri yükselecek. Bazı önde gelen işadamları ise reformların yenilgiye uğramasının Türk siyasetini bulandıracağını ve bunun da yatırımcıları korkutmaya ve Türkiye’nin göz kamaştırıcı ekonomik büyümesini yavaşlatmaya yetmesinden korkuyorlar.”

Tüm cümleler özenle seçilmiş ve Cengiz ÇANDAR aracılığıyla zokanıza atılmış. Yemesi sizden.

Bu reform pakedinin eski ve yeni maddelerini okuyan herhangi bir insan aslında neler olduğunu çok rahat anlayabilir. Ama hepimizin bildiği gibi ne EVET diyenler ne de HAYIR diyenler bu pakedi, bu maddeleri okumadı. Eskilerini de bilmiyorlar, nelerin değişeceğini de. Ve böyle kelimelerin gücünü kullanıp "eğer hayır derseniz askeri cuntaya, darbeye davetiye çıkarırsınız pis gericiler"i gözümüze sokmaya çalışan yazarları dinler ve körü körüne inandığınız partinizin aslında ne yapmaya çalıştığını anlamaz iseniz sizlere seçim sonucu şimdiden hayırlı olsun. Ama yok, azıcık düşünme yeteneğine sahipsen zaten sen ne yapacağını bilirsin.

Akp ve onun gibi partiler, 12 Eylül darbesinin ürünleridir. 12 eylül darbesinden beri bu ülkeden alacaklarını almış, yiyeceklerini yemişlerdir ve şimdi onlara engel olan son pürüzleri de ortadan kaldırmak istiyorlardır. Bu anayasa değişikliği paketine evet denirse, 12 eylül darbesinin anayasasını ortadan kaldırmak daha zor olacaktır. Bu değişiklik pakedine Evet harici ne denirse denebilir. Zira anlatıldığı gibi 12 Eylül darbecileriyle kimsenin hesaplaşabileceği yok, Kenan paşa yine sikko resimleriyle takılabilecek Bordum'da.. Sadece yeni 12 Eylül'lerin yapılmasında zorlaştırma var. Ancak 12 eylül'ün tohumlarının kendi yaratıcılarını yok etmeleri mantık olarak mümkün değildir ve kimse yemek yediği tasa "işemez"...

Üzerinde HAYIR yazan afişler toplatılıyor, HAYIR yazan broşür dağıtıcı gençler tartaklanıyor ve bunları yapan EVET diyecek olan "demokrasi aşıkları". Bi siktirin gidin afedersiniz.

Cengiz ÇANDAR gibilere de gidip parti broşürü falan yazmak kalıyor artık.

bknz:
Anayasa pakedi karşılaştırması

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 0 Comments

Hastanın Şarkısı: Decimation - Nocturnal Chaos

Efendim selamlar!

Dumanı üstünde olan bir albümden, lezzetiyle ve tekniğiyle beni benden alan muazzam bir parça paylaşıyorum bu sefer sizlerle.

Tarz olarak muhtemelen takipçi kitlemden kimsenin sallamayacağı bir tarz olsa da müzikal olarak baktığınızda, sertliği bir kenara atarsanız, alt yapısındaki muazzam müzikalite ve emeği görebilirsiniz bence. Ki ben Brutal Death Metali pek sevmem. Ama bu grupta başka bir şey var, özellikle bu parçada bambaşka bir şey var. Vokal tekniği de muazzam, ritim duygusu da. Neyse.

Decimation Ankara'dan bir Brutal Death Metal grubu. Müziğin sertliğine bakmayın, hepsi çiçek gibi çocuklar sdfsdmı. Gitarda pek sevdiğim sevdiceğimin kardeşi Erkin, davulda müzisyenliğine uzun zamandır hayran olduğum, bir türlü tanışma fırsatı bulamadığım Goremaster Cem abi, bas gitarda Mert, diğer gitarda Emre ve vokalde Volkan'dan oluşuyor grup. Yazının başında da belirttiğim gibi albümleri Amerikalı bir firma olan Comatose Müzik tarafından daha yeni piyasaya sürüldü. Yakın zamanda metal müzikle alakalı satış yapan tüm mağazalara ulaşacak sanırım.


Tüm bunlar bir yana, elemanlarını tanımıyor olsam da bu gruba kesinlikle hayran olur ve destekçisi olurdum. Müziklerinin kalitesi gerçekten üst düzeyde ve bu parça özellikle arıza olarak nitelendirilebilecek türden. Zaten Goremaster ne yiyip içiyor, nasıl bir enerjiyle çalıyorsa o davulu parçaya muazzam bir tekniği var herifin ve ben, müzik-kulağı-fakiri bir insan olarak sadece ağzım açık izleyebiliyorum ehueh.

Fazla uzatmaya gerek yok. Tüm dünyadan sağlam tepkiler alıyor şu ara albüm ve umarız hakettikleri yerlere varabilir ve yıllar sonra Decimation dendiğinde Death Metal arenasında isimlerinin hatırlandığını görebilirler.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

HE YANİ EVET

Selamlar efendim. Naber? İyidir benden de!

Çok fena bir şey lan ramazan. Kaldırsınlar artık bence. İnsanlarda trip oluşturuyor. Sokakta yemek yiyemiyorsun misal. Sakız bile çiğneyemiyorsun. Misal bugün motorda karşımda oturan adam dudaklarını mırmırmırmır diye oynatırken; ki dua okuyor, biliyorum, çocukken ben de okudum, çok kötü, pis pis bakışlarla süzüyordu bizi. Herkes saygı bekliyor. Sikerler saygısını afedersin. Ki benden daha saygılısı yoktur, emin olun. Günlerim aç kalmakla geçti şu mübarek ramazan ayında. Tüm oruç tutanlar saygı bekliyor. Önümde yemek yeme, önümde su içme. Ben mi diyorum sana oruç tut diye? Tutma abi darlanıyorsan? Ben senin oruç tutmana karışıyor muyum? Senin yüzünden yemek yiyemiyorum lan manyak adam? Sokakta yemek yiyenden etkileneceksen bi siktir git tutma oruç o zaman? Bunu nefsini kontrol edebildiğini göstermek için yapmıyor musun zaten? E, yap o zaman? Benden ne istiyorsun?

E, mahallemdeki tek tekel bayi kapatıyor tükkanı. Üsküdar'ın merkezinde açık tekel bulmak için çılgınlar gibi yürüyorsun. Her şey aleyhimde delil olarak kullanılıyor lan! İçmiyorsan içme ama bu tekel bayiciklerden ne istiyorsun. Adamlar nasıl baskı görüyorlarsa; ki bizim mahalle bu konuda düşman başına, tükkanlarını açmaya korkuyorlar. Al işte, bana saygı göstermiyorsun sen. İçme özgürlüğümü alıyorsun elimden. Cehennemde yanmak istiyorum ben hocam, sana ne?..

Çok içerliyorum okuyucu. Alkol alma özgürlüğüm elimden alındığında gerçekten sinirleniyorum. Mahallende büyük bir süpermarket falan yoksa sıçtın. Otuz gün boyunca alkol haram sana. Kilometrelerce uzaktan evine alkol taşımak zorundasın. üf. Derdin böylesi düşman başına.

Aklımdaki tüm çelişkilere rağmen sırf bu libidosu bozuklara inat gidip referandumda kıçımın rahatını bozup HAYIR diyeceğim lan! msdıofs

Aklımda çelişki bol. Ona yalan diyemem. Çok sıkı bir boykotçuyum aslında. Koca anayasanın çük kadar maddelerini değiştirmekle ne değişir, bu darbe anayasasını korumakla ne değişir... Kim işine ne gelirse onun peşinde. Ama bunlar Evet diyorsa kesin vardır bi ibnelik. msdfsa.

Yok yok, herşeyin farkındayım. Her maddenin ne anlama geldiğini görüyorum. Boykot etmek istiyorum ama sokaklarda gördüğüm pankartlar sinirimi bozuyor biraz. "Bu adamlar"ın dedikleri olmasın diyorum. Gerçekten "bu adamlar" lan.

Şunu gördüm birkaç saat önce:

HE YANİ EVET (renklerine kadar herşeyiyle aynısını resmetmeye çalıştım)

Abi üzgünüm, böyle bir pankartı hazırlayan adamla aynı düşünceleri paylaşamam. Sen ne diyorsan ben gayet tersini yaparım. Bu ne lan. Fotoğraf makinam olsa, çeksem, pulitzer ödülünü alırdım. Bu ne lan samıofs. Heeeeğ, yani evet. Ölün gidin lan. Üsküdarlı Rizeliler derneği. Yazık. Evet demenize bir şey diyemem, ki neden evet diyeceğini gayet iyi anlatan adamlar var, takdir ediyorum. Bana doğru gelmese bile adamın söylediği, inandığı bir şeyler var. Ama adam HE, YANİ EVET. diyor. Abi bi siktirgit allaasen.

İçiyorum şu an. Ve pek mutluyum. Malevolent Creation (malavuran kırıeyşın) yeni albüm çıkartmış, onu dinliyorum ve bu sikimtrak yazıdan sonra hakkımda düşünecekleriniz de beni pek ilgilendirmiyor. İnadına hayır dicem lan sdmıofsd heee, yani evet. yazık abi.

Hele Erdal Eren'i falan kullanmıyorlar mı orada.. Erdal Eren'in ne suçla yargılandığını bile bilmiyorlardır. Ki bilseler "iyi olmuş şerefsize" derler. Üzülüyorum cahilliğimize, araştıramayan beyinlerimize. Ama şu an daha fazla yazasım yok. Kafam da basmıyor zaten. Öptüm bye.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 10 Comments

Ortaya Karışık v.9

* Efendim selamlar!

*
"Kendimi kontrol edemiyorum, bütün cinler tepemde!" En az Gençkan kadar şair, en az Gençkan kadar gitar virtüözüyüm arkadaş! İçimden geldi. Geçen gün yolda dolaşırken ufak çocukların Gençkan ve onun videosu hakkında konuştuklarını duydum. Nesilden nesile, babadan oğula bir miras gibi artık Gençkan. Arkadaşım Emrah'ın dediği gibi; "adam şansını denemiş lan?!" ve şansı tuttu, çok ünlü ve hiç bir zaman demode olamıyor.

* "Parayla saadet olmaz!" diyen ataya kafam girsin arkadaş! Bence olur. Saadet yani. Olmaz diyen eğlenmesini bilmiyordur, sakattır, dinci falandır muhtemel. Ver bana parayı bak nasıl saadetler içinde yüzüyorum. Şaşırmış onu diyen, safmış, malmış.


* Patronun stratejileri ile ilgili rahatsız olduğum bir konuda yardırırken, yapılan kaş göz işaretleri patronun tam arkamda olduğunu ve bizi dinlediğini işaret ediyordu. Hiç bir tepki vermeden işine devam etmesi ise yine "küstüğüne" işaret ediyordu. Sağlam bir sıçıştı ve eğer sıçış yaşayacaksan sağlamından yaşayacaksın dude!


* Otobüsün güneş değmeyen tüm koltukları kapılmış ve ensemde, sevimli ama rahatsız eden bir güneşle "merhaba" diyorum piç olmuş cumartesi günüme. Saat 17:00 olmuş amk!


* Ön koltuğumda uykusuz okuyan elemanın yanındaki sevdiceğinin, Fırat'ın olduğu sayfa gelince Panter Emel edasıyla atlayıp dergiyi kundağındayken kaybettiği bebeğiymişçesine sahiplenmesi... İşte belirli kalıplara sahip hatun kısmının mizahla alakadar olabildikleri ender anlardan birisi. İkinci ve üçüncü sayfaları okuyup eğlenen bir hatun görebilecek miyim, yoksa hepsi mi apolitik?..

* Paradoksların kralı sanırım şudur: İçmeyi sevdiğim kadar nefret ediyorum çalışmaktan... Ama içebilmem için çalışmam gerek! AMINA KOYİM!
Çok içesim var.

* O Benjamin Button ne uzun filmmiş lan. Üç güne yaydık filmi, yine bitmedi. Lord Of The Rings üçlemesini bile tek seferde izleyebiliyor insan yeri geldiğinde ama bu bitmedi, bitemedi. Ha, kötü de değil ki, "bi siktir git!" diyesin...


* Yazıcı tamir olaylarından beni en çok soğutan dişliyle muhatabım yeniden. Bir dişliyi sökebilmek için, hem de yeni doğmuş bebek çükü boyutundaki bir dişliyi sökebilmek için, 300 kiloluk amca göbeği boyutundaki bir yazıcının her yanını sökmek ne demek? Her yanını lan. Abartmıyorum. Yanı başımda duruyor öyle. Öğrencilerin kötü kesikleriyle parçalanmış ve tekrar dikilmeyi bekleyen bir kadavra gibi. Ama ben iyi keserim. Acıtmaz.


* Aslında bu sallamasyon yazıyı Cumartesi günü ekleyecektim ama alan adı süresi dolmuş ve ben yenileme işini salladığımdan hemen kestiler cezayı. Bir kaç gün sikkosal bir görüntü karşıladı sizleri. Ki bizim sikko yazar kadromuz muhtemelen bunu fark etmemiştir bile. O kadar yoğun ilgileniyorlar ki sağolsunlar, yazmaya soğuttular beni.

* Sevgiler efendim, çaya da bekleriz!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Misyonerlik Garip Bi' Şey Lan Bence...

Misyonerleri anlamıyorum lan. Bence çok komik bir şey misyoner olmak. Saçmalık gibi. Düşünsene; herifin işi gücü yok, çıkmış evinden, gül gibi karısının koynundan, ülke ülke dolaşıp milletin dinini değiştirmeye çalışıyor sdmfa. Hasta mısın amk?! sdfsmıs

Allah prim puan falan mı yolluyor, kazandığın bonuslarla günah falan işleyebiliyor musun acaba? Nedir yani? dsoas. Adam bu azmi kredi kartı, bireysel emeklilik paketlerinden satmak için falan kullansa şimdi yatla geziyor olurdu bariz. Ölümden korkmak çok fena azizim. Öldüğün yeri cennet yapmak için hayatını cehenneme çeviriyorsun (twitter severlere hediye olabilir sdıf) Yani dediğim gibi azıcık kassa, cennet yaşadığı yer olurdu! Neyse.

Bi de daha komiği, bu adamı çalıştıranlar var dsıofs. Delirmişler amk. Oturmuşlar, "tüm dünyayı Hristiyan yapsak ne şugar olur lan?!" diye bir idea yakalamışlar ve deli manyakları gibi adam tutup dünyaya dünyaya yollamışlar herkesi hristo yapsın diye. Ne sikim işler. msdıuoa

Daha beteri de, bu acaip acaip adamlara inanıp dinini falan değiştirenler var msdıofs. Manyak mısınız lan sdmfıosd Adam geliyor ailesiyle, süper bir aile örneği gösteriyor, çevresine yardım ediyor, örnek insan modunda, hiç sinirlenmiyor, hep gülüyor, her daim yardımcı olma potansiyeli taşıyor ve hoppidik sen bu adamın bu tavrına bakıp "VAAY GERÇEKTENDE GOD LOVES YOU'YMUŞ!" diyor ve yıllar yılı 5 vakit takıldığın, tek harfini öğrenmek için sakallı hocalardan dayak yediğin, mağara kapısına ağ yaptı diye örümceğe bile saygı duydurtan, bir ay boyunca aç kalmayı göze aldığın ya da "ulu manitu!" diye ateşler başında dans ettiğin, uğruna bakire kanları akıttığın, merdivenlerden kafa yuvarladığın dini satıveriyorsun sdmfoısd Bu işte gerçekten bir yanlış var dude!

Hayır, bi de olayın şu yönü var; tüm dünya Hristo, Müslim, Civişş olsa ne olur? sdmyuf O zaman nasıl savaş çıkacak, nasıl doyacak dünyanın karnı, nasıl büyüyecek emperyalizm ve kapitalizm?! Manyak mısınız olm?! Dünyanın kaderiyle oynamayın!

Misyonerlik garip bir şey azizim. İyi para olmasa çekilecek iş değildir bence. Ben şahsen kasılırdım devamlı iyilik meleği mode: ON durumlarından. Yeri geldiğinde adamın amına koymak isterim afedersin. İki adamı daha yoldan çıkaracağım diye bu işkence çekilir mi lan?! sdmıof Bu misyonerleri anlayamıyorum.

Sonra bir de misyoner diye adamları öldürenler var mdsıofs. Jiyzıs kırayst! Dünya nereye gidiyor!

Ama suç sadece bu misyoner abilerde değil elbette. Kuran'da adı geçen 25 peygamberden ziyade 124.000 tane peygamber olduğu iddia edilmekte! Eh, bi yerde insan soruyor 124.000 peygamber (hadi tamam 25 olsun sdmfıos), 4 kitap, bilmem kaç tane din; yukarıda karar verilemeyen neydi ki? dsmıofsd.

Haa, bir de "misyoner" pozisyonu var ki; bak onun gönlümüzde her daim yeri vardır, ona laf yok sdmfoısmfsad

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Avcı-Toplayıcı Yaşam Formu...

Hocam, tamam, o kadar kazandırmayabilir ama yine de dilencilikten çok daha iyi olduğunu düşündüğüm için "avcı-toplayıcı" bir yaşamı sizlere önerebilirim!

Malum, yıllar önce Yatarak Para Kazanmanın Yolları'nı aramıştık ve bi sike yaramayan sikko sonuçlara ulaşıp, kendimizi yine kapitalist bir patronun kucağında buluvermiştik. Bu uğurda kafa patlatmaya ve saçlarımı ağartmaya devam ediyorum sevgili okuyucu!

Gelişen kapitalist düzenle birlikte dilencilerde gelişti. Önceden bakkalların zaman geçtikten sonra market olması gibi, dilenciler de artık işi büyüttüler ve "Allah rızası için"in yanında artık mendil falan da satıyorlar. Ama o eski bakkalların hala hesap defterlerini yok edememeleri gibi; onlar da mendilleri önlerine koysalar dahi "Allah razı olsun"cu tavırlarından zerre taviz vermiyorlar. Olaya sadece renk katıyor o selpak paketleri.

Neyse. Bu konuya döneceğiz. Avcı-Toplayıcı olarak yaşamak demek, doğaya dönmek, dağlarda kırlarda kurbağa-tavşan falan avlayıp, hayatını öyle idame etmek anlamına gelmiyor elbette. Yani bu saatte kimse size Homo-Sapiens'in ilk haline dönün demiyor. Ben, bizzat kendim, sizler için düşündüm ve avcı-toplayıcı toplumu çağımıza uydurdum ve bizahiti kendim test etmek suretiyle kullanılabilirliliğini onaylıyorum.

Çalışmayı sevmiyorsunuz, işe gitmek bir ölüm, programcılık falan öğrenip "bilgisayar başı obezi"olmak istemiyorsunuz ve sadece hayatımı idame ettirebilecek kadar kazanayım ve ömrüm gezmekle geçsin istiyorsunuz; değil mi? İşte aradığınız ilacın reçetesini yazıyorum!

Günümüzün kapitalist dünyasında iş hayatı insanlarını izliyor musunuz? Her biri bir yerden, bir yere deliler gibi koşturuyorlar, öğle yemeklerini ellerinde yiyorlar, o otobüsten inip, başka bir otobüse yetişmeye çalışıyorlar. Tamamiyle kaos içindeler ve dikkatsizlikleri had safhada. Ve biz avcı-toplayıcılar olarak bu dikkatsizliği lehimize çevirerek hayatımızı idame ettirmek için gerekli olan gelir kapısını aralayacak ve bol bol gezeceğiz.

Şimdi yapmamız gereken öncelikli olarak sağlam ayaklara sahip olmak. Sağlam ayaklara sahip olmadan avcı olabilirsiniz ama asla toplayıcı olamazsınız. Hem gezmek bu işin en birinci kuralı. Genel olarak insan kitlesinin yoğun olarak dolaştığı ve bu dolaşma esnasında para ile haşır neşir olduğu bölgelerde dolaşmalısınız. Bu iş için en ideal yer metrobüs durakları. Sinsice metrobüs durağına sokuluyorsunuz ve yerleri kesiyorsunuz. Oralarda bir yerlerde mutlaka sizin tarafınızdan bulunmayı bekleyen sevimli ve hayat kurtaran bir madeni para göreceksiniz! İşte hayatımızı Avcı-toplayıcı olarak idame ettirmemize yarayan sevimli madeni para! Gün içinde işe gitmeyecek ve yoğunluklu olarak kalabalık yerlerde gezerek çılgınca bozuk para toplayacağız ve hayatımızı idame ettireceğiz.

Bu işlem sürecinde biraz sinsi olmak gerekiyor; ki bu "avcı-toplayıcı"lık olayının avcı kısmını oluşturuyor. Avcı avını görür, hatasını yakalar ve affetmeden sonuca gider. Para düşürmüş bir adam sizin avınızdır, sessizce yaklaşır, öncelikle paranın üzerine basar, sonra ayakkabıyı bağlarmış gibi yapıp çaktırmadan parayı cebe cukkalarsınız.

İyi ve şanslı bir günde ortalama en az 1 lira toplamanız mümkün! Ki bu da hayatınızı idame ettirmek için gerekli olan kuru ekmeğe yetiyor! Daha ne istiyorsunuz ki?! Sanki çalışırken başka şey yermiş gibi..

Ben, sizin için denedim, tabi kendim çalışırken denedim, öyle akşamlara kadar dolaşmadım; ki dolaşsaydım şimdiye zaten zengin olduydum. Ve dün 20 kuruş, ondan önceki gün 10 kuruş ve ondan önceki günde 10 kuruş buldum. Yapmam gereken tek şey yere bakmaktı. Bu sayede ev bütçesine ayda ortalama 30 liralık bir katkıda bulunabilirim! sdmıofsd.

Harika bir ek iş. Bence hepiniz avcı-toplayıcı olmayın ama. O zaman bize para kalmaz ve bu hiç hoş değil.

Gelelim dilencilere. Dilenciler, daha öncede söylediğim gibi artık çağ atladılar ve işlerini büyütmeye başladılar. Daha önceleri sadece "Allah rızası için"lerle para kazanmaya çalışan dilenci kitlesi, artık ıslak-kuru mendil, çakı-çakmak-ayna-tarak-5metre don lastikli kombinasyonlarıyla meydanlarda boy gösteriyorlar. Avcı-toplayıcılar olarak en büyük rakibimiz bu dilenci insanlarıdır. Çünkü av muhteviyatında bulunan insancıklar, bi' ihtimal yere düşürebilecekleri paraları bu dilenci insanlarına verebiliyor ve biz, avcı-toplayıcıların pazar payı bu olaydan büyük bir sekteye uğruyor. Her selpak satıcısı görünümlü dilencinin önünden geçerken elimi daldırıp paralarını alasım geliyor, tutuyorum kendimi. Hedeflerim var, hayallerim var nihayetinde...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Bill Frisell - Focus






















Bill Frisell - Focus

POSTED BY Chopartypical
POSTED IN
DISCUSSION 5 Comments

Tüm Dostlara...


İçiyorum yine.. Kadıköydeyim tam 4 yolun ağzında ve etrafımdan güzel ya da çirkin kalçalar, küçük, büyük ya da sarkmış memeler ve zerre umrumda olmayan çük sahipleri geçiyor. Dikkatimi dağıtacak kadar çoklar..

Ve ben içiyorum yine. Olabildiğince rahatım şu an. Umursamıyorum referandumu, parasızlığımı ya da kakamın gelmiş olmasını. Son bir yudumu kalmış 50'lik daha sevimli, daha umursanası..

Günün bu saatlerinde içmesi ayrı bir zevk; ki aslında havanın kararmamış olduğu herhangi bir saatte içmek ayrı bir zevk aslında. Ayrı bir tadı var bu saatte biranın. Kafada bıraktığı ayrı bir mayhoşluk var. Daha sevindirici şeyler düşünüyor insan gece içimlerine göre!

- Bir bira daha?
- Alıyım.. diyor hiç ses çıkartmadan; sadece mimikleriyle..

Bir sonuca vardıramayacağım zevklerin tarifi bunlar. Beni, benim gibiler anlayabilir; bi' ihtimal..

Şu aralar "içme" keyfinden kendini soyutlamış olan eski zamanların en iyi alkol muhabbetçilerinden biri Onur'a;

Hiç bir zaman içme keyfinden soyutlanabileceğine inanmayacağım, tüm zamanların en iyi içicisi olan Hüso'ya;

Benimle birlikte bir çok tekel bayisini zengin etmeye and içtiğini düşündüğüm, olgun alkoliklik muhabbetleriyle kafasını s.ktiğim Özkoş'a;

Gay birası olduğu konusunda hiç taviz vermeyeceğim Miller'dan asla taviz vermeyen Emrah'a;

Birayı su bardağında içip beni kahırların en taşşaklısına sürükleyen Yavuz'a;

Çarşı izninde Bodrum kalesinin gölgesinde anıra anıra şarkılar söylediğimiz Ahmet'e;

Canı bira istediğinde beni hiç unutmayan ablama;

İçmenin dayanılmaz hazzına bir türlü varamayan ama her festivalde bira ısmarladığım/ısmarlattığım Seyhan'a;

Akşam için stokladığım biraları sabah kahvaltısında içen yavşak asker Yalçın'a;

"Alkole destek" süpersoniğini keyifli leşlikte yaşadığımız Canselmo'ya;

"Demşah'a uğrasak mı lah!" diyerek zaten kandırılmaya meyilli aklımı çelen hayatımın hatununa;

Adını sayamadıklarıma, saymak isteyipte yazacak bir şey bulamadıklarıma; kısaca işte;

Tüm dostlarıma! İçiyorum sağlığınıza...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Hastanın Şarkısı: Editors - You Don't Know Love

Balkonumuzda, haftalardır üstlerine titreyerek büyütmeye çalıştığım ipek çiçek çiçeklerimin tohumları, henüz her hangi bir yaşam belirtisi göstermemiş durumda.

Nisan ayında ekmem gereken tohumları, temmmuz ayının tam oratsında güneşin alnında ektiğimden kuruyan toprak arasından bir türlü nefes alarak gün yüzüne çıkamadılar.

TEDİ adındaki 1 milyoncu mağzasından, 1.99 TL'ye aldığımız fesleğen sırf onları kıskandırmak içindi ama fesleğeni de güneşin alnına koyunca o da kendinden geçti. Neyseki onu kurtarmayı başardık. Yavuz insanı, dallarını budaklarını salmış hayata küsmeye yüz tutmuş bir vaziyette bulunca zavallı fesleğeni, kıskandırmanın hiç bir öneminin olmadığını betimlemiş oldu, çaktırmadan. Şu sıralar yatarken yanıbaşında barındırıyor sivri sineklerin saldırısından arınmak maksadıyla. İşe yaradığını söyleyemem!

Bu zamandan sonra pek işe yaramayacağını bilsemde, balkon duvarının altına koydum gölge içeren kısma. Evet, bu sene göremeyeceeğiz kendileri. Artık seneye. Kendilerine yaptığım bu hüzünbaz girişim yüzünden hastanın şakısını da, kurumaktan helak olup beni sevindiremeyen ipek tohumlarıma armağan ediyorum.

Öncesi sonrası, varlığı ile yokluğu benim için hep bir olan, İngiltere'de geçirdiğim onca zamanlar içerisinde pek çok adımımda beni gizli bir gölge gibi takip eden Editors, cafelerde, alışveriş mağzalarında ya da alakasız yerlerde yaşantımın soundtrackleri gibi takılırken şimdi ise bana tatlı çiçeklerime göstermediğim ilgiyi hatırlatırcasına "you don't know love like you used to" diyerek artık eskisine nazaran ne kadar da umarsız olduğumu yüzüme yüzüme vuruyor.

2009 senesinin In This Light And On This Evening albümünden You don't know love ile sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyor, iyi niyetlerinizi eksik etmemenizi temenni ediyorum. Bari seneye kocaman bir enerji depom olsun.



Olsun, seneye olsun bizim olsun.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 4 Comments

Pierre-Joseph Proudhon

Onlarca sosyalist filozof, düşünür okudum, bir çoğuyla gaza geldim, kendi ütopyalarımı yarattım, devrim yaptım, sonra bozdum, Marx'ın devrimini yaptım, biraz düşündüm sonra onu da bozdum. Çok düşündüm, çok okudum ama biraz sonra aşağıda yazacağım kısa paragraf gibisi kadar etkilemedi beni hiç bir düşünce, hiç bir tarz.

Anarşizmin Tarihi isimli kocaman bir kitap okumaktayım. Birazdan aşağıda yazacağım kısa bölümü kitabın başından, okumuş olduğum 357. sayfasına kadar iki kez daha görmüştüm ve ikisinde de gayet hoşuma gitmişti. Ama kitabın Proudhon ve onun yaşamı ve düşünceleri ile alakalı bölümüne geldiğimde tekrar karşıma çıkması daha dokunaklı oldu.

Ne kadar katılırsınız bilmem ama yazıdaki kararlı ve inanmış ruh hali beni etkileyen en büyük nedendir...


"Yönetilmek, ne hakkı, ne kerameti ne de iffeti olan yaratıklar tarafından izlenmek, soruşturulmak, gözetlenmek, yönlendirilmek, yasalara uydurulmak, düzene sokulmak, kapatılmak, telkinlere ve vaazlara maruz kalmak, denetlenmek, yorumlanmak, değerlendirilmek, sansüre uğratılmak ve komuta edilmektir... Yönetilmek, kişinin her hareketinde, her eyleminde ve yaptığı her işlemde, mimlenmesi, kaydedilmesi, nüfus sayımına tabi tutulması, vergilendirilmesi, damgalanması, fiyatlandırılması, değerlendirilmesi, patentinin alınması, yetkilendirilmesi, müsaadeye tabi kılınması, tavsiye edilmesi, ihtar edilmesi, men edilmesi, doğru yola sokulması ve düzeltilmesi anlamına gelir.

Hükümet, haraca bağlamak, terbiye etmek, fidye ödemeye mecbur bırakılmak, sömürülmek, tekelleştirilmek, gasp edilmek, baskı altına alınmak, gizemlileştirilmek, soyulmak anlamına gelir; bütün bunlar kamu yararı ve halkın çıkarları için yapılır. Daha sonra, ilk direniş belirtisi ya da şikayet sözcüğünde, kişi baskı altına alınır, para cezasına çarptırılır, hor görülür, tedirgin edilir, takip edilir, apar topar alınıp götürülür, dövülür, boğularak idam edilir, hapse atılır, vurulur, makineli tüfekle taranır, yargılanır, hüküm giyer, sürgüne gönderilir, kurban edilir, satılır, ihanete uğratılır ve üstüne üstlük bir de küçük düşürülür, alay edilir, kızdırılır ve onuru kırılır. Hükümek işte budur; onun adaleti de ahlakı da budur!


Ey insanoğlu! Altmış yüzyıldır böyle bir zillete nasıl katlanırsın?
"

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Hastanın Şarkısı: Asafated - Tout Va Bien

Efendim selamlar, nasılsınız?

Sabah sabah yardırmaya başladığım müzikal taşşaklardan süzülen tarifsiz hazları, yine bir hastanın şarkısı kıvamına getirip önünüze sunmak gibi bir istek kapladı bünyemi, nedensiz...

Bu sefer yine bir Türk grubu olan Asafated'a yer vereceğiz. Eski zamanların gruplarından olan Asafated, şu an aktif olarak müzik hayatını sürdürmese de Türk Death Metal fanları için oldukça derin izler bırakmıştır gerisinde. En son 2003 ya da 2004 senesinde Moonspell grubunun alt grubu olarak izlemiştim kendilerini.

Ve elbette Asafated denilince ilk akla gelecek parçalardan birisi Tout Va Bien'dir. Bir Death Metal grubu tarafından yapılmış olsa da, bir Death Metal parçası olarak değerlendirilmesi yanlış olacak olan bu parçanın büyük çoğunluğu, kıvamı tadından yenmez güzelliklere ulaşmış bir enstrümantal olarak devam etmekte. Sadece parçanın sonlarına doğru Tanju abimizin ufak çaplı hisli yardırmaları kendisini göstermekte.

Dinleyin, seveceksiniz.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

İnsansız uçağın aslında ilk mucidi ben olabilirdim!


İnsansız uçağın aslında ilk mucidi ben olabilirdim!


Yıllar evvel yapmış olduğum bir proje, benim aslında şu an olduğum konumlardan çok uzaklarda, önemli bir mertebede olmamı sağlayabilirdi. Ancak ufak ve önemsiz olarak sayılabilecek bir kaç hata yüzünden olmayı hakettiğim yerden çok uzakta, bir yazıcı teknik servisinde, tuşları zor basan bir klavyeyi kullanmak zorunda olarak sizlere hikayemi anlatmak durumunda kalıyorum.


Şu an bile tüylerimden diken diken olmamak için kendimi zor tutuyorum.


Her şey 3 Haziran 1987 yılının gecesinde başladı.


Hava pusluydu ve ağaçların arasından esen rüzgar, kendimi vahşi ormanlar içersinde yürüdüğüme inandırmamı sağlıyordu. Camdan içeri süzülen gölgelerin üzerime ağırlık veren yansımalarını görmemek için yorganı başıma çekmiştim. Yattığım yerde sağ tarafıma döndüm. Çıkan hışırtılar vahşi ormanlar içersinde yürüdüğüm hissiyatını yeniden yaşatmıştı bana ve bu aynı zamanda dualarımı anımsattı bana... Yarın uyandığımda yine yatağımın içersinde, yorgan boynuma kadar çekik bir şekilde bulunmak istemiyordum annem tarafından. Yatağa işememek için dualarımı sıraladım yine huzursuzca. Altımda hışırdayan muşambanın üzerinde; dışarıdan üzerime yansıyan gölgelerin boğuculuğunda...


Ertesi sabah uyandığımda yorgan boynuma kadar çekik bir şekilde annemle yataktan çıkıp çıkmama konusundaki günlük rutin tartışmalarımızdan bir tanesini daha yaşıyorduk. Aslında gece yatağa işemememiştim, sadece çok hasta olduğumun görmezden gelinmesine çok içerlemiş ve anneme çok kızdığım için, onu cezalandırmak adına yatağa işemiştim. En azından olayın böyle işlediği konusunda büyük bir ısrar söz konusuydu ancak gözyaşlarımın bana vermiş olduğu yetki, annem üzerinde hiç bir etki yaratmıyordu.


Annem tarafından hırpalanarak yıkandım ve çiş kokulu muşambamın balkondaki hışırtılarını dinledim bir süre. Elimde ucundan ısırılmış ekmek duruyordu. Hışırtı çıkaran muşambanın sesini dinlemek inanılmaz rahatsız ediyordu beni. Mağlubiyetle sonuçlanan sabah savaşlarını anımsatıyor, utanç içersinde başıma çekebileceğim bir yorgan arıyordu ellerim ister istemez.


Herşeyi oluruna bırakıp, 6 yaşına gelmiş çocukların da yatağa işeyebileceği gerçeğini kendime ısrarla kabul ettirdim.


Artık kendimi bilime vermiştim. Gökyüzüne baktığımda uçan uçurtmaları gördüğüm zaman heyecanlanır buluyordum kendimi. Daha yukarı baktığımda uçakları görüyordum ve bu daha heyecan vericiydi. O günden sonra küçükken ne olmak istediğim sorulduğunda aslında pilot olmak istediğimi söylüyordum. Aslında diyorum çünkü biraz telafuz sorunum vardı. Gerçekten. Şeref yerine Fereş diyebildiğim gibi Pilot yerine de Kilot diyormuşum. Çocukken insanların neden bana ısrarla büyüyünce ne olmak istediğimi sorup, sonra da güldüğünü yıllar sonra net olarak anlayabilmiştim. Neyse. Pilot olmak istiyordum ve amacıma giden yola en başından çıktım, o zamanlar şeytan uçurtması denen meretten yapmaya çalıştım. Babama söyledim, beceremedi. Kendi imkanlarımla yaptığım ilk şeytan uçurtma gerçekten harikalar yaratmıştı. O kadar güzel uçuyordu ki, annemin dikiş kutusundan çaldığım kocaman makaranın sonuna kadar geldiğimi farketmemiştim ve bir anda ipin bitmesiyle şeytan uçurtmam boşluğa doğru süzülmeye başladı. Ben kaçan ipin peşinden koştum ama ayaklarım yeterince uzun olmadığından yakalayamadım. O şeytan uçurtmam kaçtı ve ondan sonra onun kadar güzel bir şeytan uçurtması yapamadım.

Ama zaten bir şeytan uçurtması için gelinebilecek en son noktaya gelmiştim zaten. Yaşıtlarım o boktan şeytan uçurtmalarını uçurabilmek için saldıkları üç metrelik iple deli gibi koşarlarken, ben yaptığım şeytan uçurtmasını nirvanaya ulaştırmıştım. Hem de hiç koşmadan. Bu yüzden artık çitamı yükseltip çitalı uçurtmalara göz diktim.

Yaşımın ufaklığından dolayı çitalı uçurtmanın denge olayını tam olarak kavrayabilmiş değildim ve denemelerim hüzünlü fiyaskolarla sonuçlanmak için can atıyorlardı. Hayatımın en heyecanlı döneminde yenilgiyi kabul edebilecek durumda değildim ve ağlama yoluyla annemden aldığım parayla kırtasiyeye gidip bana uçurtma yapmasını istedim. Teslim tarihi konusunda anlaştık ve paramızı yatırdık. İki gün sonra teslim tarihi geldiğinde kırtasiyenin içersinde üç kişiydik. Kırtasiyeci, ben ve bir çocuk daha. Masada uçurtmalar diziliydi. Çeşit çeşit ve renk renk. Kırtasiyeci eline gazete kağıdından yapılmış bir uçurtma aldı ve ben hemen atladım heyecanla uçurtmayı almak için. Diğer heyecanlı olan çocuk benden geri kalmadı ve o da atladı. İkimizde uçurtmadan tutmuş, çirkinliğine zerre aldırmadan o uçurtmaya sahip olmak istiyorduk. En sonunda kırtasiyeci noktayı koydu ve o uçurtmanın diğer çocuğun olduğunu söyledi. Zaferi diğer çocuk kazanmıştı ve gazeteden yapılmış çirkin uçurtmasını alıp sevinçle çıktı kırtasiyeden. Bense malubiyetimin hezeyanını yaşarken kırtasiyeci bana rengarenk süslü uçurtmalardan birini verdi. Gözlerim ve ağzım açık olarak aldım uçurtmayı heyecanla. Hemen fırladım ve evimizin karşısındaki çimenlikte uçurtmamı denedim. İyiydi ama şeytan uçurtmam kadar benim değildi.

Zaman sonra kendi uçurtmalarımı yapmaya başladım ve Çamlıca'nın malum direklerine ilk uçurtmayı takan insan oldum. Uçurtmam orada iki hafta civarı her şeye dayanarak kendi başına uçmaya devam etti ve sonra gözden kayboldu ama biz onun anısını gördüğünüz gibi hala yaşatıyoruz.

Uçma eylemleri ile ilgili başarılarımın hissedilebilir varlığını yaşıyordum. Artık deneylerimi kendi üzerimde yoğunlaştırmam gerektiğini düşündüğüm çağlara gelmiştim. Çizgi filmlerin etkisinde kalarak çok yüksek olmayan bir yerden şemsiyeyle atladım ama gereksiz bir deney olduğunu anlamıştım yere indimde.

80 Günde Devri Alem o zamanlar kafama takılan bir çizgi filmdi. Balonla dolaşmanın dayanılmaz bir haz olabileceğini düşüyordum. Çevremde beni kaldırabilecek bir balon olmadığı için, ben de profesyonel bilim adamları gibi deneylerimi hayvanlar üzerinde deneyebileceğime karar verdim. Annanemin eski ahırının gübrelerini eşeledim ve bir kaç tane solucan buldum. Gazı kaçmaya başladığı için artık ilgimi çekmekten uzak olan uçan balonumun ev dışında gayet iyi uçabildiğini gördüğüm için kobay olarak bulduğum solucanları uçan balonuma bağladım ve evimizin çatısına çıkıp insanlık için büyük hedeflerle çıktığım bu yolda onları boşluğa doğru bıraktım. Ev dışında gayet iyi uçabilen uçan balonlarım gerçektende iyi uçuyorlardı. Solucanlar kıvrılarak yükseldiler bulutlara doğru. Boynum ağrıyana kadar izledim balonumu. Aslında amacım solucanların reaksiyonlarını gözlemlemekti ancak çok uzaktılar ve maddi imkansızlıklar oraya bir mikro kamera koymamı engellemişti. Elimdeki tek dürbünde Türkiye Gazetesinin vermiş olduğu ve sadece üç metre ötesini gösterebilen dürbün olduğu için solucanlarımın reaksiyonlarını tam olarak göremedim. Ancak ilk uzaya çıkan solucanlar olduklarını bilmenin haklı gururunu yaşadıklarına eminim. Ben şahsen bunun bilincinde olarak gayet gururluydum ve önümüzdeki iki saati bu gururun vermiş olduğu kıvançla geçirdim.

Deneyimin başarılı olduğunu görmüştüm ama insanlık için ne derece bir yarar sağlayabileceğini kestiremiyordum. Zira uçan balon zaten keşfedilmişti. O yüzden balondan vazgeçip, yapmış olduğum kağıttan uçaklara bir roketleme sistemi ekleyerek insansız uçaklar konusunda bir atılım yapma düşüncesine saplandım.

Daha sonradan gerçekten sadece kızları kaçırdığı konusunda emin olduğum kız kaçıran denen icadı alıp, normal şartlarda fırlattığımda metrelerce dümdüz giden harika uçağıma monte edip, bu metrelerce dümdüz gitme olayını "biraz daha hızlı ve biraz daha uzağa" olarak arttırmayı hedefliyordum. Deneylerimin değişilmez mekanı olarak yine çatıya çıktım. Kağıttan bir uçak yaptım ve roketleme sistemimi yerleştirmeden denedim. Gayet düzgün ve güzel gidiyordu. Hacı bakkaldan almış olduğum kız kaçıranları; ki daha sonradan bunların gerçekten sadece kızları kaçırdığı konusunda emin olacağım, yavaşça ve dikkatle uçağımın kuyruk kısmındaki boşluğa yapıştırdım. Roketlemeden önce tekrar denedim ve yine gayet düzgün gidiyordu. Deney için herşey hazırdı. Roketleme rampasını kurdum ve adını daha önce ilk kez uzaya gitmiş olma özelliğini kazanan solucanlarımdan birisini gururlandırmak adına (çünkü aralarında en heyecanlısı oydu) verdiğim ismi verdim ve Mahmut 1'i rampaya yerleştirdim. 10 dan geriye doğru saymaya başladım ve daha önceden mutfaktan aşırmış olduğum kibritle ateşleme sistemini çalıştırdım. Fitil yandı ve daha sonradan gerçekten sadece kızları kaçırdığı konusunda emin olacağım olan kız kaçıranın barutları yanmaya başladığında, elinle fırlattığında dümdüz giden alet olduğu yerde yuvarlanmaya başladı. Delice döndü, döndü, döndü ve barut bittiğinde büyük bir kısmı yanmış olarak barutun bittiği yerde kaldı.

İlk denememde yanılmıştım çünkü bu kağıttan bir uçaktı ve rampa işe yaramazdı. Ateşleme sistemini ateşleyip, uçağın fırlatmalıydım. Yeni bir uçak yaptım ve ateşleme sistemini yerleştirdim. Çeşitli testler ve denemelerden sonra uçağın arka kısmına yerleştirdiğim ve daha sonradan gerçekten sadece kızları kaçırdığı konusunda emin olacağım kız kaçıranın fitilini yaktım. Mahmut 2'yi kaldırdım ve tam barut yanmaya başladığı anda fırlattım. Sanki az önce çılgınlar gibi uçan uçak o değilmiş gibi delicesine dönmeye başladı uçak. Barut bitene kadar döndü. Mahmut 2'de hüsranla sonuçlanmıştı.

Mahmut 3'ün denemelerinde kız kaçıran değil, ateşlediğin zaman direkt yukarı fırlayan roketlerden almaya karar verdim ama param yoktu ve deneylerim maddi imkansızlıklar nedeniyle sürekli olarak ertelendi.

Mahmut 1 ve Mahmut 2'nin başarısızlıklarıyla içim burkulmuş ve eve inmiştim. Hiç kimseyle konuşmadım, yemek yemedim. Hüzünseldim işte. Yattım hemen, kimseyle konuşmadım.

Sabah uyandığımda yorgan boynumda annemle hasta olduğum konusunda ciddi bir tartışma içersindeydik...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 5 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu