Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Hastanın Şarkısı: Eddie Vedder - No Ceiling

Christopher McCandless



Eddie Vedder - No Ceiling

Uzun ayrılıklar beni mutlu ediyor. Bu aslında mutlu gitmeyen bir hayatın bilinçaltında yarattığı bir sonuç.


Uzun ayrılıklar, düşünmemek için sarfettiğim bütün özverimi bitiriyor.

Keza düşünmek canımı sıkıyor.

Aklıma geliyor yaptığım iş, çalıştığım insanlar...


Sonra çizdiğimi sandığım yolun, aslında sahile çok yakın olduğunu görüyorum. Bir dalgaya bakıyor yitikliğim. Silineceksem bir dalgayla büyük bir dalga olmalı, çizdiğimse daha anlaşılır.

Uzun ayrılıklar bir başka hayat şansı veriyor bana. Başka bir kimlik, başka yatak, başka yastık. Böylece ardımda bıraktığım yaşantıya daha gerçekçi bakmama neden oluyor. Düşündürüyor, bir bakıma üzüyor.

Kaybettiğim koca zamanlar için...

Geçen zamanı bir kayıp olarak görmek "hayatın sillesini yemek", Tecrübe edinmek, vesaire...

Daha yetmedi mi bu kayıp diye soruyor insan.

Şu yaşantımın en sevdiğim yanı, bu uzuuun ayrılıkları yaşatıyor olması.

İki haftaya yakındır Balıkesir'de, henüz gitmeden önce izlediğim Into The Wild filminin bıraktığı muhteşem izlerle çalışmaktaydım.

Öyle ki dağlar bana, ben dağlara, iş bana, ben dağlara, personel bana ben yollara, şeklinde gidip gelmelerle bitirip geldim sonunda. Bir müddet daha beraberiz. En azından bu beraberlikten dolayı mutlu olduğunuzu varsayıyorum. Hadi amaaa bana bir şans verin.

Kendimi Christopher McCandless gibi insanlara sevdirebileceğimden kuşku duysamda, o yollardan geçmeyi düşünmek bile bana huzur veriyor.

Çünkü bende "İnsanı az sevmem, ama Doğayı Ondan çok severim."

Christopher McCandless!

Senin bittiğin yer, bizim başlangıcımız olsun.

Ve Eddie Vedder!

Yarı Kızılderili insan, Hasta'nın şarkısı senden olsun.



Yazar notu; Filmi izleyip, mp3 player'a yüklediğiniz Eddie Vedder müzikleri eşliğinde tutmayı amaçladığınğız yolu buraya yazın ki Dünya küçük demeyelim.



(Süper) Cem'in isteği üzerine...




Eddie Vedder - Society

Buda benden olsun kuşağı...




Eddie Vedder - Long Nights

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 6 Comments

Moritanya'da Olaydım Şimdi, Ne Güzel Olurdu!...

Efendim selamlar! Nasılsınız? Afiyettesiniz işallah?

Beni soracak olursanız, güzel bir yemek yedim, güzelce şarabımı yudumluyorum. Dünya içince güzel lan! Abarttığımı düşünenlerle şu andan itibaren görüşmek istemediğimi açık açık söylüyorum. İnsanlar, tüm insanlar içse bence dünya daha güzel bir yer olurdu. Düşünsenize, herkesin kafası çıtır, çakır, misler gibi muhabbet ediyorlar. Çok içmicen ama, duracağın yeri bileceksin, sonra güzel olmuyor. Tadında içtiğinde alkol bence dünyanın en güzel şeyleri arasında ilk beşe rahatlıkla girer. Bi kere insanın zihini açıyor! Gerçekten lan! Alkol aldığım zamanlarda olayların hiç görmediğim boyutlarını görüyorum, algılarım inanılmaz çalışıyor. Normal insan zekasına erişebilebiliyorum bile! msdoıfas

Ki böyle zamanlarda müzik dinlemek bana inanılmaz haz veriyor. Konserlere gittiğimde domuz gibi içmem bu yüzden. Konsere gidiyorsan içeceksin arkadaş, yoksa çıkmıyor zevki. Yok, yine çıkar ama, böyle öküzcene içeyim, algılarım iyice açılsın, yorgun kaslarım gevşesin falan; öküzler gibin pogo yapayım, kafa göz gireyim sevgili metaldaşlarıma falan. Konser dediğin olay böyle güzel. Ama bunu diyince aklıma geldi; hatunlara bu konuda çok üzülüyorum. Pogo yapmanın hayvani zevkini yaşayamadıkları için gerçekten üzgünüm. Hayvani zevkler tatmak iyidir. Zira hepimiz direkt olarak maymundan geldiğimizi iddia edemesem bile bi çeşit hayvandan evrildik. Yani en azından ben böyle olduğunu düşünüyorum şu minik beynimle. Ancak, gelgelelim, biz erkeg insanlar konser meydanlarında birbirimize en içten sevgilerimizle kafa göz girerek bu "ne idiğü" belirsiz hayvan atalarımızla bir empati kurabiliyoruz, bir sinerji yaratıp onlar gibi davranabiliyoruz. Ancak hatun kişiler sadece kenarda durup papağan kuşu gibi kafa sallayabiliyorlar. EY HATUNLAR! Biz papağandan gelmedik! Biraz atalarınıza yaraşır şekilde eylenin lan bence! :s Neyse.

Müziği kafam tatlıyken dinlemek güzel oluyor çünkü daha önce bahsetmiş olduğum gibi algılarımın hassaslığı on numara açılıyor. Tüm gitarları, tüm davulları, tüm egzantirik vokalleri ben yapıyormuşummuşçasına hissedebiliyorum. Beynimin içinde hayatımda hiç bir zaman öğrenemediğim notalar dönüyor. Sanki ver elime gitarı, o an Bill Steer gibi gitar çalarım, Dave Culross gibi davul çalarım. Ama gerçek anlamda elime baget ya da pena versen eşşekler gibi sıçarım lan sdmofs Hiç beceremiyorum valla. Hatta, yıllar önce bir arkadaşımın gaza gelip almış olduğu gitar vardı. Nijerya'ya çalışmaya giderken bana bıraktı gitarı. Görebileceğiniz en boktan gitar. Yani gitar çalabilenler söylüyor öyle olduğunu, ben anlamam. Bana sorsan; ÜFF GİTARA BAK derim. HARİKA GİBİ DURUYOR LAN diye eklerim en fazla. Neyse işte. Aradan yıllar geçti, en fazla 5 kere elime almış ve 5 saniye sonra bırakmışımdır. Geçenlerde bi bakayım lan şuna dedim, ne var lan, çalarım ki ben bunu! dedim. August Rush filmindeki çocuk gibi yatırdım gitarı kucağıma, tellerine vurmaya başladım ve en alttaki en sikko sesi çıkartmaya çalışan tel koptu amına koyim. Kaldı elimde. Diğer 5 telle çalmaya devam ettim. Yani çalmaya derken, bu sizi aldatmasın. August Rush filmindeki çocuk çalabiliyordu ama ben, şahsen, bizzat biraz daha anasını ağlattım elektro gitarın. Sonra koydum kenara. Duruyor öyle. Yani alkol algılarımı açıyor olabilir ama kesinlikle yetenek konusunda sıçışların en kralını yaşamama engel değil...

Şu bizim böyyükşeğer belediyesine diyecek söz bulamıyorum. Benim bildiğim kadarıyla belediyeler halka hizmet amacıyla kurulmuş organizmalardır. Şehirdeki yada ilçedeki yol bakımı, temizlik blah blah gibi bakım işlerini yaparlar falan filan? Belediyeler hizmet için vardır yani? Ya da ben öyle biliyorum. Neyse. Ama bizim buralarda belediyeler en kral ticaret kafasına sahip adama ticaret dersi vermiş adamlardan kuruluyor. Her şeyden para kesiyorlar, her şeyden para kazanmaya çalışıyorlar. Tamamen ticarethane mantalitesi. En büyük soygunları ulaşımdan elbette. Geçenlerde bahsetmiştim, aylık mavi kartın ücreti 110 Lira ve bir ayda 200 basım hakkı tanıyorken 160'a düşürüldü. Ki bundan birkaç yıl önce böyle bir sınır da yoktu. Aylık ücretini veriyordun ve ücretsiz olarak işini görüyordun ya da dolaşıyordun. Parasını verdin sonuçta, ne yaparsan yap. Ama şimdi ticarethane mantalitesine ters düşüyor tabi böyle gezmek tozmak falan. Onların kafalarında belirlemiş oldukları standartlara uyman lazım. Onların dilediği kadar gezebilir, onların uygun gördüğü kadar para ayırabilirsin kenara.

Şimdi ayın 28'i ile takip eden ayın 5'i arasındaki zamanlarda doldurulabilen mavikartlar artık 1'inden 1'ine doldurulabilecek. Yani arada kalan 3 günde bile gözleri var. Kimilerinin erken bitiyordu mavi kart kontörleri ve 28'inde doldurup devam edebiliyorlardı seyehatlerine. Şimdi erken bitme durumlarında öpe öpe tekrar akbil denen saçmalığı doldurmak zorunda kalıyorsunuz. Cebinizdeki her kuruşta gözleri var adamların.

Açıköğretim fakültesine tekrar kayıt oldum bu sene. Aralık 15'te pasonu gelip alabilirsin dediler, gittim, Ocak'ta gel dediler, gittim, 15'inde gel dediler, gittim, şimdi "Şubat 15 gibi bi arayın" diyorlar. Her gidip gelmem bir maliyet zaten ama bunu geçtim bile ben. Öğrenci mavi kartı 60 lira. Öğrenci kartını yani pasosunu alan insanlar 110 yerine 60 lira verecekler. Böyühşeğer belediyemiz kelle başından 50 liranın hesabına aylardır sallıyor pasoların teslim zamanını. Aylardır sömürüyor insanları.

Belediyecilik anlayışı A.K. partisinden sonra iyice değişti, bir haller oldu. İnsanlar "ay ne güzel metrobüs, ay ne güzel çöpçü abi, ay ne güzel çim dikiyorlar, ay ne güzel asfalt yapıyorlar" diye kendilerini kandırıp, bu dolandırıcı zihniyete oy vermek için kendilerini kandırıyorlar. Metre karesi 2 bin liraya gelen asfaltı döküp, altı ay sonra kazıyorlar ve tekrar asfaltlıyorlar. Kar yağdıktan sonra insanlar seviniyor "ay ne güzel dozer yolladılar mahallemize, yolları açıyorlar, yaşasın belediyemiz" diyorlar ancak o dozer o asfaltın anasını ağlatıyor; tabi bunu düşünen yok... Şu okumamış diye üzüldüğümüz halk aslında master, doktora derecesine kadar gitmiş durumda Tabi koyunlukta..

Bi de bu aralar şu dikkatimi çekiyor. Çok değil, daha bir iki ay öncesinden milleti korkudan öldürdüler, insanlar haremlik selamlık oldular domuz gribi olmayalım diye. El tokalaşmak abes, öpüşmek ise gerizekalılık seviyesine ulaştı. Haberlerde "bugün domuz gribinden 3 kişi daha öldü" diye anlatıldı her akşam ama nedense hiç birinin adı ve yeri açıklanmadı. "Halkı paniğe sevk etmek istemediler" tabi; ki aslında bu şekilde halkı paniğe sevk ettiklerinin gayette bilincindeydiler. Neyse. Kara kış çok pis geldi, bokumuz bile dondu, çıkamadı büzükten kaç gündür ama hiç yok haberlerde domuz gribi falan? Noldu lan bu domuz gribine? Kimse ölmüyor mu artık domuz gribinden? Öpüşebilir miyiz artık? Atış serbest mi hacılar? LAN BU KADAR MI MAL YERİNE KOYUYORSUNUZ İNSANLARI!

Çok sinirlendim.

Takmaya başlamışken şu dizilere de takayım bari. Bi' dizi vardı ATV'de. Kapalıçarşı diye. Dizi zihniyetinden nefret ederim, ki bu diziyi de izlemiyordum zaten. Arada yemek falan yerken denk geliyordu bakıyordum. Sıkı bir metalci olduğunu bildiğimden dolayı sempati duyduğum başrol oyuncusu olan Nejat İşler diziden atılmış. Sebep? Sete alkollü geliyormuş, disiplinsizmiş.

Yine yemekten yemeğe denk geldiğim bi dizi vardı. Gençlik dizisi style. Neydi lan adı dsıofs. Dur google'a soralım. Kavak Yelleri. Orada oynayan bi karakter vardı Efe isminde, elemanın oyunculuğunu beğeniyordum, izlerken, izlediğim kadarıyla eğlendiriyordu beni. Geçenlerde gördüm," lan bu eleman nerde" dedim ablama, o da atılmış. Disiplinsiz ve başına buyruk birisiymiş.

İkisinin de diziden atılma şekilleri aynı; ikisini de öldürmüşler.. sdmıfs

Bildiğim bir şey varsa, o da sanatçı kişiliğin özgür ruhlu olmasının gayet normal olduğudur. Sanatçı olmak bile bi garip Türkiye'de amk. Belli kalıplara sokulmuş, asker gibi emirlere uyacak, disiplinli olacak, patronun/set amirinin/yönetmenin sözünü dinleyecek falan? Bu ne lan?! Sikindirik manken oyuncularla, posası çıkmış ve açlıktan ne yapacağını şaşırmış eski yeşilçamcılarla ya da ünlü olmak uğruna hangi yönetmenle yatacağını şaşırmış çıtırlarla devam eder bu dizi sektörü. Arada bir iki tane sanatçı ruhlu iyi oyuncu çıkar, onları da itinayla "öldürürüz".

Halaluyah!

Hasta kalınız efendim, sevgiler..

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

(Süper)Hasta....

Efendim selamlar! Nasılsınız? İyiyim ben.

Yine sırf canım bir şeyler yazmak istedi diye yazmaya başladığım yazma ritüellerinden bir tanesini daha gerçekleştiriyorum. Ve bu sizlere hemen "yine aklımda bir şey yok" kelime grubunu anımsatabilir. Ki normal olanda bu olmalı zaten. Alışık olmalısınız sevgili kemik kadrom...

Bu aralar oldukça yoğun bir biçimde film izlemekteyim ve indirmekteyim ama filmler hakkında zırvalayasım yok. Zira ben filmleri sadece izliyorum. Ya da böyle olduğuna kanaat getirdim. Film bloglarını ya da herhangi bir sitede film yorumlarını okuduğum zaman, kendimi filmleri sadece izlemiş gibi hissediyorum. "Millet neler çıkartmış lan filmden?!" Oysa ben x kişiye göre, oyuncunun orada Y düşünceyi anlattığı sahnede kıçımı kaşıyordum! Filmler hakkında zırvalayanlara bırakmak lazım bu işi. Buna kesinlikle kanaat getirdim. Ben sadece izleyip "güzelmiş lan" diyebilenlerdenim. Filmde kim oynar, kim yönetir gerçekten pek sallamıyorum. Sallasam zaten bunca rezil filme sonuna kadar dayanmazdım. Sonuna kadar dayanabilmeyi seviyorum ve bu açıdan sabrımı zorlayabilecek çok az film olduğunu düşünüyorum. İğrenç filmlerin hastasıyım.

Şarap içiyorum ve yarısı bitti. Yarısını yarın saklamak bence akıllıca olur zira bu saatten sonra içtiklerimin bana bir yararı dokunmayacak ve yarın kalkmamam için büyük bir istekle yatağa çivileyecekler beni. Ki zaten iş günlerinde yataktan kalkmaktan nefret ediyorum. Tatil günlerinde "zıpkın gibin, fişşşek gibin" yataktan fırlıyorum, 08:30 da cin gibi bakıyorum dünyaya ve yatak bana dar geliyor ama iş günlerinde bilinçaltımın ve aslında bilinçüstümün yoğun baskısıyla yataktan çıkamıyorum. Uyudukça uyuyasım geliyor. Bıraksan akşama kadar yatarmışım gibi geliyor. Ama biliyorum ki şirketi arayıp "ben bugün gelemiyorum, çok hastayım" şeklinde bir yalan uydursam bile yine gözüme uyku girmeyecek. Bu tamamiyle "iş" olgusunun bünyeme salgılamış olduğu ruhsal hezeyan.. Bu konu hakkında uzun uzadıya yazmak istemekteyim ama yeri burası değil. Yani bu yazı değil.

Seyfi Abi'yi özledim lan. Nerede o, gören var mı?

Tekel işçilerinin direnişlerini gazetelerde okuyabilen var mı? Gören var mı onların neler yaşadıklarını ve ne uğurda bu soğukta üzerlerine giydikleri kefenlerle Ankara'da göze aldıklarını sistem uşaklarının ve kalemşörlerin satırlarında? Olmaz. Göremezsiniz. Siz onlara yani sistem uşaklarına bakmaya devam ettiğiniz sürece göremeyeceksiniz. Onlar oradalar hala, devam ediyorlar eylemlerine ve adaletsizliğe karşı çığlıklarına... Onları görün, onları hissedin. Fırsatınız varsa çadırlarına gidin. Bir iki kelam edin. Manevi desteğinizi götürün onlara. Onların direnişlerinin boşa olmadığını, onları koca 72 milyon içinde görenlerin olduğunu gösterin. Bunu hakediyorlar...

Hastalıklı öyküler yazmaya devam edeceğim. Aklımda bir çok saçma sapan hikaye var. Bildiğiniz deathsidestory saçmalıkları.. Ama aklımdakileri yazıya dökmek için ayrı bir motivasyon gerekiyor sanki. Aklıma geldiklerinde yazacak zamanım olmuyor, yazacak zamanım olduğumda canım istemiyor. Böyle saçmalık doluyum.

Ve evet, yatma vakti ve yine birilerini zengin etmek için ertesi güne uyanma vakti. Hepimiz için. Bir çoğunuz için.. Elinize ne geçiyor ve bu hayattan ne kadar mutlusunuz, bunu düşünmek size kalmış.

Neyse. Hastalıklı kalınız, sevgiler..

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 1 Comment

Hastanın Şarkısı: RockerJoker - Америка (America)

Yeah yine bir doğum günü pastası. Moruk bu meyveli pastalar çok sıkı harbiden.. Beynim durdu ne yazıcaktım..

Arkadaşım sayesinde tanıştığım cillop oğlu cillop bir grup, ortalıkta çok fazla klipleri yok. Ya yeni bir grup ya da bilmiyorum banane ki lan işte.. Eğer ilginizi çekerse birde canlı performanslarının olduğu birkaç videoları var, gayet sevimli buldum abileri.

Okuyucu: ee lan gotush niye olması gereken günde olmadı bu atraksiyon?

Yazar: O.o






*(Süper)Cem'in dipnotu: Çünkü yazar accuk yoğunmuş ya da yoğun numarası yapmış. Olsunmuş.

POSTED BY Charmerian
DISCUSSION 1 Comment

Hasta Adam: Mutluluk Çubuğu

Bunca yıllık tecrübelerim yalandı yani, öyle mi? Bana gösterilen, bana öğretilen bu eylemler yalan olamazdı...

30 yaşındayım, bekarım ve pek arkadaşım olduğu söylenemez. Günlerim evde televizyon başında video izleyerek geçiyor genellikle. Çalışmayı sevmem ve onun da beni pek sevmediği yönünde sağlam kanıtlarım var!.. Neyse..

Her şey metroda başladı. Metro ve onun bitmek bilmeyen yürüyen merdivenlerinde.. Yürüyen merdivenlerin sağ tarafında, yani yürüyen merdivenlerde yürümeyen insanların bulunduğu tarafta durmayı severim. Orada durur ve kenar duvarlarda asılı duran film afişlerine bakarım. Yine böyle bir gündü ve yürüyen merdivenlerin yürünmeyen tarafında durmuş film afişlerinin olduğu duvarlara doğru ilerliyordum. Yaklaştıkça normalde film afişlerinin olduğu duvarda, başka başka afişler olduğunu görünce içimi kaplayan huzursuzlukla gözlerim önüme düştü. Kafamı kaldırdım ve tam burnumun dibindeki koca kıçın farkına vardım. Güzeldi ve tam burnumun dibindeydi.

Yüzünü göremesem bile içimden gelen insancıllık genleri yüzünden onu mutlu etmek istedim. Kıçına dokunacaktım. Kıçına dokunarak onu mutlu edecektim. Tam anlamıyla bir tecrübem olmasa bile izlediğim filmlerde böyleydi. Kadınlar kıçlarına dokunulunca mutlu oluyorlardı. Musluk tamircisine tıkanmış boruyu göstermek için lavabonun altına eğilen kadına mutlaka ellerdi musluk tamircisi ve kadın mutlu olurdu. Kablo TV'yi onarmak için genel tamirciye kabloların çıktığı yeri gösterirken de aynı şey olurdu. Adam eller ve kadın mutlu olurdu. Onlarca örnek sayabilirim. Hasta yatağında yatan adam hemşireyi eller, inşaat işçisi adam teftişe gelen mühendis hanımı eller ve bu kadınların hepsi mutlu olurdu bu eylem neticesinde. Aklıma koymuştum. 30 yıllık bekarlık ve 25 yıllık konulu film tecrübeme dayanarak, bu önümde duran ve kim bilir hayatta ne zorluklara göğüs germek zorunda kalan, belki acılara tutunmuş, belki hayata küsmüş bu kadını mutlu edecektim.

Eylemi kafamda tarttım ve sıkıca kapatmış olduğum gözlerimi tüm düşünceler sonuçlanıncaya kadar açmadım. Eylem planı tamamdı. Gözlerimi açtım ve kıç hala burnumun ucundaydı. Elimi yavaşça kaldırdım. Sağ elimi kullanırdım normalde ve yine sağ elimle geçmiştim harekete. Giymiş olduğu kot pantolonun arka cebinin merkez dikişe yakın tarafına yavaşça dokundum okşarcasına.

Ani gelen ve beklenmeyen mutluluk dalgası kıçı bir anda kastı. Amacıma ulaştığımı anladım ve elimi çektim. Elimi çekerken kıç sahibinin ağzından kaçırdığı mutluluk çığlığı yankılanıverdi metronun yürüyen merdivenlerinde. Kıç sahibi arkasına döndü ve ben gülümsedim, "hayır, teşekkür etmenize gerek yok, ben görevimi yaptım" dedim olanca gülümseyişimle. Kıç sahibi kadın "napıyorsun lan sen!" diye inanamazcasına haykırdı yüzüme. Mutluluk pınarları taşmıştı adeta. "Seni mutlu etmek istiyordum sadece" dedim. Cümlemi bitirdiğim gibi boşta olan sağ eliyle okkalı bir tokat indirdi sol yanağıma. Gülümsemem yerini hayret ve şaşkınlığa bıraktı. "Vaay, demek sado - mazo olaylarını seviyorsun!" diye bağırdım şaşkınlığımı gizleyemeyerek; onun çığlığına yakın bir tonda..

"Rağatsız mı ediyor bağyan?" dedi biri ve o gün son duyduklarım bunlar oldu...

Uyandığımda bir Orhan Veli şiirine konu olmuş gibiydim; Tarifsiz acılar içindeydim...

Burnumun ve kaburgamın yanı sıra, kalbim de kırılmıştı... Ben onu "mutlu etmiştim" ama onun şu yaptığına bak...

Türk insanı sevinmeyi bilmiyor arkadaş...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 12 Comments

"Çalışmayıp Ne Yapcaz Abi?"

Bu lanetli cümle nasıl işlemiş beyinlerimize değil mi? Çalışmadan nasıl yaşanabileceği hakkında aklımızda ufacık bir şey bile yok. Dahası böyle bir şeyin olabilme ihtimaline bir çoğumuz ihtimal bile vermiyoruz. Çalışmalıyız. Tek bildiğimiz bu.

Çocukluğumuzdan bu yana sistemli bir biçimde beynimize sokulan, hayatımıza empoze edilen ve zamanla olmazsa olmaz bir durum haline gelen bir olgudur "çalışma" eylemi.


Çalışmak zorundayızdır çünkü hayatımızı idame ettirmemiz gereklidir. Hayatımızı idame ettirecek kadar çalışırız ama kapitalist dünyanın tüketiciliği özendiren görsel büyüsü kaplar bu sefer gözlerimizi.. Satın almak isteriz. Bilgisayar, 8 çift ayakkabı, 4 mont (iki yazlık, iki kışlık) 12 pantolon, 25 don, 30 çift çorap, playstation, digiturk, düdüklü tencere, caretta ceratta biblosu falan... Ve bunları alabilmek adına daha çok çalışırız. Hep daha çoğu için programlanmışız çünkü. Elimizdekiler asla yetmez bize. Çünkü böyle olması vardır derinlerden gelen dürtülerde. Gözümüz hep daha fazlasındadır. Başkalarının kazandıklarını görür ve hırsa kapılırız daha fazlası için. Aslında ihtiyacımız yoktur ama "hayat standartlarımı geliştirmek için" dersin. Standartların yükseldikçe daha fazla çalışmak zorunda kalırsın ve daha fazlasına ihtiyacın olacaktır. Ama yeküne baktığında aslında olduğun yerdesindir ve bu hayat standartlarını geliştirebilmişlerden hiç bir zaman olamazsın. Sadece umut edersin, sadece istersin, sadece daha fazla çalışırsın ve çalışırsın ve çalışırsın. Ama olmaz. Neden?


Kutsal kitaplar yazar, hep anlatır sakallı büyüklerimiz; "bu dünyaya imtihan için geldik".. Peki insanoğlunun imtihanı çalışmak mıdır? Bu mudur hayata geliş amacımız? Bu mudur bize nihai cevabı verecek eylemler zincirini çözmemize yarayacak anahtar? Gerçekten çalışmak için mi geldik dünyaya?

Bence değil. Çalışmak için gelmedik dünyaya. Binlerce yıl öncesinin din sistemini yaratanlara inanıp "bu dünyaya ibadet etmeye geldik" savına bile inanabilirim ama bu dünyaya çalışmak için geldiğimize inanamam. Bu dünyaya yaşamak için geldik. Öküz altında buzağı aramaya gerek yok bence. Yaşıyoruz işte değil mi? Neden illa bir amacı olmak zorunda hayatın?

Çalışmak zorunda olmamak gibi bir durum da söz konusu değil artık. Hani önceden olsa, toplardın tasını tarağını, köyüne gider, bağ bahçe geçinirdin bir şekilde. Ama artık buna bile izin yok. Çünkü artık devlet dağdan gelen sudan vergi alıyor. Çünkü artık devlet ormana akan bokundan vergi alıyor. Çünkü artık devlet babandan kalmış arazine dişinle tırnağınla yaptığın evden vergi alıyor. Ormandan ağaç kestirmiyor ısınmak için. Basit bir köylünün bile sırtına binmiş, "öde" diyor. Hal böyle olunca "çalışmayıp ne yapcaz abi?"ler çıkıyor ortaya.

Peki çalışınca ne oluyor? Ne kadar ilerletebiliyoruz hayat standardımızı? Ne kadar birikim yapabiliyoruz? Evimize tadilat yapabiliyor muyuz misal? Kız arkadaşımıza bir mont hediye edebiliyor muyuz kendimizi sıkmadan? Çok istediğin halısaha ayakkabısını alabiliyor musun?

Hiç birini yapamıyorsun ve bunları yapabilmek için çok salakça bir şekilde daha fazla çalışman gerektiğini düşünüyorsun. Ama durum böyle değil. Daha fazla çalışmak hiç bir şeyi değiştirmiyor. Öyle olsa benim değişirdi. Ne kadar fazla çalışırsan çalış, sadece hayatta kalmana izin veriliyor. Daha fazlasına izin yok. Yıllarca sürünmen gerekiyor. Bilgini, emeğini, bedenini, hayallerini ayaklar altına sermen, üzerinde zıplaman gerekiyor. Daha fazla çalışıyorsun, daha fazlasını haketmek için götünü yırtıyorsun ama değişen hiç bir şey olmuyor. Müşterilerle iyi geçiniyorsun, daha fazla parça değiştirip şirketinin daha süslü bir fatura kesmesini sağlıyorsun ya da çok iyi bir sigorta anlaşması yapıyorsun falan? Hiç bir önemi yok. Sadece açlık sınırının biraz üstünde kazanmana izin var. Sadece yaşamak için kazanıyorsun ve daha fazla kazanmak için kıçını yırtıyorsun. Ama değişen bir şey olmuyor. Sadece patron biraz daha kazanıyor. Patronun kazandığından devlet daha fazla kazanıyor ve devletin kazandığından kimse bir bok kazanmıyor.


Kısırdöngü. Elde var sıfır.


Sizin onların kölesi olmanız için her zaman ellerinde tuttukları muazzam bir silah bu. Sizi aç bırakacaklar ve daha fazlasını kazanmak için genlerinize yerleştirilmiş o dürtüyü tetikleyecekler medya, okul, ebeveynler, sosyal yaşam insanlarıyla;
"daha fazla çalışmalısın!" Ve daha fazla çalışınca yine yukarıdaki paragraf gerçekleşecek. Kısırdöngü.

Sen, yaşaman gereken hayatı yaşayamayacak, sadece hayatta kalacak ve birilerini zengin edeceksin... Acı gerçek: Ücretler ne kadar düşük olursa bizler bi' o kadar çalışacağız..


Düşününce; bu komplonun daha çocukluktan beyinlere empoze ediliyor olması gerçekten üzücü. 3 - 6 yaş arası çocuklar inanılmazdır mesela. Devletle hiç bir bağları yoktur ve o yüzden muazzamlardır aslında. Söyleyebilecekleri kelimeler kanınızı dondurabilir. Bir anda öyle bir laf edelerki dumura uğrarsınız. En hakiki komedyenden iyi espriler çıkartabilirler, en büyük filozoftan daha iyi düşünebilirler, en iyi öğretmenden daha büyük dersler verebilirler ağızlarından çıkan küçük bir kelimeyle. Çünkü beyinlerine kimse girmemiştir onların. Erken kalkma olgusu işlenmemiştir beyinlerine. Okul sırasında tek sıra halinde durmak, yakasını düzgün takmış olmak, kızların memeleri, erkeklerin pipileri, cetvelin ele vurulduğunda acıtan köşesi yoktur akıllarında. Bugün özgürlüğün tek simgesi 3-6 yaş arası çocuklardır sanırım... Ama bu çocuklar okula başlarlar ve teker teker idiotlaşmaya başlarlar. Standartlaşırlar. Aynı önlükleri giyerler, aynı ödevleri yaparlar ve yapmazlarsa aynı cezaları alırlar. Aynı sıralarda çürür ömürleri. Standart bir iş makinesi haline gelirler.

İş bulmaları ya da bulmamaları "onların" umrunda değildir aslında. Onlar istedikleri iş gücünü mutlaka bulurlar. Ama ezilen sınıfların, aç insanların fazla olması işlerine geldiği için "daha fazla popülasyon" fikrini desteklerler. Aç insanlar olmalıdır. Çünkü aç insanlar oldukça örnek gösterebilecekleri "acı gerçek reality şovları" fazlalaşacak ve insanlar o hale düşmemek için "karın tokluğuna" çalışmaya devam edeceklerdir.
"En azından işimiz var abi"... Bu yüzdendir "en az 3 çocuk" fikri. Devletin hepsini doyuramayacağı ama bir şekilde hepsini emir eri yapacağı açıktır çünkü... Zira devletin herkesi doyurmak gibi bir amacı yoktur. Devlet, kendi işkembesini boş tutmamak için çabalayan bir öğütme mekanizmasıdır nihayetinde. Sömürü düzenidir. Bir piramittir devlet.

Devlet en üsttedir. En yukarıya oturmuş ve aşağıya bakar. Herhangi bir şey yapmasına gerek yoktur. En yukarıda olmanın tadını çıkartır ve aşağısındakilere baskı yapar.


Alt katta siyasiler vardır. Devleti omuzları üstünde taşırlar çünkü bulundukları konumu devlet sağlamıştır onlara. Üstünde kocaman bir kütle olsa dahi altlarında çok çok daha büyük bir kütle vardır.


Bir altında medya vardır. Gazeteciler, televizyoncular. Gösterişli yaşamı süsleyerek anlatırlar ve ekranları aşağıya dönüktür. Süslü yaşamlar gösterilir. Çalışan, kazanan, başarı hikayeleri anlatılır ve yanlarında açlık, savaş haberleri eksik olmaz. Teröristler gösterilir leşleriyle birlikte ve başarılı sikişken mankenler, çiçek sulayan siyasetçiler, taşşak kanseri olan armatörler gösterilir lüks hayatlarıyla birlikte... Yukarıya hizmet ederler. Arada bir yukarıyı eleştirirler çünkü yukarıdaki siyasetçileri desteklemeyen diğer görüş sahiplerini de saflarında tutmak yani uyutmak isterler.


Bir alt katta kolluk kuvvetleri vardır. Polisler, jandarmalar, askerler.. Adım adım yukarıya doğru hizmet içindedirler. Üzerlerinde çok yük vardır, çok ezilirler, çok yıpranırlar ve bunu altındaki tabakaları yıpratarak, hırpalayarak, işkence ederek, yargısız infazlarla tatmin ederler. Yukarıdan devamlı baskı vardır üstlerinde. Devamlı olarak medyanın ve siyasetçilerin baskısı altındadırlar. Büyük stres altında olmalarının cezasını kendilerinden daha alt tabakalarda bulunanların üzerlerine çullanarak çıkartırlar. Meydanlarda braveheart kesilirler ellerindeki coplarıyla, rambo kesilirler gaz bombalarıyla, terminatör kesilirler helikopterden fırlattıkları gaz bombalarıyla...

Bir altta memurlar vardır. Bir s.ken pişman, bir s.kmeyen. En altın bir üst tabakasıdırlar ama en alt tabakadan daha az ezilmezler. Sadece kendilerine sunulmuş "memurluk" lüksünü kullanabilirler ve bunu sadece alt tabakayı ezmek için kullanabilirler. Masadan masaya yollarlar bir imza için, sorduğun soruya yüzüne bakmadan köpeğe "hoşt" dermiş gibi cevap verirler, işi yokuşa sürerler. Bildiğiniz memur işte.. Çok ezilirler ve yapabildikleri ve yapabilecekleri yegane kıllıklar bunlardır; tabi rüşvet vermezseniz.

En alt tabaka tüm bu piramit sistemini omuzlarında taşıyan proleterlerdir. Halktır. Hep ezilirler. Hep dövülürler. Hep itilirler. En aşağı maaşlarda, sağlıksız ortamlarda çalışırlar. Hiç sesleri çıkmaz. Çünkü ses çıkartabilecek halleri kalmamıştır. "Hınk" diye bir ses çıkartabilirler bazen; o da öldüklerinde çıkar boğazlarından. Çalışmaya mahkum edilen, çalışmanın onları refaha ulaştıracağını düşünen, hep çalışan ve karşılığını alamadığı için çalan, çırpan, isyan etmeye bile "çalışan" insanlardır onlar. Onlar bizleriz.


Çalışma düsturu yüklenmiş omuzlarımıza ve ne olacağını bilmeden sonumuza yürüyoruz. Sadece çalışıyor ve umutlanıyoruz. Güzel günler gelecek diyoruz sevgilimize sarılırken. Yüzümüzde yaşam izleri beliriyor öpüşmelerimizde. Ve ertesi gün sabahında, 07:30'da sıcak yatağımızdan, ateşli sevgilimizden, eşimizden ayrılırken ölüyor yüzlerimiz. Ölüyor çüklerimiz. Sönüyor memelerimiz. Lanetleniyor bedenlerimiz. "Bunun için mi geldik dünyaya?" diyoruz Nejat abiyle beraber. Düşünüyoruz ve düşüyoruz. Çalışmaya ve umutlanmaya devam ediyoruz. Ve birilerini zengin ediyoruz.


Hayatımızın çalışarak düzelmeyeceği aşikar. Sistemin karşıtı olup, sistemin dişlisi olduğunu bilmek ise bi' o kadar acı verici. Bizler düşlere ağıt yakanlarız sadece...

Hayaller kurarız; buna izin vardır çünkü, hayallerimiz için hiç bir şey yapamaz ve yeni hayallerin gelmesini bekleriz...
Bu yüzdendir her sabah kalktığımda vücudumdan çekilen etler, her tornavida tutuşumda içimde dalgalanan isyan bayrağı, her akbil bastığımda ettiğim küfür, içimdeki isteksizlik, kızgınlık, huysuzluk ve boş banka hesabım.

Kafamın dalgınlığından aynı derecede dalgın ve dağınık oldu bu yazıda... Daha fazlasını beklemek sizin için de hayalcilik olur. hehe.. Hayallerinizin değil, yeteneklerinizin peşinden gidin ve lanetli 09:00 - 18:00 dünyasından sizi kurtarabilecek bir yol bulmaya çalışın içinizde...
Sevgiler...


POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 8 Comments

Ararım seni her yerde

Takım olarak iyi oynadık.
Bulduğumuz ve yakaladığımız fırsatları iyi değerlendirdik.
Benim değil takımın kazanması önemli idi.
Artık önümüzdeki maçlara bakacaz.

POSTED BY Chopartypical
POSTED IN
DISCUSSION 1 Comment

Tekrarlıyoruz!

Yüksek kaldırımın sadece bir sokak adı olmadığı, Yağmurunda doya doya uzun atlama oynandığı, evini sel alırken musluklardan suyun akmadığı...
kapının önünde kaldırım yokken, yolunda park çizgisi yokken, Avrupa da alıyor diyerek park parası alındığı...

Çiçek gibi olacak nidasıyla milyonlarca çiçeğin ve ağacın dikilip sulanmayarak yada yeniden! yapılanarak şantiye alanı yaplıldığı...
Kültür başkenti olan bir şehirin otobüslerinde, bayanların ve kimi zaman erkeklerin bile fortlanmamak için götü sağlama aldığı...
Yaya geçitlerinin boya harcanmak için çizilmiş, burayı kullanan yayaların ise korna ve selektör yardımıyla analarının anıldığı...
Ya şehri İstanbul söyle bakalım sahne kimin?




Senin ve seni bu hale getirenlerin...

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 0 Comments

Chopartypical ustu rumeli, yanına ayran takviyeli.

Efendim selamlar. Nasıl durumlar? Okulda size takan hocanın arabasını hala çizmediniz mi? Sevdiğiniz kızın adını yazmaya çalıştığınız sırada çalışmalar ne durumda? Akbil kaç para bil. Öğle yemeği bi kola bi simit. Maddiyat'a sakın canını sıkma. Her şey çok güzel ufukta. Portakal soslu pekin ördeği yediğini düşün, teğet geçecek unutma.

Ya da çalışanlara sesleniyorum. Çalışıyorsanız ki o zaman işiniz olduğu için şanslısınız. Müdürünüzün dünyanın en hödük insanı olduğunu, çile çekmeniz ve sabır taşınızın granitten yapılıp yapılmadığını test etmeniz için gönderildiğini düşünüyorsanız, sonra da bundan dolayı kendinizi çok şanssız hissediyorsanız, düşünmeyin ve üzülmeyin. Onlardan her yerde var kuzum. Gizli bir kurum var ve özenle dağıtıyorlar bu insanları her müesseseye. Hepimizin hopp Tereyağlı ballı ekmek olmasını istiyorlar. Tereyağı - Müdür, Bal - dötünü yırtan sen(siz), Ekmek - tabii ki Para. Bakın yıllardır çözülemeyen denklemi biz bulduk. Karl'dan neyim eksik, sadece biraz oburum, bundan dolayı yemekle olan benzetimlerim.

İki haftadır şarkılar, türküler koyuyoruz sizler için bu siteye "Hastanın Şarkısı" olarak. Şimdi ben de böyle performans sergilemek isterdim ama beklemeyin. Ben göçmenim kardeşim, bir kere kulağım alaturka. Tamam, Jeff Buckley, Anathema, Patti smith filan dinliyor görünüyorum lastfm'de ama bir de Goran Bregovic gerçeği var dostlar.

Bundan dolayıdır ki, hiç olmazsa kendim dinlerim düşüncesiyle "Hastanın Şarkısı"ndan ayrı olarak bir Rumeli-Balkan karışımı oluşturmak istedim. Kıyıda köşede bulunsun diye.


İlk olarak Selim Sesler'le başlamak istiyorum. Keşan'dan çıkan bir klarnet virtiözü.
Biliyorum Köyceğiz Muğla'da ve türkü de Muğla türküsü. Dinleyince neden listeye aldığıma hak vereceksiniz,
Şu Köyceğiz yolları'nı..





Uzaklara, Romanya' ya gidiyoruz. Çingenelerin eline bakır verseniz onu kalaylar, tencere yapar. Bundan müzik aleti yap deseniz, yine yaparlar şaşırmayın, apışıp kalmayın. Bir de çalarlar ki sormayın. Mahala rai Banda işte böyle bir grup. Ordu orkestrasından, oradan buradan toplanmışlar, bencede iyi yapmışlar. En azından bunları otobüste dinliyor, sakinleşiyor, kavga etmiyorum.

Mahala rai Banda - Mahalageasca, Remix versiyonu popülerdir.





Mahala rai Banda - Spoitoresa





Şimdi biraz yakınlaşıyor, Suzan Kardeş'in Bekriya albümüne sırtımızı yaslıyoruz. Suzan Kardeş Kosova göçmeni. Hürriyet gazetesinde fotoromanlarda rol alan oyunculara makyaj yaparak başlamış meslek hayatına. Sonrasında Şan Tiyatrosu, BKM derken Sezen Aksunu'nunda ısrarıyla bir albüm çıkarmış. Bence sesi de kalbi de güzel. Bekriya adında boğazda güzel bir mekanın olduğu ve eskiden çok müdavimi olduğu söylenir. Kosova turşuları, tavçena grafçeleri, erik rakıları,vesaire. Bekriya babasının lakabı ve çok içen anlamına geliyor. Sanırım bundan dolayı içimde bu yakınlık. Zaman geçiyor Amerika Kosova'ya el atıyor ve Bekriya' da 2004'e kapanıyor. Bildiğim kadarıyla üç Albümü var. Kendi sitesinde iki görünüyor. "Bir kızıl goncaya benzer dudağın" ilk albümünde yer almış ve bu sayede şarkı İstiklal caddesi'nde ikinci baharını yaşamıştır.
Albümden seçtiğim parçalar ise Balkan ve Rumeli tadında olanlar.

Suzan Kardeş - Sendeki kaşlar




Suzan Kardeş - Bashal




Suzan Kardeş - Roka man (Düğünlerde bolca Çalınır)




Selanik Türküsüne ayrı bir parantez, yorumlayan Sezen Aksu. Parçaya Alkolle yaklaşmayınız.
Suzan Kardeş - Selanik Türküsü




Şimdi Babamın genelde içerken dinlediği, hatta bazen teknede balık tutmak için çabalarken, söylemek için ayrı bir çaba sarf ettiği güzide bir Rumeli eserine geçiyoruz. Kırmızı gülün adı var.




Yolumuz, Yugoslav asıllı olup, savaş yıllarında Tito'nun Yugoslavya'sını dağıtan milliyetçi akınlardan kurtulmak için Avusturya'ya yerleşen müzisyenlerden kurulu La Cherga'ya düşüyor. Ekip üyelerinin kimisi Hırvat kimisi boşnak. ilk Albümleri Fake No More (2008) ile çıktığı yıl Almanya'da "The German Record Critics' Award" ödülüne aday gösterildiler. Geçtiğimiz Kasım ayında BRONX Pi sahnesinde bizleri beklediler gidemedik, ayıp ettik. En azından albümleri arşivimizde duruyor. O albümden Wedding Song şimdi sizleri kucaklıyor.

La Cherga - Wedding Song




Yurda dönüyoruz. Balkanlar'dan gelen sıcak hava dalgası ile birlikte. Fakat Fatima Spar orada Viyana'da kalmış. Fatima Spar'ın iki albümü var Trust ve Zirzop. Albümlerinde Balkan rüzgarı hayli fazla ve bunun üzerine jazz vokal karşılıyor sizi. İlginç bir yaklaşım. Daha öncedeki yazılarımızda kendisinden bolca bahsettiğimiz için sözü uzatmıyor seçtiğimiz parçaya geçiyoruz. Malum konumuz Balkan - Rumeli müziği oldu mu, oluyor parçamızın adı Kızılcıklar oldu mu?




Şimdi sırada bir grup var ama nerelidir, nerdendir bende bilmiyorum. İnternette
ufak bir araştırmanın neticesinde koca bir nah çıktı karşıma. La Panika grubunun esas oğlanının Fransızca bir röportajı var. Ama bana Bulgar gibi geliyorlar. Tek albümleri var "Afan Toufan". Albümde "Nihavent Oriental" parçası var ki, Balkan ezgileri içeriyor olmasada, koymadan edemiyorum.

La Panika - Nihavent oriental



La Panika - Gumena Palatka


Watcha Clan... fazlasıyla geniş bir yelpazeye sahip olan Fransız grup, Akdeniz sahillerinden Balkanlara, güney Fransa ve Avrupadan Kuzey Afrikaya uzanıyor. Son albümleri ile 2008 World Music Charts’da 1 numara olan grup, Dutch Mixed Magazine’de ise Avrupa Top 10 listelerinde 2008’in en iyi albümü seçildiler.
Bizim Seçtiğimiz parçaları ise "Diaspora Hİ-Fİ” albümünden.

Watcha Clan - Balkan Qoulou


Watcha Clan - Marashtein


Yelpazenin genişliği konusunda bilgi sahibi olmanız için;

Watcahe Clan - Les Courbes de Ton Corps


Gönül isterdi devam edeyim ama gerek sizin, gerekse bilgisayarınızın canını almamak adına sayfayı daha fazla uzatmıyorum, yoksa topumuz uzun ince bir yolda, helak olmuş bilgisayarlarımızla mahsur kalacağız. Listenin devamına koyacağım albümler, Daniela - Varijacii, Ognjen i prijatelji, Perunika Trio - Introducing ve tabiki Goran Bregovic olacak. Efsaneyi sona sakladık efendim. Bol Müzikler bol Güneşler. Tereyağlı ballı ekmekler.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 2 Comments

Atlar Üzerinde Oynanan Oyunlara Son Verilsin!

Bence atlar üzerinde oynanan oyunlara artık bir son verilmesi gerekmekte! Güzel hayvandır, asildir falan ama atların hiç fikirlerini sormadan saçma sapan konulara alet ederiz kendilerini...

At hayvanı, ölümünün arpadan olmasını eminim kendi isteğiyle söylememiştir. Belki haberi bile yoktur bu söylemden; ki ayrıca böyle bir şey söylemesi zaten mümkün değil. Yani belli durumlarda belki "atın ölümü arpadan olsun" lafı bir at için gerçekten boktan bir şeyi ifade ediyor olabilir. Bunu kimse ata sormamıştır. Atın arpayı gerçekten sevdip sevmediğini bile bilemeyiz. Netice at işte! Konuşamıyor. At ise eminim sormuş olsalar bile ve hatta konuşabilse bile cevap vermek istememiştir. Neden? Çünkü o asilliğe yakışmaz bizim gibi ensest olarak çoğalmış iftiracı bir ırkla muhatap olmak.


Olaya şu açıdan bakalım. Biz insanlar olarak içmeyi vr sevişmeyi seviyoruz. İçmeyi ve sevişmeyi sevdiğimiz için bir "siktiret kanka" tadında atasözü uydurmuş ve atları kamuoyunun baskıcı bakışları altına itivererek "atın ölümü arpadan olsun kanka" deyivermişiz. Çünkü yanlış ve yanlı bir kanıya göre bol alkol alanlar öleceklerdir. Karaciğer iflas eder, götünden işemeye başlarsın falan. Tırışkadan nameler. İçmeyi ya da yemeyi seviyorsak ve bunların bize zararlı ya da zararsız oldukları konusunda hemfikirsek bunu "insanın ölümü alkolden olsun" ya da "sikicinin ölümü aids'ten olsun" şeklinde bir atasözüyle, olaya hiç atları karıştırmadan insanlara söyleyemez miydik?


Ne istedik o canım atlardan? Ya arpayı sevmiyorlarsa? Ya ölümlerinin kesme şekerden olmasını istiyorlarsa? Ki koşamadıkları zaman çoğunun kafasına sıkıyor bu insanoğlu! BU NE ACIMASIZLIK LAN. Atlara büyük yanlışlar yapıyoruz. Bunu şu an gerçekten sarsılarak hissettim.


Bi' de at avrat silah deriz. Atı avradımızdan (Avrat! smdıofsd) bile öne koyarız. Neden? Savaştayken avrat yok tabi yanında değil mi? Ve tabi hepimiz biliriz ki, bunun sonucunda ortaya istenmeyen manzaralar çıkabiliyor bence. Ki daha bugün gazetede gördüm. Keçinin teki insan suratlı bir "şey" doğurmuş. Bu bir raslantı olabilir mi sizce? Keçi sırf canı sıkıldığı için mi insan suratlı bir "şey" doğurmuş. Yoksa çobanın mı canı sıkılmış? At avrat silah üçlemesinde atın en birinci sırayı alması bir tesadüf mü? Bir kafiye, bir uyak olayı mı? BANA HİKAYE ANLATMAYIN! Atları beceriyorlardı! Sonra atın ölümü arpadan olsun! Oh ne güzel! Ne şerefsiz bir ırkız. Sinirlendim lan.

Hani müslümanlıkta bir efsane vardır ya, genelde çocukları korkutmak için söylerler. "Bir karıncayı ezersen öbür dünyada o karınca dev gibi çıkar karşına, o da seni ezer". Atlara ve eşşeklere defalarca tecavüz eden müslüman kardeşlerim! Eğer efsane doğruysa o atlar ve eşşekler sizi çatır çatır sikecekler! Haberiniz olsun.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Hayat üzerine

Bir uğultu yükseldi; kör talihinin, soğuk karanlığından.
Sese doğru yürümek istiyordu,nafile. Tutmuyordu hiçbir yeri.
Uzandığı yerden baktı etrafına.





"Bu bir rüya mı ?
Yoksa zaman durmuş mu?
En kıymetli son canım burada son bulmuş mu?"

İçine akseden duyguları attı bütün benliğinden.

Bu sesi tanıyordu ve bulacaktı,

Emindi kendinden.

Hayattan öğrendiği tek kural vardı.

Hayata sahip çıkmak.

Bunun için atik olmalıydı, kuşku duymalıydı herşeyden.

Oysa şuan yaşadığından bile emin değildi.

Emin olduğu tekşey yere sabitlendiğiydi.

Kımıldayamıyor, gözlerini açamıyor,

Ve en önemlisi korkunç sesin kaynağını çok yakınında hissediyordu.

Oradaydı tam baş ucunda.

Kalleşti ve amansızca en savunmasız anda yakalamıştı kendisini.

Uykusunda...

Lakin aylardan daha Hazirandı ve sevdiği kadın çok uzaklarda O'nun geleceği Mart ayını bekliyordu.

Bir veda bile edemeden gidiyordu kör talihinin, soğuk karanlığından gelen sesin kaynağı yüzünden.

O ses paslı, yağsız kalmış bir demir yığınını andırıyor,

Çok hızlı ve kararsız bir şekilde tüm sokağı gürültüye boğuyordu.

Dayanmaya çalıştı, en önemlisi çabaladı.

Hayatta kalmak ve sevdiğine tekrar koşabilmek için,

Çabaladı...

Sonunda içinde bulunduğu garip ve esrarengiz durumun önüne geçemiyeceğini anladı.

Son dua, Son sigara... Hayır sigara içmezdi.

Balık için ölürdü ama tutamazdı.

Sudan tiksinirdi.

İçinde bulunduğu durum git gide kötüleşirlen,

Aklında en sevdiği şarkının dizeleri geldi.

"Son dua derdinde değilim,

Son dileğim bir taze balık.

Üzülme yalnız değilim,

Burası çok kalabalık."

Adiyos Adiyos..

Adiyos bebe.














POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 6 Comments

Kamuoyuna duyurulur!

Son zamanlarda artık canıma tak etmiş olan bir olaydan bahsedeceğim, belki en azından buradan bir şekilde sesimi duyurabilirim kendilerine.

Bu tarz toplulukların sahip oldukları lanet sisteme nasıl girdiğinizi bilemiyorsunuz. Bir anda yağmur gibi başlıyorlar, her gün onlarca mail temizliyorum. Alakasız pek çok insanın mail adresini görebiliyorum. Sapık ya da sapkın olsam hepsi sıçtı. Artık kusma raddesine geldim ve ne kadar isyan edersem edeyim sadece yakınımda olan insanları rahatsız ediyorum serzenişimle.

Gruplara üye olup yeniden üyeliğinizi iptal ettirmeniz, spam olarak bildirmeniz, korkup mantıksızca şifrenizi değiştirmeniz, kimlik avı dolandırıcılıpına bildirmeniz... hiç biri bir işe yaramıyor malesef. Ben de her mail geldiğinde kendilerine aşağıda yazdığım maili cevap olarak gönderiyorum. Ya herru ya merru. Dişe diş kana kan. Grupları oluşturan bütün adminlerin tamamına, boş kaldıkları zamanlarda uğraştıkları her gereksiz iş kadar küfür ediyorum.

"Gönderilenlerin arasında bulunan domino_etkisi@googlegroups.com, mehsk@googlegroups.com ve akpartinin_gercegi@googlegroups.com isimli gruplarla hiç bir ilişkim bulunmamaktadır. Daha öncesinde de kesinlikle mail adresimin karışması gibi bir durum söz konusu olamaz.. Birbirini takip eden forward maillerle yakalanan adresim için kimse beni sorumlu tutmaz. Bir kaç haftadır hiç durmadan konusu geçen her şey hakkkında spam mailleri alıyor ve grup isimlerinizi kimlik avı dolandırıcılığına bildiriyorum. Lütfen beni listenizden ya da artık her nasıl bir sistem varsa, grup adminleri bir şekilde bu sistemden adımın çıkarılmasını talep ediyorum. Aksi taktirde rahatsızlığımın had safhada olduğunu belirtir, devamı gelecek olan mail kalabalığının yarattığı fazlalıktan sizleri sorumlu tutarak bu mailin yetersiz kaldığını düşünerek gerekli olabilecek işlemler için çekinmeyeceğimi belirtmek isterim. Yeniden tekrarlıyorum, LÜTFEN mail adresimi sistemde bulunan yerinden imha ediniz. Teşekkür ederim."

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 4 Comments

what the fuck men!


POSTED BY Chopartypical
POSTED IN
DISCUSSION 3 Comments

Hastanın Şarkısı: The Coasters - Down in Mexico

Aslında bu seferlik (Normal)Özkoş yapacaktı bu Her Boku Bilen Adam'dan (bağlantı vermiyorum bundan önceki her yazıda geçiyor zaten, her şeyi bizden beklemeyin) özendiğimizi belirttiğimiz mevuzyu.

Ben sıramı savmıştım, ama hem (Normal)Özkoş görevini yerine getirmediği için hem de sanki bana bir ilham doğmuşçasına sabah uyanır uyanmaz mırıldanmaya başladığım bir şarkıya sahip olabildiğim için bu seferlik ben yumurtluyorum haftalık kalıntıyı.

İlk duyduğum andan itibaren takılmıştı zaten aklıma. Hem sözleriyle hem melodisiyle hem de sahnesinin geçtiği o dillendirmelere doyamadığım görüntüsüyle. Söylemesi de bir o kadar eğlenceli olan bu şarkıyı Death Proof izleyenler bilirler (IMDB'nin verdiği ortalama nota lanet ettiğim için size bir adet wiki bağlantısı yapıştırdım kuzular). Yavrular, dı bacak şov olarak Türkçeye çevirdiğimiz bu filmi izlemediyseniz şu dakikadan itibaren hiçbirinize önermiyorum izlemeyin.

Hadi iyi dinlemeler. Saygısızca dinleyin Tarantino'ya ve en önemlisi The Coasters'a büyük sevgilerle dinleyin.



Tenkyu meğn.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 4 Comments

Haddimizde Olmadan

Bir haddimizde olmadan yazısına daha hoşgeldiniz. Bu seferki konumuz sadece 3 kişiden oluşan Türkçe Gruplardı. Bunlar bizim aklımıza gelenlerdi.

Peki ya siz "Bunların içinde yok ki" diyenler, sizden rica ediyorum bizim hatırlayamadığımız o kıymetli diğer üç'lü kimler. (Bu nasıl anlatığım bozukluğuna sahip bir cümle) Ya da o Komedi Dans Üçlüsü ile sidik yarıştıran hatırlayamadıklarınızı hatırlayabildiniz mi? Yorumlarınızı eksik etmeyin.

Anketi hazırlamak istediğim zaman ilk aklıma gelenlerdi İzel - Çelik - Ercan. Çocukluk dönemimin vazgeçilmez ekollerindendi. Daha sonradan bir anda parçalanmalar yaşandı ve her biri kendi yolunda başarısız işler gerçekleştirdiler. (göreceli ibnelik)

Hiç kuşkusuzdu ki MFÖ listemizin ara farkla birincisi oldu. Her kuşağa aynı şekilde hitap edebilmeyi başarmış yegane gruptur. Dolayısıyla kendilerinden bir kuple aramızda paylaşmazsak kendimi borçlu hissederim.



Oysaki Cici Kızlar oldukları yerden kımıldayamadılar, Yeşilçam olmasaydı onları da bu zamanlarda hatırlayabilmemiz pek mümkün olamayacaktı. O arada bir dilimize takılan şarkıyı gelin bir daha hatırlayalım. (bu nasıl TRT konuşmaları bugün böyle ben de kavrayamadım)



Ve hayatımın melodisini yaratmış olan Ünlü grubunun bu parçasını uzun yıllar boyunca telefonumda melodi olarak taşıdım, her telefon çaldığında için için film kareleri geçerdi gözlerim ardında, dolayısıyla paylaşmazsam kan çıkar. Afiyetle dinleyin hasta insanlar.

Sevgi ve saygılarla dinleyin ama.

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 7 Comments

Spotify

İnternet'i sınırsız ve listesinde bulunan şarkılardan haylice sıkılmış arkadaşlara ithaf olunur. Gel vatandaş beleş müziğe gel. hıhıımm.

Bilindiği üzere lastfm ücretli olduktan sonra şahsen ben, trışkadan nameler çalar oldum. Bu duruma hem içerledim, hemde gazel okudum. Lakin dostlar bu gazele uzaktan bir yanıt gelmiş de haberimiz yokmuş. Elin adamı yapmış hacitsu, her ne kadar Cem hoca bir siktir çekse de ilgilenen arkadaşlar olabilir diye anlatıyorum.
Şimdi spotify iyi hoş, güzel lakin öyle hemen üye olamıyorsunuz. Nedeni Türk olmanız. Evet sadece Türk olmanız. Bu yüzden bir proxy aracılığı ile kendinizi Avrupalı yada Ugandalı gibi tanıtmanız gerekiyor. http://www.htmlblock.co.uk/anonymous_web_browser Adresine gidiyoruz ve bu adresteki alana https://www.spotify.com/en/get-started/ adresini yapıştırıyoruz. Karşımıza üyelik sayfası geliyor. Üyeliğimizi tamamlamak için İngiltere'ye ait bir posta kodu gerekiyor uğraşmak istemiyorsanız LS18 5AZ yazın gitsin. Üyelik tamamlanınca programı indirmeniz için sayfa açılıyor ve kullanıcı adınızı kullanarak programı açıp selamete nail oluyorsunuz. Şahsen ben Burhan Çaçan'dan İzzet Altınmeşe'ye kadar bir müzik dağarcığa sahip olduğumdan, müzik yelpazesini pek test edemedim. Biliyorum ki bu bloğun kemikleşmiş okuyucuları sıradan değil ve Spotify servisini yeterince terletecektir. Sağlıcakla en önemlisi mutlu kalın azizim. Gerisi nasıl olsa isteseniz de olmuyor.

POSTED BY Chopartypical
POSTED IN ,
DISCUSSION 5 Comments

İçimde Biriktirdiklerim Bunlardı Bugün...

Efendim selamlar! Nasılsınız?!

Ben şu an için pek "iyi" sayılmam ama gecenin ilerleyen dakikalarında iyi olacağımı garanti edebilirim. Geceyi bir kutu efes ile açtık. Önümüzde zorsuz bir parkur var. Çünkü sadece bir tane biram var. Ama bitti mi? Tabiiki hayır! (Aslında "çakı çakmak ayna tarak 5 metre don lastiği bir milyon" diye dolaşan vapur satıcılarından olabilirdim...) Sırada şarap var efendim. Ve ben bu gece az sonra bitmesi muhtemel biramdan sonra o şarabın da dibini görmek istemekteyim. Öyle bir hissiyat var içimde.

Bu son noktayı koyduğum anda içeri ablam girdi ve teyzelerimin en kıyak yemek yapanlarından biri olan HATÇA'nın yaptığı böreklerden getirdi bana. "ben bu gece ölmezsem ölmem ölmem hiç bi vakit" oh yes! Seviyorum HATÇA'yı ve böreklerini...

Yazımıza sevindiğim bir mevzuyu aktararak başlayabilirim.

Yıllar önce, yılını anımsamıyorum ama 2006 yada 2007 olmalı, ama 2007 galiba, Riverside konseri için Taksim / Hayal Kahvesi (başka var mı bilmiyorum ama yine de belirttim keko style) önünde bekleşiyorduk. Elimde kutu efesim, biricik dostum ve çevremde Seyhan ve onun tayfası ile sıra bekleşmekteyken, yanımızdan it kopuk olarak tabir edebileceğimiz sıfatta, ki insanları bu şekilde sınıflandırmam genellikle, insanlar geçerken birama saldırdılar "abi biranı versene" diye, ki bu benim için it kopuk olarak nitelendirebilmem için geçerli bir neden çünkü O ALEMDE İNSANLARIN BİRASINA SULANABİLECEK YEGANE İT BENİM AMK!, neyse, ben hemen geri çekildim ve biramı vermedim. Hemen önümde duran hatunun birasını çaldı herif ve yoluna devam etti. Yanında duran iki tane ibik bir şey demedi. Hatunun şaşkın bakışlarına güldüm ve yavaştan salona girdik. Riverside çok çok dinlediğim bir grup değildi ve konserin yarısını tuvaletin kenarında sikko fotolar çekerek geçirdim. Zaman geçti, last.fm isimli güzide sitede, konser yorumları hedesinde bir hatun bana mesaj attı, fotoğrafları istedi. O günden beridir o hatunla konuşuruz, uzun uzun sohberler ederiz, sever ve sayarız birbirimizi. Birası çalınan hatun olduğu için şerefsizce bir acıma duygusuyla sahip çıkmıştım kendisine dsmf Neyse!

Uzun zamandır iyi bir arkadaşım olan bu insanın Master için İngiltere'de bir okula -sevinç + heyecandan sormadım okulu- başvurusu kabul edilmiş. Yakın zamanda İngiltere yolcusuymuş. Pek çok sevindim, hala seviniyorum ve sanırım daha bir süre daha sevineceğim sdmfos. Neyse. Bu başvuru sürecinde oturup konuşmuşluğumuz ve kendisine hatrı sayılır moraller vermişliğim çoktur ve kendim kabul edilmiş gibi sevindim bu yüzden. Bu kadar uzun ayrıntılar bu yüzden sanırım. Duygusallık style.

Neyse.

Uzun zamandır yapmadığım bir şey yapıyorum ki normalde bu benim günlük ritüelimdi. Desktop bilgisayardan notebook bilgisayara geçtiğimde harddiskim falan boynu bükük kaldı kenarda köşede. Ve dolayısıyla 320 grup gibi hayvani bir rakama ulaşmış death metal arşivimdeki gruplarda boynu bükük bekliyorlardı. Sonunda bu lanetli üşengeçliğimi attım ve şu an WİNAMPA ATMIŞ OLDUĞUM 6431 TANE DET METAL PARÇASINI ŞAFILDA DİNLİYORUM. Öyle mutluyum ki.

Shuffle olayını seviyorum. Uzun zamandır dinlemediğin bir grubu ve şarkıyı bir anda önüne koyup gülümsetebiliyorlar seni. Misal az önce Dark Tranquillity çaldılar. Dark Tranquillity benim ilk göz ağrımdır. Hey gidi.

Bizim şirkette bi Yeliz var ama Yeliz'e gelmeden önce gidip şu şarabıı alayım. Bu kadar yazmaya bitti tabi bira..

Soğuk ve aynı zamanda 50'lik bira bardağına koyulmuş şarabım ile buradayım. Sevdiceğim burada olaydı "yine vikingler gibi takılıyorsun" derdi...

Neyse. Yeliz diyorduk. Kendisi rahatsızdır accuk, ki bunu ona her fırsatta belirtirim ve hatta genelde gereksiz bir şekilde bunu onun gözüne gözüne sokmak gibi hastalıklı bir uğraşım var. Her gün evden sandviç getiriyor ama yemiyor. Neden olduğunu bilmiyorum. Bazen bir tanesini yiyor ama bir tanesi kesin artıyor. Hayır, sandviçleri yemiyor ama başka şeyler yiyor. Döner söylüyor kendisine, ekmek arası tavuk söylüyor, sabahları börek aldırıyor elemana. Yemek yemekle bir problemi yok yani. Sadece o sandviçlerle alakalı bir sıkıntı var ortada ama çözemedim. Ve her akşam gelip o yemediği sandviçleri bizlere itelemeye çalışıyor. İyilik baabında. Annesinin koymuş olduğu beslenme çantasını beğenmeyen çocuk gibi. Beslenme çantasındakileri yemiyor. Annesi görmesin diye eve de götüremiyor. Dürümleri dönerleri çatır çatır yiyor ama. Yok, hayır, sandviçlerde güzel amk! Ben yiyorum her fırsatta, gayet güzeller ve henüz zehirlenmedim. Kesin annesi kızıyor bence.

Şirket demişken şirketten devam edelim. Sanırım ben lanetlendim. Evet. Gerçekten bunu ciddi anlamda düşünmeye başladım. En lanetli servisler bana çıkıyor. Piyango gibi. Sadece benim yapabileceğim bir iştir ya da bulunduğum bölgeye "yakın"dır ve "Cem anasının amında servis var; sana yakın!" derler. Her zaman böyle. Alıştım. Hatta geçenlerde Anadolu yakasında Bostancı tarafında bir yerdeydim, "Gaziosmanpaşa'da servis var" dediler; ki bilmeyenler için orası Avrupa yakasındadır ve anasını amına pek yakın bir yerdir, gittim, verilen adresi bir saat boyunca yayan olarak aradım ve bulamadım. Bulabildiğim adreste kuşlar uçmuyor, kervanlar geçmiyor ve polis otosu giremiyordu. Şirketi tekrar aradım, dedim, "adresten emin misiniz?". Servisi yönlendiren firmayı aradılar ve mekan ANKARA GAZİOSMANPAŞA ÇIKTI AMK! Sonra tekrar Anadolu yakasına servise gittim. Ama bu sadece servis konusunda değil, şirkete gelen yazıcılar konusunda da böyle. En lanetli yazıcıyı ben seçiyorum. Yapmam, ALLAK BELAMI VERSİN YAPMAM, seçmem yazıcıyı genelde, önüme geleni alırım ve onlar hep lanetli çıkar. Arada bir talihime küfreder ve dışı temiz olan, güzel görünümlü ve dıştan bakılınca aslında çok az sorunu varmış gibi görünen bir yazıcı seçerim, aralardan ayıklar ve onu alır koyarım masama. O yazıcı rastgele seçtiğim lanetli yazıcılardan daha lanetli çıkar. LANETLİ OĞLU LANETLİ'dir hatta. İçine kusmuş olsanız daha az sorunlu olabilecek türden problemler çıkar karşıma. Ve genelde SES problemidir ağzıma sıçanlar. Uyuz bir ses çıkar ve o lanetli sesin nereden geldiğini bulamazsınız. Yazıcı baştan aşağı sökersiniz, tüm dişlileri temizlersiniz, teker teker yağlarsınız, tekrar monte edersiniz ve O ŞEREFSİZ SES yine oradadır. Saatleriniz gitmiştir. Bu yukarıda tek satırda okuduğunuz ve geçtiğiniz o lanetli cümlelere İKİ SAAT vermişsinizdir ama o ses hala oradadır. Heh. Sonra patron gelir, "Cem, çok yavaşsın..." der. VAT DI FAK DEĞİLSE NE BU ŞİMDİ, HADİ BANA SÖYLEYİN, NEDİR BU!

Ben lanetlendiğimi düşünüyorum. Halısaha maçlarında da öyle. Kimseye birşey olmaz ama ben hep sakatlanırım. İyi oynadığımdan, hızlı olduğumdan, rakiplerin beni tutamadığından falan olduğu yönünde hafifletici sebepler sunuyorum kendime ama bu kadar olmaz lan. Her hafta bir yerim mor. Ki kaç kez yazdım zaten sakatlanma maceralarımı.. Kesin lanetlendim.

Şimdi bir de şirkette müzik dinleme furyası çıktı. Bok varmışçasına! Müzik güzeldir, ruhun falan gıdasıdır ama ARABESK LAN? Kocaman vibratörü olan 80'lik bir teyze tarafından kovalanmakla eş değer hisler salgılıyor bu arabesk benim bünyeme. Çıldırmamak elde değil. Bazen, kırk yılda bir, nadiren, hiç olmamışçasına, bilgisayarımın çalıştığı dönemlerde rock.fm (94.5)i açıyorum. "Bu müzikten ne anlıyorsun" diyorlar bana. "Sizin anlayamadığınızı" diyince UKALA OROSPU ÇOCUĞU oluyorum. Söyleyemiyorlar ama bakışlarından sezinliyorum ben. Sizin gibilerle yaşamaya alıştım ben dostum. Yalan yok. Ama bilmiyorlar, gerçekten bilmiyorlar, ben onların dinlediğii arabesk müzikten ONLARDAN DAHA ÇOK anlıyorum. Eminim bundan. Onlar benim kadar anlasaydı, onlar da dinlemezlerdi arabesk. Lanetlendiğimin bir kanıtı daha sanki...

Eskiden bir sürü arkadaşım vardı sanırım. Şimdi birkaç arkadaşım ve menfaat icabı beraber zaman geçirdiğimiz insanlar var. Çocukluğumuzu beraber geçirdiğimiz güzel insanlar vardı. Bir çoğu ile görüşmüyoruz. Birbirimizi gördüğümüzde karşılıklı sitemkar davranıyoruz birbirimize "arayıp sormuyorsun" diye. Ama kimse aramıyor birbirini. Bu tek tarafın suçu değil aslında. Ama bu gibi durumlarda en kabahatli benmişim gibi görüyor herkes. Onlar gibi değilim. Bu gerçeğin aslında herkes farkında. Onlar gibi yaşamıyor ve onlar gibi düşünmüyorum. Bayramda köye gitmiyorum misal. Ve ortak buluşma noktamız her zaman köy olmuştur bu arkadaşlarımla. Yaz tatillerinde ve bayramlarda birbirimizi görmek, top oynamak, denize gitmek için çıldırırdık. Tek amacımız birlikte vakit geçirmekti. Yıllar geçti. Ben vazgeçtim köye gitmekten, onlar devam etti. Ben vazgeçtim kahveden, onlar devam etti. Uçurum büyüdü, bakış açılarındaki farklar büyüdü. Terk ettik birbirimizi. Belki onlarda benim gibi üzülüyordu bu durumlara, belki bir çoğunun sikinde değildi. Dışarda kalan bendim nasıl olsa, onlar değil. Ve kendisini dışarda bırakan bendim ama terk eden asla değil...

Neyse işte... Uzun zamandır görmediğim, -en son amcamınoğlu Hüseyin'in düğününde görmüştüm, yanımda chopar Özkan vardı, takı sırasındaydık, Özkan "mahalleden arkadaşıyım" dedi, Sedat, "çocukluk arkadaşım" dedi... - çocukluk arkadaşım Sedat'ın yaklaşık 1 ay önce beyin ameliyatı olduğunu öğrendim geçen gün rastgele... İçim burkuldu. Hüzünlüyüm ve içiyorum... Hastaneye ziyaretine gidecektim, taburcu olmuş gitmeyi düşündüğüm gün. Evine gideriz artık...

Böyle işte. İçimde biriktirdiklerim bunlardı bu günlük...

Sevgiler alayınıza!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 4 Comments

Hastanın Şarkısı: Nile - Kafir!

Efendim selamlar!

Uzun zamandır aklımda olan bir durumdu bu Haftanın Şarkısı olayı. ( Her Boku Bilen Adam'dan da özendiğimi saklamıyorum elbette :P )

Her hafta Cumartesi günleri değişecek bu parçalar ve buradan sizlere belirtilecek. Her hafta bir başka yazarcığımızın seçmiş olduğu parçalar çıkacak karşınıza. Yani ipi tamamiyle elime almadığım için kendinizi şanslı hissedebilirsiniz sdnıfs

Güzel bir mevzu olduğunu düşünüyorum şahsen. Yeni gruplar, yeni parçalar, yeni bakış açıları yakalamama sebep olan bir organizasyon olmuştur bu "öneri" style parçalar. (Bu durumda Alesse hanımın şahsımıza olan katkılarını da es geçemeyiz!) Eh işte, ucundan kıyısından biz de yapalım bir şeyler istedim..

Başlangıç olarak pek çoklarınız için tamamiyle anlamsız gelebilecek bir parça seçmiş olmamı önemsemiyorum.

Nile müzikalite olarak her albümde kendi üzerine yeni taşlar ekleyen, inanılması güç bir şekilde diri, seri, mitolojik ve hırslı müzikler yapan ve metal müzik camiasında büyük bir kitlenin saygısını kazanmış bir gruptur. Albümlerinde tema olarak Mısır, Orta Doğu konularını işlerler ve yaptıkları müzikte bu hissi yaşarsınız. Metal müzik dinleyenlerin dahi tarz olarak "sert" bulabilecekleri bir müziğe imza atsalar bile altyapısındaki kalite Nile'ı dinleyebilme şansına erişebilmiş insanların yüzünü her daim güldürmüştür.

Bu parça Those Whom The Gods Detest albümünün giriş parçası. Parçanın içine oldukça iyi bir şekilde oturtulmuş bir ezan sesi mevcut. Nile'ın alışılagelmiş ve size bir çöl fırtınasının içinde olduğunuzu hissettiren melodileriyle birlikte oldukça güzel harmanlanmış. İlk dörtlüğün sonundaki hastalıklı "Allah Akhbar!" brutali ise parçanın en can alıcı kısımlarından... Kendinizi müziğin akıcılığına bırakmanızı şiddetle tavsiye etmeliyim..

Sözleri aşağıda, parça ise yandaki profiller fotoğraflarının hemen altında!

(Sözlerin malesef 100% doğru olabileceğini garanti edemiyorum)




Nile - Kafir!

There is no god but god
There is no god but god
There is no god but the one true god
There is no god but the hidden god
There is no god
There is no god
There is no god
There is no god
Allah akhbar!

In the name of the unmerciful the unbenevolent
In the name of the lord of the worlds
Owner of the day of judgement
Show us the path of those who earn anger
And those who go astray

As for the disbelievers
Whether thou warn them or warn them not
Is all one for them
They believe not
And theirs is an awful doom

Kafir!

O mankind
Worship the god whom thou hast created
Who hast created thee
And those who came before thee
O mankind
Thou sons of simian ancestors
Guard yourself against the fire
Prepared for disbelievers
Whose fuel is of men and stones

There is no god but god
There is no god but god
There is no god but the one true god
There is no god but the hidden god
There is no god
There is no god
There is no god
Allah akhbar!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu