Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

BANKALARI DURDUR!

"
Garanti Bankası ve Akbank'a Sesini Duyur: Hasankeyf Yok Olmasın

Ilısu Barajı Projesi nedeniyle sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan Hasankeyf ve Dicle Vadisi, UNESCO Dünya Mirası kriterlerinin onda dokuzunu sağlayan dünyadaki tek doğa ve kültür mirası.

Böylesine önemli bir "Dünya Mirası"nın yok edilmesini kabul etmeyen Avrupa bankaları Ilısu Baraj Projesi'nden çekilirken, Türkiye'nin en "çevreci" bankası olarak bilinen Garanti ve "kültürel sorumluluk çalışmaları" ile tanınan Akbank, baraj için yabancı bankaların bile vermediği krediyi veriyor, Hasankeyf'in yok oluşuna önayak oluyorlar.

Akbank ve Garanti Bankası projeden çekilmek için daha ne bekliyor?

Sesini duyur! Bankaları durdur!

Bankaları durdurmak için:

  1. Bu mesajı, üye olduğunuz gruplara, arkadaşlarınıza, tanıdıklarınıza iletin, onları da eyleme geçmeye çağırın.
  1. Alltaki örnek mektubu e-posta veya faksla üzerinde verilen adreslere gönderin.
  1. Kurumsal iletişim bölümlerini arayarak bankaların böyle bir projede yer almalarını kınadığınızı söyleyin ve kredi desteğini geri çekmelerini talep edin.
    • GARANTİ BANKASI: (0212) 318 15 54
    • AKBANK: (0212) 385 62 75
  1. Bu bankalarda hesabınız varsa, şubenize giderek çalışanlar ve şube müdürlerine şikâyetinizi iletin.
  1. Akbank ve Garanti Bankası projeden çekilmezlerse bankalardaki kredi kartı ve hesaplarınızı kapatın ya da kapatacağınızı söyleyin.

Hasankeyf Dünya Mirası'nın korunması için verdiğiniz destekten dolayı teşekkür ederiz.

Doğa Derneği

ÖRNEK MEKTUP

Konu: Akbank, Garanti Bankası ve Ilısu Barajı

Hasankeyf, UNESCO kriterlerine göre, bütün toplumlar için korunması gereken bir dünya mirasıdır.

Hasankeyf'in içinde bulunduğu Dicle Vadisi'ndeki yaşamın sürmesi tüm insanlığın ortak sorumluluğudur.

Bu nedenlerle, birçok uluslararası kuruluş ve Avrupa bankaları, buradaki yaşamı yok edeceği kanıtlanmış olan Ilısu Barajı Projesi'nden geri çekilmiştir.

Akbank ve Garanti Bankası'nın dünyanın en önemli doğa ve kültür miraslarından biri olan Hasankeyf'i yok edecek Ilısu Barajı'nı desteklemesini veya bu projeyle herhangi bir ilişkisinin olmasını kabul etmiyorum, edemiyorum.

Türkiye'deki milyonlarca insanın güvenerek yatırım yaptığı, doğanın ve kültürün korunması için önemli çalışmaları olan bankalarınızın bu tarihî hatadan ivedilikle geri adım atmasını temenni ediyorum.

Hasankeyf'i yok edecek Ilısu Barajı Projesi'nden çekildiğinizi ve Hasankeyf'i yaşatmak için destek olacağınızı söyleyen bir açıklama, bankanızın hem bugüne hem de geleceğe yapacağı en doğru yatırım olacaktır.

Saygılarımla,

AD SOYAD

Gönderim Adresleri:

Suzan Sabancı Dinçer
Yönetim Kurulu Başkanı
Akbank
Eposta: cigdem.ozer@akbank.com; murat.gollu@akbank.com
Faks: 0212 2781837

Ferit Faik Şahenk
Yönetim Kurulu Başkanı
Garanti Bankası
Eposta: fundaotyam@garanti.com.tr; gozdep@garanti.com.tr
Faks: 0212 3181004

"

doğa derneği sitesinden alıntıdır, olduğu gibi yorumsuz yayınlamak istedim. Arkadaşım İdil'e teşekkürlerimi bir borç bilirim..

POSTED BY Darkohl
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

BASTIRILANIN GERİ DÖNÜŞÜ

Freud'un Psikanaliz terimlerinden biri. Korkuların, istek ve arzuların; toplumsal ahlak ve dinin kutsal(!) sömürgeciliğiyle bireylerin kendi beyinlerine inşa ettikleri hapishaneden, başlarda; küçük küçük başlayan saldırılarla ve daha sonra ele geçirilen beynin, eğer tedavi edilmezse hastalık ordusu komutanı, cahilliklerin ve fahişeleşmiş egolarının efendisi tarafından yönetilmesiyle sonuçlanacak bir durum. Vaziyet-i ahval gibi şeyler. Freud böyle açıklamıyor elbette bu durumu, ama benim algıladığım bu olmuştu bu terimle karşılaştığımda.

Doğruluğunu hissediyorum bu tanımlamanın, eğer hayatınızda kendinizle ilgili veya düşüncelerinizle ilgili bir gerçek yaşadıysanız gerçeğin nasıl hissettirdiğini bilirsiniz.


-Kareleri doğru birleştirdiğimi ve ortaya çıkacak olan resmi hayal ediyorum.

Her şey nasıl bu noktalara geldi.. Yani bundan yüzyıllar önce, şu an kitaplarını okuduğumuz, düşüncelerini benimsediğimiz, müzikleriyle; şeytani, karanlık ve coşku dolu hissettiğimiz, gerçekleri anlatan insanları var eden bu dünya, artık neden sadece sıçıyor.

Çürümekte olan bir dünya, aşağılık ötesi ve boktan, daha pis kokan yığınlar, tüketilen doğa, emperyalist sistemler ve onun bu boktan pis kokan yığınlar tarafından sahiplenilen kutsal anlamları (devletleri, bayrakları, ahlak inanç ve ''kahramanları'' vs vs), ve bütün bu boktanlıklar karşısında 'insan' kavramını yerine oturtmaya çalışan, düşünen insanlar..

Global bir geriye dönüş yaşıyoruz, insan türü gittikçe aptallaşan, en basit doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek olan bir beyine evrimleşiyor.

Avrupa ve diğer bazı ileri evrim toplumları dünyayı saran bu aptallaşmayı engelleyemiyorlar. Kutsal kavramların yönettiği bu dünyada düşünen, sorgulayan, üreten özgür bireyler yalnızlığı seçiyorlar. Zaten bu dünyanın dışlanmışları,serserileri, adam(!) olamayanlarıdır onlar. Bi taraftan yalnızlaşmış bu üretken bireyler ve diğer taraftan sürekli çoğalan ilkellik ordusu.

Avrupa ve diğer gelişmiş toplumlar şu an 3. dünya ülkeleri istilasında.. Avrupa'da sürekli çoğalan Türklük, Müslümanlık, Kürtlük, Araplık ve Avrupalılarında kendi çürüklükleri sürekli bir geriye dönüşün merkezini oluşturdu. Dünyada var olmalarından veya burada sokakta görmekten nefret ettiğimiz 'insan'lar oralarda evleniyorlar, skişip çoğalıyorlar. Dünyaya gerçekten kökleşmiş korkunç, pis dini inanışlar ve sürekli kutsallaştırılan ırkçılık aptallığı sahip oluyor, yani sahip zaten de o pisliğin içine giren yığın sayısı artıyor da artıyor.

Bu zamana kadar insanın, uğruna köleleştirildiği geri bırakıldığı, katledildiği, tecavüz edildiği, yok edildiği, bütün hayatların sömürüldüğü sistemin yönettiği bu dünya sıçmanın eşiğinde. Kendi emperyalist çıkarları için insanın aklının alamayacağı aşağılıkları yaparak geri bırakılan, sürekli bastırılan, ilkelleştirilen biz sürüler artık bu dünyaya hakim oluyoruz!

-kapitalizm error verdi.

Artık adeta doğal kaynak olarak kullandıkları 3. dünya yığınlarının çoğalışını ve kangren gibi bütün bir dünyayı boka çekecek olan aptallaşma sürecini göremediler. Çünkü ilkel bıraktıkları bu yığınlar insan türünü akıldan, sanattan ve bilimden koparacak hastalıklarla yaşadılar. Sürekli aptallık geliştirdiler ve çoğaldılar. İçinde hasta düşüncelerin barındığı bu ilkelleştirilmiş beyinler yine kapitalizm uğruna ileri evrimdeki insanlarla da birleştirildiler.

-Bu aklıma direk bazı bilim adamlarının farklı bir eko sistemden kendi eko sistemlerine canlılar getirdikleri ve kendi eko sistemlerini yok olmaktan zar zor kurtardıkları bilimsel deneyleri aklıma getirdi.

Farklı ve alakasız belki de birbirine düşman kültürlerden getirdikleri bu yığınlarında insan dünyasını yok edeceğini görmemek ya da en azından bu olasılığı direk red etmek aptallıktır.

Sorun Türk-Kürt ya da türkiyenin sınırları ya da tayyeapın taşağındaki beze, genel kurmay başkanının bokunun rengi vs değil. Bütün dünya şu an aptalca bir çılgınlığın eşiğinde ve gayet açıktır ki dünyanın sonunu getirecek olan virüsü biz taşıyoruz. Bizim aptal kültürümüz, bizim ilkel ahlak kavramlarımız, köhnemiş inançlarımız, örümcek ağı tutmuş beyinlerimiz, orta dünyada çamurdan yaratılan orklar gibi dünyaya hakim olacak olan hasta insan türünü yaratıyor.

İşte burada BASTIRILANIN GERİ DÖNÜŞÜ'nün psikanaliz zemininden bütünlüklü bir 'tür' davranışını kavramaya merhaba diyoruz.


Bu dünya yüzyıllardır din ve devletlerle, bu iki üst belirleyicinin de kendi içinde barındırdığı çürümüş kutsal anlamlarla yönetiliyor.
Gördüğümüz ve görmediğimiz, belki de duyunca aklımızın yerinden çıkacağı extrem aşağılıklar bu sistemle beraber bu dünyada yaşandı.

İnsanlar bir kez olsun tanrısız ve devletsiz bir dünyayı yaşamayı seçmediler. Bunu dünyaya armağan etmek isteyenleri katlettiler, yok ettiler. Dünyada olan bütün pislikleri tanrı ve devletleriyle kutsallaştırdılar.

Ve şimdi zaten hiç kendisinde olmayan kontrol 'insan' dan çıktı. İnsanın demokrasi veya cumhuriyet ya da medeniyet ya da herhangi başka bi sikle kurtaracağı bir durum yok.

-Siz de benim gibi doğanın darbe yapmasını bekleyen ve isteyenlerden misiniz?

GreanPeace'i fln boş verin. İnsan doğayı tamir edebileceği küstahlığını da gösteriyor! Yaptıklarını affettirebilecek gibi.

Dünya kangren.. Acil olarak yok edilmesi gereken yığınlar var, bu gerçek insan duygusallığının ötesinde bir gerçektir. İçinde hiç hümanizm barındırmaz. Sahte bir dünyada kavramlar da sahtedir ve yanıltıcıdır.

Ama ben yinede doğanın darbe yapmasını isterim.. Çığlık çığlığa koşuşturan, birbirini yiyen insanlar görmek istiyorum! çaresizlik içerisinde gebermeyi bekleyen, çaresizce oraya buraya koşuşturan zavallılar görmek istiyorum. Çünkü bundan başka hiçbir şey ırk kavramının, dinin, devletin, bayrağın, karakolun, ordunun kutsal anlamlarını yok edemicek! İnsan kendi geliştirdiği ve asla tedavi edemeyeceği bu hastalıklarıyla, kendi bokunda çürüyen bir kurban.

POSTED BY Charmerian
DISCUSSION 4 Comments

Hastanın Şarkısı; Natalie Merchant - Motherland

Uzun soluklu yolculuklarda yanımda taşımaktan zevk aldığım bir ses.

Natalie Merchant.

Kendisinin sesini ve tarzını seviyorum.

Bir yanda bir kış uzanıyor, soğuk karlı, dingin;

Bir yanda ise yüzüne baktığımda adlandıramadığım, nedenini bilmediğim bir sıcaklık.


Oturup soğuk gecemi ısıtmasına izin veriyorum ya,

kendisini şanslı hissetmesi bu yüzden.

Tamam haddimi aşmadan Hastanın Şarkısı olarak ne seçtiğime geliyorum. Motherland Albümünden. Aynı zamanda albüme adını veren çalışma.

Motherland


Dilerseniz buradan kendisi ve albümleriyle ilgili bilgilere ulaşabilir, hatta dinleme olanağına nail olabilirsiniz.

Hastanın Şarkısına ek olarak, kendilerini tanımamı sağlayan Radyo Eksen'de dinlediğim hafif, hatta ağır arabesk kokan ilginç şarkıyı da buradan affınıza sığınarak sunmak isterim.
This House Is On Fire



Radyo Eksen ailesine de buradan teşekkür etmek istiyorum. Radyodan soğumamamda onların da yadsınmaz bir katkısı olduğu konusunda kimseyle tartışmayacağım.

Ben üşenirsiniz diye Youtube' dan canlı bir performansını sunuyorum sizlere.

Gönül gözüyle görün diye a dostlar.

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 7 Comments

Memleketimden İnsan Manzaraları...

Efendim selamlar! Nasılsınız?! Umarım şağhanesinizdir, öyle olmanızı umuyorum adeta...

Yolda gördüğüm birkaç ilginç enstantaneyi yazmak istedim nedensizce, çünkü ben kişneyerekten güldüm bu saçma diyaloğumsu muhabbetlere. Neyse işte, memlekette durum böyle;

* Yolda yürüyorumdur, Aksaray - Havaalanı metrosundan çıkmışımdır ve Zeytinburnu - Kabataş metrosuna gideceğimdir. Bu sırada elimdeki kocaman çantanın ağırlığından bir yana çökmüşümdür ve aynı zamanda sevdiceğim ile konuşmaktayımdır.

Etraf kalabalıktır. Önümden güzel olduğunu sandığım bir kız yürümektedir. Kız, iki gencin arasından geçer ve dönüp anlayamadığım bir şeyler söyler ve yürümesine devam eder. Laf attıklarından dolayı kızın dönüp küfrettiğini tahmin ettiğim gençler ani bir dönüşle kızın arkasından bakarlar ve "Ananı sikerim senin he, amcık!" diye özetlerler durumu. Çevrenin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın tüm insanlık yoluna devam eder.

* Bakkaldayımdır. Ekmek almış, paramın üzerini bekliyorumdur. Dışarıdan aşırı desibelli sesler duyulmaktadır. Mahallemizde böyle şeylere alışık olmadığımız için bakkal para muhabbetini bırakıp seslere yoğunlaşmıştır. Para üstümü beklemekteyimdir. Derken sesin sahibi amca görünür. Tükürükler çıkmıştır ağzından, alt dudağına yapışmıştır. "Anasını sikicem bunların! Orospu çocukları bunlar" der ve bize dönüp durumu izah etmek için aynı küfürleri tekrarlar. O sırada amca, kendisinin orospu çocuğu olduğunu iddia ettikleri kişileri görür ve o tarafa doğru koşmaya başlar küfürlerine devam ederek. Olayın rutinine alışmış bakkal abimiz paramın üstünü verir, bakkaldan çıkarım ve evimin yolunu tutmak üzere bakkalın yanındaki sokağa girerim. Amcanın orospu çocuğu olduklarını iddia ettiği iki genç çocuk orada amcayı gözlemektedir. Gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı tabanlar yağlanmış, köşeden çıkması muhtemel amca korkusuyla tetikte beklemektedirler. Arkada duran ve aynı zamanda amca tarafından orospu çocuğu olduğu iddia edilen genç "ben bu adamı vurucam, vurmazsam orospu çocuğuyum" der. Amcanın aslında haklı olabileceğini çocuğun kendi ağzından da duymanın vermiş olduğu tatmin edicilikle sırıtırım ve almış olduğum ekmeğin köşesini kopartırım.

* Otobüsteyimdir. Çok sıkışıktır ve elimdeki kocaman çanta bana tarifi zor acılar vermektedir. 8-9 kişilik yabani insan topluluğunun kendileri tarafından sıkıştırılıyor ve çocukları tarafından kafam sikiliyordur. Rahatsızımdır. Rahatsız bakışlarım etrafı dolaşırken yanında dikildiğim liseli çocuğun telefonuna kayar gözüm. Liseli çocuk kız arkadaşına mesaj yazmaktadır. "Ben sana erkeklerle yakınlaşma diyorum sen gidip erkeklerle soru çözüyorsun bide yemin ediyosun ya senin yeminin böylemi aşkım by" yazıp yollar. O an ne sağa sola saldırıp salyalar saçan çocuk kalmıştır, ne çantamın ağırlığı. Gülmüşümdür için için. Liseli çocuğun saçlarını okşayasim bile gelmiştir ama yapmamışımdır.

photograph by
alisonbrady

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Hasta Adam: Beş Kelimelik Şarkı Sözü

Hastalıklı bir geceydi. Gerçekten iyi içmiştim ve başım ağır siklet bir boksörün kum torbasından farklı sayılmazdı. Tüm bilimadamlarını göt edebilecek kadar alkol vardı vücudumda. Sudan bile çoktu. Vücudumun en az %40'ı alkoldü. Sapsarı işiyordum ve köpüklüydü. Bir bardağa koysak asidi kaçmış bir biradan ayırt edilmesi mümkün değildi. Parası olmadığı için bira içemeyen fakir birisi sidiğimi içerek kafayı bulabilirdi. Çişimdeki alkol oranının %80 civarında olduğunu tahmin ettim. Aslında önemsizdi.

Az önce çıktığım bardan meydana doğru yürüyordum. Son dinlediğim parça vardı aklımda ve istemsiz bir biçimde mırıldanıyordum. Lanet olası bozuk bir plak gibiydim. Çünkü parçanın sadece bir bölümünün sözlerini biliyordum ve dönüp dolaşıp aynı sözleri tekrar ediyordum. Arada attığım dudak soloları ve gerçeği ile tamamiyle alakasız olduğuna tüm mal varlığım adına bahse girmekten çekinmeyeceğim yanlışlıkta bas gitar notaları basıyordum sikko parmaklarımla ve bunlar olmasa o beş kelimelik parça sözünü tekrarlamaktan çatlayacağıma emindim. Çok yediği için çatlayan bir japon balığı gibi. Bırakmalıydım bu şarkıyı.

Saat 12'ye geliyordu ve ben, nedense kendimi metroya yetişmem gerektiği konusunda ikna etmiştim. Eve gitmem için en son kullanılması gereken araçlardan biriydi metro. Bakırköy dolmuşları bile daha normal kaçabilirdi kafanız yeterince güzelse. Hele bu saatte. Ama ikna yeteneğimin gücünün yanı sıra ikna olmamda kendime hiç bir engel tanımamıştım ve muhteşem ikna yeteneğimin anlamsız kollarına bırakıvermiştim kendimi ve ağzımda tekrarladığım beş kelimelik şarkı sözü ile metroya doğru yürümeye devam ettim.

Çevreyle pek ilgilenmiyordum. Çevreninde benimle pek ilgilenir hali yoktu. Aramızdaki bu soğuk ilişkinin nereye varacağını düşünmeden bakınmaya devam ettim. Kafamı çevirdiğim bir ara sokakta bir bira firmasının aracı bira fıçılarını bırakıyordu. Arka arkaya. Tek bir hamleyle kamyondan çekiyor ve asfalta indiriyordu; sertçe... Umarsız bir nefretle koşup hiç bir şey söylemeden omuzla daldım adama ve yere yıktım şerefsizi. Ne olduğunu anlayamamış gözlerinin hiç bir şey anlamasına izin vermeden dizimi göğsüne, sol elimi yakasına ve sağ işaret parmağımı gözüne bastırdım. "Ne yaptığını sanıyorsun lan sen?!" diye bağırmaya başladım. Kendimi kaybetmiştim. Çevreden meraklı bakışlar hissediyordum ama ilgilenemeyecek kadar meşgul ve sinirliydim. Beş kelimelik şarkı sözü aklımda değildi.

Gözüne sokmuş olduğum sağ işaret parmağımı çıkarttım ve sağ elimle de yakasına yapıştım. Sarsmaya başladım lavuğu. "Senin gibi işini doğru düzgün yapmayan ve işine saygı duymayan orospu çocukları yüzünden bu lanet biraları asitsiz içiyoruz biz!" diye bağırdım ve kalktım üstünden. İçimi kustum adama. O siktiğimin fıçılarına daha nazik davranmayı öğrenmeliler. Çünkü bu dünyadaki en güzel nimetin saygıya ihtiyacı var! İçimi de, taşınması da saygı isteyen bir iş olmalı! Milyonlarca alkoliğe yapılan bir hakaretti bu yapılan ve birisi bunun hesabını sormalıydı. Biralar asitsiz gelmemeliydi! Yoksa sidiğimden farkı kalmıyordu elbette.

Biraz daha bağırıştan sonra arkamı dönüp metroya doğru yürümeye başladım. Sinirim geçmemişti. Neden metroya gittiğimi bilmiyordum, beş kelimelik şarkı yine aklıma gelmişti ve çişim vardı. Yalnızdım. Ve etraf güzel kıçlı hatunlarla doluydu. Her şey üzerime geliyordu sanki. Üstelik biraya yapılan bu saygısızlık gerçekten canımı sıkmıştı. Birayı bulan kişi -eğer varsa- cennetten başka bir yerde olamazdı. Buna emindim. Belki orada da devam ediyordu üretime. Dünyayı bize cennet eden adam, cenneti de cennete çeviriyordu. Kesin böyleydi. Varsa eğer; cenneti cennette yaşamak isterdim. Keza yoksa hepimiz ölsekte ölmesekte çoktan cehennemi boylamıştık zaten. En azından içince bir cennet sunuluyordu sana. Tabi içmeyi bilmeyenler tarafından cehenneme çevrilmezse..

Son metronun kalkmasına bir kaç dakika kalmıştı ve ben metronun merdivenlerinden çılgınlar gibi koşuyordum. Akbil makinalarının başında duran güvenlik görevlisi o an gözüme vapur iskelelerinde kapının önünde saniyeleri sayan görevli gibi göründü. Her an "kapattık abi" diyecek ve arkasını dönüp uzaklaşacakmış gibi bir his vardı ve hiç durmadan bastım akbilimi. Akbilini basarsan kalman garantiydi. Geri ödeme yapmazlarsa olayın kralını çıkartabileceğim konusunda civardaki herkesi beş saniye içinde ikna edebilirdim. Ama benim olayım geri ödeme değil, o metroya binmekti. İşime yaramıyordu ama binmek istiyordum.

Koşar adım daldığım metroda bir anda gözler bana çevrildi. Çok hızlı girmiştim içeriye. Dizlerimin üstüne çöktüm ve nefes nefese kalmış olmanın o dayanılmaz sıkışmasını atlatana kadar bekledim metronun zemininde. Kendime gelince boş bir yer gördüm ve oturdum. Oturacak bir çok yer vardı sanırım. İçerideki tiplerin bir çoğunun kafası güzel görünüyordu. Adam başına ortalama 3 bira içilmiş olsa kafadan 150 tane 50'lik bira vardı burada. Benim ardımdan giren 3 kızdan sonra kapı o her zamanki iğrenç sesiyle kapandı ve makinistin anonsu duyuldu. Kızlar karşımdaydılar. İkisi oturmuştu ve dünyanın en güzel poposuna sahip olanı ayaktaydı. Metrodaki açısı uygun tüm şanslılar çaktırmadan kıza bakıyordu. Çişim vardı. Ayağa kalktım. Kızın yanına yaklaştım. "Az sonra tüm metro senin yüzünden çılgınlık sınırlarına ulaşacak. O yüzden geç otur şuraya, aramızdaki tek şanslı, koltuk olsun" dedim ve metronun yanaştığı Osmanbey durağında attım kendimi dışarı. İşemem gerekiyordu. Eve nasıl gidebileceğimi bilmiyordum. Ve tüm metronun onaylayan bakışlarını hissettim ensemde merdivenlerden yukarı doğru koşarken. Beş kelimelik şarkı sözü vardı yanımda...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments

lmdsfşlkgjfdsşlkg

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 3 Comments

THE KIRMIZI

Mekan DOROCK

Biz elimizde biralarımız ve kemale ermiş tarzımızla, masamızda uslu uslu oturmuş konseri izliyoruz.

Arkadaşın arkadaşları şeklinde tanıdığımız grup keyifli ve pozitif enerjilerini bizlere yansıtıyor, her nekadar solist yakın zamanda askere gidecek ve askerliğini uzun dönem yapacak olsa da.

Derken bitiyor konser ve iniyorlar sahneden.

Arada dolaşan bazı bayanlar var ve sahne kenarına gelip gidiyorlar. İçlerinden biri boyu kadar gitarı sahneye taşıyor. Bakıyoruz birbirimize, "abi bunlar mı çıkacak şimdi" diyoruz.

Aklımızdan Cranberries şarkıları dinliyeceğimizi düşünüp, gaz giden ortamın bozulacağından dem vuruyoruz.

Oysa sahneye çıktıklarında, uçuşan baget parçaları gördük. Sıkı grup olduklarını anladık. Saygı duyup diz çöktük.

İşte bir metal gecesinde sahneye parfüm kokusu yayan küçük bayanların o geceden kalma youtube'da bulduğum videoları.

Sanırım geleceğiniz parlak azizim.

Kırmızı - Wasted Years (Iron Maiden cover)

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 4 Comments

Hastanın Şarkısı : Hypnos - Love Song

Eliyle kalp işareti yaparak fotoğraf çektirenler,
yalnızım diye tribe girenler,
bütün bir haftayı harcayarak sırf o güne buluşma ayarlayanlar,
bilinçli bir şekilde dışarı çıkarak haftalığını o özel cafeye harcayanlar,
özellikle o gün yüzünden istediği ayakkabıyı aldıranlar,
özellikle o gün kağıt helva, elma şekeri yiyip, çükşeyk içenler,
hani olurda denk gelirse(!) diye inatla tanga giyenler, orasını burasını tıraş edenler,
sırf o gün için oriflame ve avon kataloglarını kurcalayanlar,
3 günlük o kadifemsi kırmızı görsellik için aylıklarının yarısını harcayan kaz kafalılar,
evlilik teklifi etmek için o günü seçen o günü bekleyen tohumu bozuklar,
karalar bağlayanlar, alışverişe çıkanlar,
o gün "akşam film izleyeceğiz, gelmez misiniz?" diye arkadaşlarını arayıp patlamış mısır partisi verenler,
içinde olmayanları mecburen yapmak zorunda kalanlar,
yolda yürürken benim sevgilim senin sevgilinden daha güzel diye kıyaslayanlar,
facebook üzerinden sevdiceğini her türlü işleme maruz bırakanlar,
istedikleri olamadığı için bütün günü zehir eden bok çuvalları,
kadınların Venüs, erkeklerin marstan geldiğine inananlar,
geçtiğimiz o gün evlenme kararı alıp bu yıl başka bir şuursuzla beraber olanlar,
"senin için her şeyi yaparım" diyerek, o gün geç kalan plansızlar,
yarattıkları duvarla karşı karşıya kalmak zorunda olanlar,
hediye olarak pembe ayıcık, maç bileti alanlar,
yeni yeni pek çok zırvalığı ondan bundan görerek uygulamaya çalışanlar,
tek taş bekleyen dudakları silikonlaşasıcalar,
özenle çocuğunu o gün doğurabilmek için uğraşan kanıbozuklar, yalnız kalabilmek için yavrucaklarını annelerine bırakanlar,


hücreye düşen bir adamın sevgilisine yazdığı mektuptan istifade edip, daha sevgilisine 1 tanecik bile mektup yazmamış olan cibilliyetsizler,
sevgililer günü anlayışınız lanet olsun.

Bu haftalık hastanın şarkısı da; Krabathor bağrından kopup sol yumruğunu havaya kaldırıp yemişim Hristiyanlığı diyerek, bruthal death metal hazinesine sevdiceğimin de sevgisini kazanacak bir grup katmış olan Hypnos'tan hediye olsun. Yüreğinize yüreğinize, sevgiyle saygıyla.






I wanna wanna be good
I wanna wanna be cool
I wanna lie by your side
I wanna hold you my heart
I wanna touch your white skin
give me the hand, I bought you rings
I do not mind if you are cold as ice
for you I am splitting in two

I had to go very deep
cause I want to join you in sleep
you are my silent bride
I want you to feel my inside
when I am kissing you
together we are forever
against we are making love
in passion we are drowned

I am sorry, I hurt you
you have been always the best
but you pissed me off, don't you?
I miss you anyway
I couldn't keep my anger
I realize that's bad
my shotgun was loaded
so you are seven weeks dead
you are seven weeks dead
you are dead
dead

POSTED BY Darkohl
DISCUSSION 9 Comments

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.15 - Sen Ölürsen Çüküm de Ölsün Benim...

Sen Ölürsen, Çüküm de Ölsün Benim

Ohh sevdiceğim, arsız maymunum, çıtır çerez çokomelim
Gece gece düştün yine aklıma..
Duygusala bağladım sanki 23 bira içmişim gibi..
Hüzünlendim; ya sen olmazsan hayatımda diye;
Sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...

Sen yok olursan artık hayatımdan
Artık bakamam başka hatunlara
Daş gibi kalçalara, füze gibi memelere bile...
Arada bir gözüm kaçar, içim gider belki ama, o kadar olur.
Sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...

Ey Amazonların en afilli dişisi
Şimdi şu konuda anlaşalım ama bak!
Bu dediklerim sen ölürsen olacak sadece.
Ayrılırsak falan ölmesin çüküm!
O zaman affetmem, koşarım hatunların ardından...
Ama sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...

Ama ey ömrü uzun olasıca sevdiceğim
Sen en iyisi ölmemeye bak!
Öleceksen de yaşlanınca ölmen en iyisi.
İşimiz bitince, kuşlar artık ötmeyince falan hani?
Tamam, duygusalız falan ama bu da bi ihtiyaç neticesinde..
Neyse;
Sen öleceksen, çüküm de ölsün benim...


Tıklım tıklım dolmuşlarda yer verdiğim kuzu!
Der ki Aşık Seyfi;
Harcama ulan gençliğimi!
Yeminle bakmam sağa sola, uçan kuşa!
En taş memeye, en cillop kalçaya..
En cenıfır lopeze bile sadece gözümün kenarıylan bakarım,
İçimde sızlar sevginin alevi, gözlerim buğulanır duygudan, göremem memeleri...
Sen ölürsen, çüküm de ölsün benim...
AMA NOLURSUN ÖLME LAN!
Ohh beybi... N'olursun ölme lan...
Çüküm de ölmesin...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

En Son Neler Okuduk...

Efendim selamlar! Nasılsınız? Beni soracak olursanız gayette normalim işte. Hala indirdiğim cover parçaları dinliyorum. Yirmi yıl daha dinlesem bitmezler gerçi. Sanırım 5bin civarında kendileri. Neyse.

Yine son zamanlarda okumuş olduğum kitaplardan bahsedeceğim.

Franz Kafka - Dava

Cümlelere nasıl başlayacağımı bilemedim gerçekten ehah. Okuduğum en (doğru kelimeyi bulabilmek adına beklenen bir dakika ve sonra vazgeçip ilk aklına geleni yazma) kasınç kitaplardan bir tanesiydi. Kasınç derken, kötü anlamında değil, geriyor resmen kitap adamı. İlk başlarda bir kara mizah gibi başlıyor, kahramanımız bir gün evine gelen bir kaç adam tarafından tutuklanıyor, ne bir suçlama var, ne suça dair bir kanıt. Sadece tutuklanıyor ama tutuksuz yargılanıyor. Kitap, bu nereden çıktığı belirsiz olan ve sonuçlandırmak için hiç bir şey yapamayacağınız dava'yı anlatıyor. Gerçekten geriyor insanı ehaha.. Bu gerilim dolu kara mizah içersinde giderken kendinizi bir anda kitabın sonunda buluyorsunuz ve bu zamana kadar aslında sadece kara mizah diye kendinizi kandırdığınız kitap, müthiş bir sonla çarpıyor yüzünüze... Kitap bittiği anda kapatıp yaklaşık 5 dakika boyunca sabit bir noktaya bakıp gelişen olayları düşündüm, sonucu düşündüm, neden ki? dedim saçma bir iç sesle... Gerçekten sıkı bir kitaptı.

Charles Bukowski - Büyük Zen Düğünü

Bu adamı seviyorum abicim! Bu kitabı kısa öykülerinden oluşuyor. Son zamanlarda değişim gösterdiğini düşündüğüm kişisel düşüncelerimde, bu garip berduş adamın çok büyük etkisi olduğunu inkar edemem. Hayatın içinden kısa öyküler var bu kitapta; işinden nefret eden işçi, son parasını alkole veren alkolik, sefil hayatlar, ruhsuz sevişmeler... Normal hayatta olan ve gözlerimizin önünden kaçırılan bir ton ayrıntı, hayat anlatılıyor bu kısa öykülerde. Bukowski kendisini yazıyor bu öykülerde. Kendi yaşamını, çevresinde gördüğü gerçekleri yazıyor. Belki abartıyor, belki iyi bir uydurucu. Ama bu işi gerçekten iyi beceriyor. Kullandığı dili seviyorum. Olduğu gibi, anlatmak istediğini gayet açık bir şekilde anlatıyor, sözü hiç uzatmadan, bir mesaj kaygısı olmadan çocuğu koyuyor ve sonuçlarını düşünmüyor. Bu adamınki kadar hayal gücüm olsun isterdim şahsen eheh..

George Orwell - Bin Dokuzyüz Seksen Dört

Son zamanlarda demiyim, hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan birisiydi sanırım. Yıllar önce televizyonda filmini görmüş ve bu blogda Carcass adlı İngiliz Death Metal grubunun Room 101 isimli parçasının o filmden esinlenmiş olabileceğini yazmıştım. Ancak filmin adını anımsayamamıştım; ki o zamanlar filmin bir kitap uyarlaması olduğunu da bilmiyordum. Neyse, sağolsun Mimi Wonka yorumuyla beni aydınlatmıştı o zaman ve bu kitabın varlığından haberdar olmuştum. Yıllardır aklımdaydı bu kitabı almak ve geçenlerde Idefix'te dolaşırken görünce attım sepete.

Kitapta yaratılan dünya, karakterler, olaylar muazzam bir biçimde kurgulanmış öncelikle. Kitap hakkında bir araştırma yapmadım ve bunu diyen belkide ilk benim ama zamanın Nazi Almanya'sına gönderme var gibi geldi bana. Gözleriyle sizi her zaman takip eden Büyük Birader posterleri (ki bu Adolf Hitler olmalı) ve sosyalist devrim adı altında yapılmış bir devrim sonrasında oluşturulan baskı düzeni ve bu düzende sırf devlet için çalışan, sorgulamayan, düşünmeyen, sadece verilen emirleri yerine getiren insanlar... Kahramanımız yıllardır bu yalanlara inanıyormuş gibi yapıyor, kurallara uyuyor ama içinde bir yerlerde cevaplanamayan sorular barındırıyor. Gerçekten muazzam bir kurgu var. İnsanları köleleştirmenin, tek düze haline getirmenin, makineleştirip düşünemeyen varlıklar haline getirmenin resmini çizmiş yazar. Hikayenin gelişme ve sonuç bölümlerini beğenmeseniz bile bu yaratılmış "gerçek" dünyanın sizi etkileyeceğine eminim.

Tom Hodgkinson - Tembel Ayaklanması (Yan Gelip Yatmanın Manifestosu)


İşte bana yeni ufuklar açıp, düşüncelerimin temelini oluşturan tabanın yerine biraz daha eklemeler yapan bir kitap daha! Kitap, Idler isimli bir derginin sahibi tarafından yazılmış ve isminden anlaşılacağı gibi amacı sadece tembelliği övmek.. Tembelliği överken, sadece yan gelip yatın, çalışmayın, gibi salakça cümleler kurmuyor elbette. Ama okuduğunuz zaman bir çok yönüyle hak veriyorsunuz adamın düşüncelerine. Kapitalist düzene ve Endüstri devrimine karşı yardıran bir kitap diyebiliriz kısaca. İnsanların daha az çalışarak, daha az ofislerde hapsolarak, daha fazla eğlenerek ve daha fazla uyuyarak; işyerlerine, topluma ve kendilerine daha yararlı bireyler haline gelebileceğini anlatmaya çalışan ve okuduğunuzda hakvermekten başka bir şey yapamayacağınız bir kitap. Şahsen bu kitabı benim yaptığım gibi sabah işe giderken okumayı denemeyin ehuaha. Tam bir kabus. Adam biraz daha uyuyun, diyor ve ben, otobüste geç kalma telaşı içersinde iş yerime ulaşmaya çalışırken bu kitabı okuyorum.

kitap: biraz daha uyuyun.
süpercem: tamam oldu amına koyim!

Kabus. Ama bana çok şey kattığını söylemeliyim. Bu kitabı okuduktan sonra kendi yeteneklerimi ve becerilerimi gözden geçirdim açıkçası. İncik boncuk mu yapsam, su mu satsam, sokak çalgıcısı falan mı olsam lan?! şeklinde bin türlü düşünce geçti kafamdan ama bu gibi konularda beceriksiz olduğuma kanaat getirdiğimde tekrar yazıcı tamir etmek üzere tornavida tutuyor olarak buldum kendimi. Neyse. Tüm günümü çalışarak geçirmekten nefret ediyorum ve bu kitap aslında insanlığın buna mahkum olmadığını fark etmemi sağladı.

Bu konularda çok fazla kafa yordum, çok fazla düşündüm ama kapitalist düzeni yıkmanın Bin Dokuzyüz Seksen Dört romanını yazmaktan çok daha zor olduğuna eminim. George Orwell'in Bin Dokuzyüz Seksen Dört kitabındaki devrim kapitalistleri yok ediyordu ama kurtardığı insanları, kendi kölesi yapıyordu. İşte bu son okuduğum üç kitap köleliğimizin baki olduğu konusunda uyandırıcı etkide bulundu bana. Rejimlerin hiç bir önemi yok ve aslına bakarsanız belki şu anki rejim sağcı bir rejim olmasa sosyalizmi bile umursamazdı bir çoğumuz. O da bir şekilde bizi tulumlar içine sokup, "çalış!" diyecek, "devlet için çalış!". Bu da kapitalizmin başarısızının baki olduğu anlamına gelmiyor mu? Her türlü rejimde tek gerçek olan şey çalışmak, çalışmak ve çalışmak. "Çalışmazsak yok oluruz" tribi. Sosyalizmin tek farkı belki biraz daha sosyal hak, ha? Bilemiyorum. Düşünüyorum ve okuyorum sadece...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Death Metal! Kill Them Pigs!

Açlıktan nefesim kokabilir ve hatta faturaları ödeyemeyebilirim.

Çok sevdiğim birayı ve şarabı istediğim zaman alamayabilirim.

Belki 20 dakika daha fazla uyuyabilmek uğruna artık minibüse bile binmem.

Halısaha maçlarımı yaparım ama, bundan taviz veremem.

Neyse!

Ama bu yaz bu konserlere gitmemek gibi bir şansım yok!

Başlıkta Possessed'in efsanevi parçası "Death Metal"in sözlerini görüyorsunuz ve benim ne kadar hastalıklı bir Death Metal fanı olduğumu bilenler için sevindirici bir yaz olacak! 20'li yaşlarımın başlarından itibaren beni öküzsel zevklere, hiç umulmadık tatminlere ulaştıran Death Metal adlı dünya üstü müziğin en taşşaklı grupları bu yaz Türkiye'de olacak. Gerçekten çok heyecanlıyım...

Hep isterdim, hep hayal ederdim; "şu grup gelse, şunları canlı izlesek, hede, hödö".. Yaş geçti, eski gazımız, eski direncimiz kalmadı ama sonunda geliyorlar hehe!

Mevzuya ilk olarak baharda Amerika - Florida diyarlarından Deicide ile başlıyoruz. Konser İstanbul / Studio Live'da ve indirimli ön satış ile biletler 35 liradan satışa çıktı. Ben bugün bileti aldırıyorum! İndirimli biletler 15 Mart 2010'a kadar satışta olacak. Bu tarihten sonra 50 liradan ve kapıda ise 60 liradan satılacak. Florida'nın su katılmamış "Tanrı düşmanlarını" canlı canlı görmek ve hep bir ağızdan "Fuck Your God!" diye bağırmak için sabırsızlanıyorum hehe



Her zaman söylemişimdir, Hollanda'dan 4 tane ilkokul çocuğu Death Metal grubu kursa, onu bile dinlerim! Yıllarca Gorefest ile coştuk, Asphyx'in The Rack albümü ile azdık ve daha niceleri ile tatmin olduk. Onlarca Hollanda aygırı sayabilirim tabi şu an ama kafanızı bulandırmayalım şimdi eheh. Asphyx'in o lanetli vokali Martin van Drunen ile kafamızı tekrardan patlatmaya kararlı olan Old School Death Metal grubu Hail Of Bullets 12 Haziran 2010'da Türkiye'de!.. Kesinlikle Old School! Biletler 30 liradan ön satışa çıktı ve ben bunu da bugün alıyorum. Çok mutluyum lan! 15 Mart 2010'dan sonra biletler 45 liraya yükselecek, bilginiz olsun. Konserin mekanı sanırım Studio Live olacaktır.

Yaz geldiğinde yine festival dönemleri başlıyor elbette. İlk olarak İnönü stadyumunda hayallerimizi zorlayacak bir grup kadrosu ile karşılaşacağız. Metallica, Rammstein, Slayer, Megadeth, Anthrax gibi dev gruplar Sonisphere Festival etkinliğinde boyun kireçlenmelerine karşı bize antreman yaptıracaklar. Bilet fiyatlarıyla ilgili henüz bir bilgim yok ama yakında açıklanır.

Bu yazın festival bağlamında en taşşaklı festivali ise Unirock'tan gelmiş. Mekan olarak Maçka Küçükçiftlik park'ın seçilmiş olması tamamen bir talihsizlik bence. Böyle bir festival için tamamen saçma bir mekan. Bu tarz festivallerin doğada yapılması gerektiğini düşünüyorum ama malum, kendini "aydın" olarak gören metal müzik dinleyenler bile her festivalde doğanın anasını ağlatıyorlar. Sanırım bu yüzden son yıllarda yapılan festivallerin hepsi şehrin göbeğinde oluyor. Neyse. Mekan olarak tırt olsa bile en azından evimize yakın :p Bu konsere gelecek gruplar ise tamamiyle uçuk. Extreme müzik seven insanları gerçekten heyecanlandıracak bir Line Up olmuş. Özellikle OBITUARY benim gözlerimin yerinden fırlamasına yetecek kalitede bir grup. Florida ve onun taşşaklı Death Metal'i işte hehe.. John Tardy'nin hastalıklı vokalini canlı olarak izlemek için sabırsızlanıyorum gerçekten.

Bir diğer bomba grup ise Cannibal Corpse! Holy shit! Yine bir Florida klasiği hehe..

Gerçekten heyecan verici. Cannibal Corpse ve Obituary gibi iki grubu izleyebileceğim için kendimi gerçekten şanslı hissediyorum. Yıllardır bu yıl gelmesi kesinleşen grupların konserleri gibi konserleri hayal edip durmuştuk genç bünyemizle. Kısmet bu zamanaymış. Geç olsun, güç olmasın diyelim eheh.

Unirock'ın bilet fiyatları indirimli ön satış ile kombine bileti 65 lira. Süper kombine alırsanız 110 lira. Süper kombinenin şöyle bir faydası var; her konseri sahne önünden izleyebileceksiniz ve festival tişörtü size beleş olarak hediye edilecek. İndirimli satışlardan sonra normal kombine 100, süper kombine ise 150 liradan satışa sunulacak. Tek günlük biletler ise indirimli olarak 50, kapıda ise 65 (burasını salladım, tam rakamlardan emin değilim tek günlüklerin :p ama bu civar bir şeydi işte, ne fark eder amk.) lira olacak.

Maaşımın geri kalanını alınca bu indirimli kombineden alıp huzura ereceğim.

Bu sene konser haberleri açısından iyi başladı. Hepsine gidip, hepsinden sağ salim bir yanımızı kırmadan çıkabilirsek ne mutlu ehehe

Eski enerjim olmayabilir ama hiç bir güç beni pogo yapmaktan alıkoyamaz sdmfsm En azından bi girer çıkarız, ne var yani?!

Heyecanlıyım. Gerçekten heyecanlıyım..

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Hastanın Şarkısı: Sepultura - Angel (Massive Attack)

Haha! Oğlum resmen bir haftadır elimizi bile sürmemişiz buraya lan?! Kendime hiç yakıştıramadım adeta. Tamam, genellikle kendimi tekrar edip duruyorum burada, biliyorum ama iki tane "Hastanın Şarkısı"nın üst üste gelmesini şahsen pek gülerek karşıladım. Neyse.

Oğlum çok mutluyum lan! Adeta sevinçlikten çılgıncana zıplıyorum havalara. Saatlerin neredeyse "gece" olarak tabir edildiği bu zamanlarda müziğin sesine bu kadar abanmam bu sevincimden kaynaklanıyor. Sevincimin kaynağı ise; yine saatlerin neredeyse "gece" olarak tabir edildiği bu zamanlarda dinlediğim müzik. Hehe. Oroborus.

Neyse.

İnternet denen şu muazzam güzellikten, taşşağı öpülesi bir abinin yılların emeğini ve birikimini sunarak hazırlamış olduğu bir arşiv indirdim. Metal ve Rock piyasasında yapılmış "neredeyse" tüm cover parçaları barındırıyor bu arşiv ve ben bu güzide arşive sahip olduğum için çok çılgıncana sevinçliyim lan! Çok mutluyum. Açtım sesi, verdim şarabı damardan, yaslandım arkama, resmen OH MİS! lan, resmen OH MİS!..

Bu bağlamda size bu hafta bir Cover parça sunacağım Hastanın Parça'sında. Tüm arşive henüz göz gezdiremedim, zira daha inmemiş partları var ama bulabildiklerim arasından en heyecan verici olanını koymuş olduğumu düşünüyorum.

Massive Attack denince bir çoğunuzun aklına Angel parçası gelir ve metal müzik denince bir kaçınızın aklına Sepultura gelir. ;)

Sepultura'yı son bir kaç yıldır hiç takip etmesem bile Sepultura lan işte! Az coşmadık Territory ile eheh...

Sepultura'dan Angel cover'ı... Gerçekten extreem müziğin tadına varabilmişler ve Massive Attack denilen puştların ne kadar hastalıklı müzikler yapabildiğine gözleriyle şahit olabilmişler için tadından yenmez bir parça çıkmış ortaya. Şahsen ismini görür görmez heyecanlandım. Buna karar verene kadar en az 5 tane cover geçti aklımdan, bir kaç tanesini yazdım bile, sonra sildim. İyi ettim!

Selam olsun tüm extreem müzik tutkunlarına! Ve bu yaz hayatımızı düdükleyecek metal konserlerinde omuz omuza çarpışacağımız metal brother'lara...

Dip not olarak belirtmek isterim ki; biliyorum, müzik sever insanlarız ve hepimizin arayıpta bulamadığı cover parçalar olmuştur. Bu bağlamda aklınıza takılan rock, metal konseptinde bir cover parça varsa sorabilirsiniz. Aynen mail adresinize çakarım, affetmem. Zira ÖKÜZ GİBİ ARŞİV VAR LAN! ÇOK MUTLUYUM ADETA!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 6 Comments

National Geographic POD