Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Closed

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments

Gördünüz mü? Büyütülecek Bir Şey Yokmuş...

Yıllar önce, küçükken, ufacıkken Beşiktaş'lıydım. Babam Beşiktaş'ı tutuyordu çünkü. Sonra büyüdüm. Çevresel faktörleri de hesaba katarak Fenerbahçe'yi tutmaya başladım. Sonraki zamanlarda Beşiktaş'a sempati duyarak devam ettim Fenerbahçe'li hayatıma. Yıllar geçti. Tribünlere dahil oldum. Sarı - Lacivertli çubuklu formamla her maça gider oldum. İnönü'yü gördüm, Sami Yen'de bilet bulamadığımdan rakip takım arasından girdim maça, taşlanarak kendi tribünüme geçtim. Job yedim. Uzatmaya giden maç yüzünden eve yürüyerek gittim ortaokul çocuğu halimle. Taraftarları tanıdım. Ve şimdi Çubuklunun en ezeli rakibi olarak görülen Galatasaray'dan daha az sempati duyuyorum Beşiktaş'a. Bunun sebeplerini tartışırız elbet daha sonra..

Ama afedersiniz ama, az da olsa futboldan anlıyoruz. Çok konuşup, gazetede kendilerine ayrılan köşelerde maçın önemli anlarını yazanlardan daha fazla anladığımız da kesin! Ki genel olarak baktığımızda spor yazarı kitlesi böyle aslında. Elbet yapacak pek az şey var.

Hal böyleyken, sezon başlangıcında Beşiktaş'ı şampiyon ilan eden her bireye karşı dudağımın (ya da kıçımın) kenarı ile gülüp geçmiştim. Guti ve Quaresma gibi transferlerle bir anda şampiyon olunabilseydi Fenerbahçe yıllardır hiç fire vermeden her sene şampiyon olurdu. Keza Quaresma büyük maçların adamı değil. Öyle olsaydı Inter'de yıllarca yedek oturmazdı. Bu ligde mücadeleci ve iyi görünüyor ancak derbilere ve geçtiğimiz sezonlardaki Quaresma'ya baktığımızda Quaresma'nın gerçek kimliğini çok açık görebiliriz. Zaten halısahada yaptığınız maçlarda bile bu böyledir: Çok çalım yapmayı seven, adam geçmeyi seven, yıldız oyuncu olmaya çalışan tüm oyuncuların ortak özelliği mücadeleci olmamalarıdır.

Olaya muazzam yorumcu Ömer Üründül'ün o hiç değişmeyen girişlerinden olan "günümüz futbolu" ile başlarsak bu oyuncunun aslında 34 maçlık maratonun, 10 maçında sahneye çıkabilen figüran olabileceğini görebiliriz. Mücadele etmeye çalıştı, "sahada kanını akıttı", vesaire, ve şu an sakat. Bu oyuncunun iş yapmayacak, mücadele edemeyecek karakterde olduğunun en büyük göstergesi işte. Derbilerde iyi izleyiniz. Hangi maçta harikalar yaratacak göreceğiz.

Guti olayına gelince. Guti sağlam oyuncu. Araya pasları muazzam ama hepimizin bildiği bir gerçek var: Adam doymuş. Çok sikinde değil artık dünya işleri. Manita ayıklama, para yapma derdinde tıpkı Roberto Carlos gibi. Yoksa dünyanın en taşşaklı liginden Türkiye'nin toto ligine gelmezdi, buna hem fikiriz. Beş maç oynayıp, iki maç yatarak sezonu tamamlayacaktır muhtemelen. Yani Roberto Carlos kadar yararlı olabileceğini bile sanmıyorum; ki Carlos'un son sezonu sırf zarardı ehe.

Beşiktaş'ın tek transferi var. O da daha önceden almış olduğu Ernst. Adam muazzam bir adam. Kişilik, karakter, futbol bilgisi, becerisi; herşey oturmuş yerine ve bu adamda vücut bulmuş. Beşiktaş kulübünde olduğuna üzülüyorum bu adamın ehe.

Ve nitekim bu akşam da çaktılar Beşiktaş'a. Ve emin olun devamı gelecek. Beşiktaş hiç bir zaman büyük kulüp olamadı ve olamayacak. Saraçoğlu'nda aldıkları beraberliğe sevinecekler her zaman.

Bu sene böyle geçecek. Görünüz mü? Büyütülecek bir şey yok.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Aleksandros Grigoropulos

Yorum yapmadan alıntılıyorum. Darısı bu ülkenin yargısız infazcılarının başına!

Atina'da 15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos'u göğsünden vurarek öldüren polise ömür boyu hapis cezası verildi. Karar üçe karşı dört oyla alındı ve hiçbir indirim uygulanmadı.

Yunanistan’da 15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos’un ölümüne sebep olan polis memuru Epaminondas Korkoneas müebbet hapis cezasına mahkûm edildi. Mahkeme hiçbir ‘hafifletici nedeni’ dikkate almadı.

Komşu da ‘yargısız infaz’a en yüksek cezayı verdi. Türkiye’deyse ‘yargısız infaz davaları’nda sonuçlar iç açıcı değil. Birçok dava beraatle bitti. Son yıllarda cezalar çıksa da mahkemeler sanıklar lehine indirim hükümlerini uyguladı. Türkiye’de arşivlere geçen ‘yargısız infaz’ olayında verilen en yüksek ceza 16 yıl sekiz ay...

Aleksandros’un ölümü
Atina’yı birbirine katan ve tüm dünyada da izlenen olaylar 7 Aralık 2008 tarihinde başladı. Grigoropolus ve arkadaşları Atina’nın Eksarhia semtinde iki polisle kavgaya girişti. Kovalamaca sırasında Korkoneas tabancasını çekip ateş etti. Mermi demir parmaklıklara ardından da Grigoropulos’un göğsüne isabet etti.

Grigoropulos’un ölümü başkent Atina başta olmak üzere tüm ülkede eşi görüşmemiş terör, şiddet ve yağmalama olaylarının fitilini ateşledi. İki hafta süreyle Yunanistan’a kaos hakim oldu.

Sloganlar Nazım Hikmet’ten
100 milyon avroluk hasarın meydana eldiği olaylarda 600 dükkân ve 600 otomobil tahrip edildi, onlarca karakol basıldı, çoğu polis 80 kişi yaralandı. Polisin kullandığı gözyaşartıcı bomba stokları tükendi.

Anarşist grupların başlattığı eylemleri öğrenciler sürdürünce okullar günlerce kapalı kaldı. Öğrencilerin hareketsiz durma emri alan polislere un ve yoğurt kâseleri fırlattıkları gösterilerde sloganları Nâzım Hikmet’in ‘Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak... Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa’ mısralarıydı. Bazı gösterilerde de halk polisleri dövdü.

Başbakan özür diledi
Dönemin başbakanı Kostas Karamanlis Grigoropulos ailesinden özür diledi. İki buçuk yıl sonra bile Atina şehir merkezi hala eski canlılığını kazanamadı.

Tüm bu olaylar olurken Korkoneas hakkında dava açıldı. Mahkeme sanığın korkutmak için havaya ateş açtığı iddiasını kabul etmedi. Duruşmalar yeni olaylara sebebiyet vermemesi için Atina’ya 180 kilometre mesafedeki Amfissa şehrinde görüldü. Sekiz ay süren ve 80 oturumun yapıldığı davanın karar gününde, Grigopolus’un anneanesi ile Saraliotis’in annesi arasında kavga çıktı.

‘Oğlumu fare gibi ezdiler...’
Grigopulos’un annesi Ermeni asıllı ünlü kuyumcu Cina Çalikyan “Oğluma ateş ettiler, sonra da bir şey olmamış gibi yaptılar. Oğlum onlar için yolda ezdikleri bir fareden farksızdı” dedi.
Davanın sonunda Yunan hâkimler üçe karşı dört oyla polis memuru Epaminondas Korkoneas’ı 15 yaşındaki Aleksandros Grigororopulos’un ‘katili’ olarak müebbet hapis cezasına çarptırırken, ‘hafifletici hiç bir sebebi’ göz önüne almadı.

‘Herkes potansiyel hedeftir’
Türkiye’de ‘yargısız infaz’ davalarında çıkan bilinen en yüksek ceza 16 yıl sekiz ay. Antalya’da 2008’de 18 yaşındaki Çağdaş Gemik motosikletiyle giderken ‘dur ihtarına’ uymadığı iddiasıyla vuruldu. Soruşturmayı yürüten savcılık, olayın ‘kasten adam öldürmeye’ girdiğini belirtti ve sanık Mehmet Ergin hakkında dava açmıştı.

Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, ağustos 2009’da davayı sonuçlandırdı. Hakkında ‘müebbet hapis istenen sanığa ‘olası kastla insan öldürme’ suçlamasıyla 20 yıl hapis cezası verildi. Bu ceza daha sonra ‘iyi hal’den 16 yıl 8 aya indirildi. ‘Yargısız infaz’ davasında çıkan bu ceza insan hakları savunucularınca ‘olumlu’ karşılandı.

‘Meşru müdafaa’ beraatı
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın araştırmasına göre 2007 - 2010 yılları arasında 40 kişinin polis kurşunuyla öldüğü Türkiye’de Gemik davası bir istisna.
Kamuoyunun yakından takip ettiği dosyalardan biri 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz öldürülmesiydi. Uğur ve babası 21 Kasım 2004’te evlerinin önünde açılan ateş sonucu hayatını kaybetmişti.

Uğur’a 13 kurşun, baba Ahmet Kaymaz’a ise sekiz kurşun isabet etmişti. Olayla ilgili dört polis hakkında dava açıldı. Polisler önce açığa alındı sonra dava başlamadan görevlerine iade edildi. Tutuklama olmadı ve Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi Nisan 2007’de dört polis hakkında ‘meşru müdafaada bulundukları’ gerekçesiyle beraat kararı verdi. Yargıtay da onadı.
11 Mayıs 2006 yılında Fatih’te 23 yaşındaki Aytekin Arnavutoğlu da ‘dur’ ihtarına uymadığı iddiasıyla vuruldu. Sanık polis Bayram Engin hakkında önce ‘ceza sorumluluğunun sınırının aşılması suretiyle adam öldürmek’ten 1 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nde başlayan dava daha sonra ‘kasten adam öldürmek’ten yargılanması için ağır cezaya gönderildi. İki yıl süren yargılamanın sonunda mahkeme heyeti sanığa önce ‘kasten adam öldürmekten’ müebbet hapis cezası verdi. Daha sonra, suçun ‘olası kast’ kapsamında olduğuna hükmederek cezayı 20 yıl hapse, ardından ‘haksız tahrik altında’ işlendiğine karar verip beş yıla indirdi. Son indirim ise sanığın duruşmalardaki iyi halinden geldi, ceza, 4 yıl 2 ay hapise düştü.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) kolluk kuvvetlerinin neden olduğu ölüm olaylarıyla ilgili raporunda, “Bu ülkede yaşayan her meslekten her yaştan, her cinsten herkes kolluk kuvvetlerinin potansiyel hedefi durumdadır” yorumunu yaptı.

THİV Dokümantasyon Merkezi tarafından hazırlanan rapora göre, 2007 yılında 24, 2008’de 37, 2009’da 48 ve 2010 yılının ilk üç ayında da dört kişi ‘yargısız infaz’ sonucu yaşamını yitirdi. Raporda şöyle denildi: “Bu ülkede yaşayan her meslekten, her yaştan, her cinsten herkes kolluk kuvvetlerinin şiddetinin potansiyel hedefi durumundadır.”


Ve ek olarak bir okuyucu yorumu:

ağlamayan bebeğe meme vermezler - 12/10/201014:25

biz sustukça bu ülküde hukuk sistemide, sağlık sistemide, eğitim sistemide ve aklınıza insan gibi yaşamamızı gerektirecek ne geliyorsa hiçbiri yoluna girmeyecektir...Biz perde aralığından sinsice bakacağız sokağımızda olanlara, evimizdeki kutudan seyredeceğiz bize çok uzak ülke olaylarını, sanki hiç başımıza gelmeyecekmiş gibi, kendi ülkemize yabancı kalarak..biz hırsızları, sözünde durmayanları seçmeye devam edeceğiz...hiç birzaman hesap sormayacağız..bu halk hesabını sorar sandıkta falanda hikaye...zaten her yerde çok iyi kuralına uydurulan sonuçlara tanık olup ssusmaktada iyiyiz...polis, memura, öğrenciye, esnafa cezasını verecek, ama sokaklarda eli silah tutan uyusturucu, kadın pazarlayan, rastgele adam öldüren kişileri rahat bırakacak..bunun karşılığını alacak tabi...toplumca öğrendik hep devlete kızmayı, ama hiç onu sorgulayıp asağıya almak aklımıza gelmiyor..hep aynı seyi söylüyoruz " daha iyisimi var..bu gitsin gelende aynı olacak..."..ama onlara asıl ders vermesi gereken onları korkutup bize hizmet etmeleri gerektiğini neden secildiklerini hatırlatmakta bizim elimizde...ama anlıyorum artık hiçbirimizin umudu yok..yoksa bu ülke nelere şahit oldu, baska bir yerde bunlar olsaydı hersey daha farklı olurdu...topluca vazgeçtik düzeleceğine olan inançtan, kendimizden vazgeçtik..okadar güzel susuyoruz ki konuşmaya kıyamıyoruz...polisler nasıl dayanabiliyor tüm bu iskencelere, infazlara, joplamaya..bi aileleri vardır mutlaka onlarla iliskileri nasıldır acep...özel bir yöntemlemi hissizlestirilip devam ediyorlar yüce mesleklerini icra etmeye...Yana yakıla dua etmeye devam edelim, hedefini sasırmıs kursuna, raydan çıkmıs arabaya, açılmıs çukura, yanlıs iğneye, canı sıkılmıs memur tarafından içeri alınmaya, öğretmen olduğunu unutmus dayakçıya, gözü dönmüs bir serseriye (vs.vs.vs. gerisini siz ekleyin) denk gelmemek için sabah aksam dua edelim..baska ne gelirki elimizden..bize bu öğretiliyor her geçen gün daha büyük bir kararlılıkla....

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1023338&Date=13.10.2010&CategoryID=81

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Hasta Adam: Kesişmek...

İşe gidiyordum. Pazartesiydi. Ve sabahın körüydü. Bu müthiş üçlemenin bana vermiş olduğu yetkiyle birlikte yüzüm olabildiğince bok akıtır bir halde otobüsün kalkmasını bekliyordum.

Boş boş durduğum her an olduğu gibi, amaçsızca insanları izliyordum. Kafamda neler dönüyor ya da aklımdan neler geçiyordu, bilmiyorum. Sadece insanların yüzlerini izliyordum. Güzel bir açı yakalarsam memelerini de izliyordum tabi. Kıçları için açım yoktu. Sebepsizce ve hiç bir şey hissetmeden bakıyordum. Baktığım yüzü gördüğüme bile şüpheliydim aslında. Bir o yana, bir bu yana gezinen, her yüzde, saniyenin 10'da 1'i kadar bekleyen bakışlardan ibaretti bugünkü pazartesi sendromum.

Tüm bu ruhsuzluğumla dışarıyı süzerken, bir hatunun bana ters ters baktığını gördüm. İyi parçaydı ve bu hatuna saniyenin 10'da 3'ü kadar bakmış olabilirdim. Ters bakışlarla bana baktığını görünce daha bir dikkatli bakarak inceledim. Daha önce görmemiştim ve hatta saniyenin 10'da 10'u kadar bakmış olsam bile gördüğüm yüz bana bir şey anımsatmıyordu.

Ben bunları düşünürken o da bana bakıyor ve ters bakışlarını, yine tersçe salladığı kafası ve oynattığı dudaklarıyla pekiştiriyordu. Ne dediğini anlamak için dudaklarına daha dikkatli bakmaya başladım. Tüm bunlar olurken pazartesi sendromumun bana vermiş olduğu yetkiyle, yüzüm bok akıtmaya devam ediyordu. Dudaklarına bakıyordum ve hala çözemiyordum. Yaklaşık 1 dakikadır bakışıyorduk ve o fazladan bir de dudak oynatıyordu.

Bir anda hareketlenerek otobüse bindi ve oturduğum koltuğun başında durdu. Ben onu aynı duygusuz ifade ile izlerken, o da bana aynı sert bakışlarla ve o aynı sert kafa sallayışıyla bakıyor ve ek olarak artık oynattığı dudaklarını okumama gerek yoktu çünkü onu duyabiliyordum. Tahmin ettiğim gibiydi; küfrediyordu.

"Ne bakıyorsun arkadaşım bir saattir!" diye bir haykırışla tekrar başladı konuşmaya. "Efendim?" dedim. "Arkadaşım bir saattir hayatında ilk defa hatun görmüş öküz gibi bakıyorsun yeaa?!" dedi, ki ben daha önce hatun görmüştüm ve bunu sesli olarak dile getirdim. Gözlerini devirdi ve tam ağzını tekrar açarken, "bir saniye" dedim. "Bakın", dedim, "size özel bir durum değil bu. Ben herkese bakarım". "Sapık mısın sen yeaa?!" diye tekrar haykırdı. Otobüsteki kitlenin bana karşı bir cephe oluşturduğunu hissetmeye başlamıştım. Kadın üzerime bir adım daha atsa, kadınla beraber atlayacak en az 25 kişilik bir ordu vardı.

Tekrar "bakın" dedim, ben herkese bakarım, her şeye bakarım. Misal şu duraktayken yanında duran bıyıklı amca, onun yanında duran bıyıklı teyze, onun yanındaki sivilceli çocuk, bunların hepsine baktım ve bunları yaparken bir amaç gözetmem ben, sadece bakarım, sana da diğerlerine baktığım gibi baktım, ki eğer alıcı gözle baksaydım, bu sana aynı ablaklıkla bakan yüzde bir değişiklik olur, her Türk erkeğinin içinde beslediği o Don Juanvari surat ifadelerinden birini takınır, öyle bakardım ama görüyosun ki yüzümde ablak bir ifade var ve tanıştırayım, bu benim pazartesi sendromu halindeki yüz ifadem ve ben bu yüz ifadesindeyken etrafa boş bakarım, ki sen bana sert sert bakana kadar da sana baktığımı hiç anımsamıyorum, ki yanındaki bıyıklı amcayla teyzeye de sana dikkat kesildikten sonra baktım, yani onları da hayatımda ilk kez gördüm ama tabi sana şimdi, 'baktım ama dikkat etmedim' diyerek dikkat çekmeyecek bir hatunsun demek istemiyorum, çünkü dersem daha fazla kızabilirsin ama diyince de kızmayacağın garanti değil elbet, neyse, ne diyordum, yani işte öyle, bir ağaca bakmak gibi bir şeydi sana bakmak, duygusuz, ifadesiz ve öylesine ama hani dediğim gibi, bakılmayacak bir hatun değilsin elbet, yani normal şartlarda bakabilirdim belki, bilemiyorum"

"ay ay yeter yea, sus, ne diyorsun, bir bok anlamadım dediklerinden!" diye bağırdı ama gardının düştüğünü görebiliyordum. "Kusura bakmayın, yanlış anladınız.." dedim muazzam bir kibarlıkla. Verdiği runtime error, az önce üzerime atlamak için fırsat kollayan otobüs kitlesine de yansımıştı. Aradığını bulamamış, pazartesi sendromunu üzerimde atamamıştı. Biraz daha mırın kırın etti ama şöförün kalkacağımızı söylemesiyle bir omuz silkip arkasını döndü. Kıçına baktım. Sağlamdı.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Aykut Kocaman Golden Sonra Sevincinden Yerde Takla Attı

Güiza ile başladık, Alex'in problemleri olduğunu söyledik, Colin Kazım dedik, yeni teknik direktörler aradık ve her şey bitti, şimdi de Aykut KOCAMAN'ın gollerden sonra neden sevinmediği polemik oldu. Aslında bu polemik, geçen sene sportif direktörlük zamanında takımın başında Daum varken de vardı. Sözüm ona, Daum'un teknik direktörü olduğu takım gol atınca, tribündeki Aykut KOCAMAN, takım gol yemiş gibi üzülüyormuş, yüzünden düşen bin parça oluyormuş. Nitekim bir yıl sonra kendi takımı gol atınca da Aykut KOCAMAN'ın yüzündeki ifade değişmedi ve ne yazarı olduğu belirsiz Hıncal ULUÇ'un güzellik yarışmalarındaki jüri üyeliğinin nedeni belli oldu.

Neyse. antu.com yazarlarından, gerçekten iyi bir Fenerbahçe'li olduğunu gördüğüm, her yazısından ayrı haz aldığım Bozkurt abi bu konuya değinmiş, kendi tarzıyla, "görmek isteyenin" gözüne gözüne sokulabilecek bir yazı yazmış. Okuyun bakalım, burada Aykut KOCAMAN'ı mı göreceksiniz, yoksa "diğerlerini" mi?

Aykut Kocaman Golden Sonra Sevincinden Yerde Takla Attı

Aykut Kocaman golden sonra sevincinden yerde takla attı. Aykut Kocaman, oyuncusunu kasti olarak sakatlayan Ayhan Yalçın’ı barbarlık ile suçlayarak medyaya şikayet etti ve hedef gösterdi .Ancak pozisyonun içinde olan oyuncunun Ayhan Yalçın olmadığı anlaşıldı.

Aykut Kocaman,sinir harbi şeklinde geçen maçın son dakikaları içinde eliyle 6 işareti yapıp tekme atması ve ardından rakibin 6 numaralı oyuncusuna kendi takımının sert fauller yapması üzerine “ben o anlamda bir hareket yapmadım” dedi.

Aykut Kocaman, kendisinin fotoğrafını çeken basın mensuplarına kızınca elini eşofmanının içine sokup “tombala” hareketi çekti.

Aykut Kocaman derbi öncesi “Galatasaray’ın şansı nedir?” sorusu üzerine “köpeklerin duası kabul olsa gökten kemik yağardı” demesinin abartılmaması gerektiğini bunun çok kullanılan bir deyim olduğunu söyledi.

Aykut Kocaman maçtan sonra yanına gelen muhabiri “sen bana soru soramazsın” diyerek kovdu.

Aykut Kocaman maçta “korkma Bünyamin korkma cesur ol,gerekirse ben seni korurum” demesinin yanlış anlaşılmaması gerektiğini söyledi.

Aykut Kocaman, sahaya yakası açık bir gömlek ve madalyonla çıkmasının nedeni soran muhabiri müdürüne ve gazete patronuna şikayet etti.

Aykut Kocaman kendisini oyundan atan hakeme “gücün yetiyorsa gel de sen çıkar” dedi.Sahadan kendisini çıkarmakta olan 4.hakeme “dokunma bana lan,dokunma ” diye uyardı.

Aykut Kocaman,takımdan ayrılması gündemde olan Güiza’nın evine taşınmak için izin istedi.

Aykut Kocaman’ın sahaya 7.yabancıyı sürmesini 4.hakem engelledi.Aykut Hoca gelen sorulara “ben bu detaylarla ilgilenmem” dedi.

Aykut Kocaman Avni Aker’de kaybettiği maç sonrası “bu statta büyü var” dedi.

Aykut Kocaman ,Frank Rijkaard’ın milli takım konularına girmesini çok hatalı bulduğunu söyleyip “Benim ülkemde ,hele bir Surinamlı beni bizi eleştiremez” dedi.

Aykut Kocaman oyuncularından ikisinde çıkan cathine maddesinin bitki çaylarından geçmiş olabileceğini söyledi.

Aykut Kocaman ,Karabükspor teknik direktörü ile yaşadığı tartışma sonrasında `Maçtan sonra salim kafayla düşündüğüm zaman şartlar ne olursa olsun antrenörlük kariyeri çok küçük olan veya belli olan bir antrenörün tahriklerine kapılmamalıydım,özür dilerim” dedi

“Aykut Kocaman’ın maç içinde hakeme sürekli küfür etmesi acaba stresten mi ? bizim tanıdığımız Aykut Hoca böyle şeyler yapmaz.Ender var mı o görüntü ? Yok mu ?”

Listeyi burada keseyim,eklenebilecek çok madde var elbette.

Türk futbolunun açlığı başarıdan çok adamlara !

“Fenerbahçe Konya’ya,İstanbulspor’a benzemez çok hata kabul etmez” sözü gerçektir ,doğrudur.

“Alex sorun değil fırsattır.Ayrıldığı gün Suada’da,Telekom Arena’da ,Akaretler’de,Şile yolunda sazlı sözlü bayram yapılacaktır” sözü de doğrudur.

Aykut Kocaman’ın sportif eksikliklerini saymak, tartışmak mümkün.
Hatalarının listesini de çıkarabiliriz.

Aykut Kocaman’ı tartışırken alışılmadık bir büyüklük içinde olduğu ve Fenerbahçeli olduğu unutulmamalıdır.


Bozkurt K. YILMAZ
www.antu.com

http://www.antu.com/AntuHaberOku.aspx?sayfa=1&ID=14447&KID=0

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Hayri menkul

Bugün keyifli olmak için çok nedenim var okuyucu. Mesela 6 aylık bir aradan sonra emanet olarak bıraktığım ehliyetimin, bir hıyanete uğramadığını görme şerefine nail oldum. Bugün, benim gibi yarım yıl kadar önce, muhtemelen akşam veya gece yarısı, bir fener - cimbom maçı sonrası, yada bir bar çıkışında içip güzelleşmiş ve çakır kafalı sürücüler olarak sıradaydık, emniyetteki iade ehliyet kuyruğunun bir köşesinde. Herkes birbirine bakıyordu, dudak köşelerinde gamzelerine yakın bölüme kondurulmuş, gayri ihtiyari bir tebessümle.


- Evet 6 ay oldu değil mi ?
- Hı hımm.
- Ne düşünüyorum biliyormusunuz?
- Tahmin edebiliyorum.
- ?
- Alkolik hareket engellenemez.

Bizim şu reklam olayları bana çok basite indirgemiş geliyor uzunca bir süredir. Tabi reklam konusunda ihtisası olmayan sade vatandaş biri olarak söylüyorum bunu. Keza reklam tüketiciye yani bana yapıldığına göre benimde bu konuda kendi fikrimi söylemem kadar doğal ne olabilir ki diyorum. Bu doğal kavramı mahallemizin kaldırımlarının yıllarca yeniliyoruz ayağına tekrar tekrar sök-tak yapılması kadar doğal. Doğal yani güzel kardeşim, makus talihin kadar doğal.

Adı lazım değil bir gazetenin reklamını gördüm bugün billboard'da. Eleman gazeteyi okuyor. Ama gazetenin adı dışında bir şey görünmüyor. Sana göre reklamın mesajı şeffaflık olabilir. Güzel bir şey tabi şeffaf olması medyanın. Erkek giyimi hariç herşeyin şefaf olmasından yanayım. 1900 yıllardan kalmış bir fransız merlot şarabı kadar yıllanmış fantezimdir bu.
Ama gelin görün ki benim billboard'a bakınca aklıma gelen ilk kelime boşluk oldu. kocaman bir BOŞ. Bizi okuyun, çünkü içimiz boş. (Keza mesaj şefaflıkta değil zaten.)

Sonbaharın yaşandığı şu günlerde, denize bakmak insanın içini burkuyor. Kocaman bir yaz geldi geçti diyorsun. Baharın başından beri yaz için planladığımız şeylerin nekadarını yapabildik. Bana bakma benim tuzum kuru, yamaç paraşütüne bile bindim olm daha napayım. Hatta bu hafta yine alıp başımızı yollara düşüyoruz. Bu sefer parola "Daha uzaklara".

Ama yinede boğazdan geçerken sadece deniz, kum, güneşle ilgili düşünceler geçmiyor aklımdan.

Bir martı görmüştüm. Suyun yüzeyinde süzülüyordu akıntıya karşı. Kendi evimdeki gibi bir huzur sezinledim ona bakınca. Denizi kendi evi gibi benimsemiş görünüyordu. Deniz onun hayatının bir parçasıydı. Tıpkı boğazdan geçen yükünü almış tekneler gibi. Onlarda denizsiz, okyanussuz olamazdılar. Onlarında hayatı bu sonsuz denizlerdi. Ve bu denizde bir yolculuk içindeydiler. Hepimizin hayatta yaptığı yolculuk gibi. Ve Denizde yolculuk eden her nesnenin yarattığı bir dalga vardı.

Ben bir tekne olabilirdim. Süzülürken arkamda yarattığım dalgaları ise anı sayardım. Ve bu dalgalar bir kıyı buluncaya kadar kaybolmazlardı. Deniz üzerinde güzel bir martıyla kesişirdi belki yolu. Altından usulca geçerdi ve kaybolup giderdi karşı kıyıya doğru.

Türkiye büyük memleket azizim. Bu kanıya nerden vardım diye soracak olursanız, sadece büyük memleketler büyük insanlar yaratıyor. Yok o aslında öyle değil deme, biliyorum ama öyle, ses çıkarma, çaktırma.

Hayri menkul abimi kızdırma...

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 0 Comments

Yine Düştük Yollara...



Gezmeye gidiyoruz gençler.


Şu an gözlerimden uyku akmakta, biramı yudumluyor ve günler sonra bağlanabilen internetimin tadını çıkartıyorum.

Çantam hazır.

İş bokunu (stresini) geride bırakıyorum.

Önümüzdeki hafta boyunca yazıcı görmeyeceğim için huzurluyum.

İş arkadaşı, patron, müşteri ve benzerlerini de görmeyeceğim için huzurluyum.

Tek huzursuzluğum sevdiceğimle birlikte gezemiyor oluşum.

Onun da zamanı gelir elbet!

İstikametimiz önce Karaman, sonra Mersin ve gerisi kıçımızın keyfine kalmış!

Görüşürüz gençler!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

National Geographic POD