Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Hayri menkul

Bugün keyifli olmak için çok nedenim var okuyucu. Mesela 6 aylık bir aradan sonra emanet olarak bıraktığım ehliyetimin, bir hıyanete uğramadığını görme şerefine nail oldum. Bugün, benim gibi yarım yıl kadar önce, muhtemelen akşam veya gece yarısı, bir fener - cimbom maçı sonrası, yada bir bar çıkışında içip güzelleşmiş ve çakır kafalı sürücüler olarak sıradaydık, emniyetteki iade ehliyet kuyruğunun bir köşesinde. Herkes birbirine bakıyordu, dudak köşelerinde gamzelerine yakın bölüme kondurulmuş, gayri ihtiyari bir tebessümle.


- Evet 6 ay oldu değil mi ?
- Hı hımm.
- Ne düşünüyorum biliyormusunuz?
- Tahmin edebiliyorum.
- ?
- Alkolik hareket engellenemez.

Bizim şu reklam olayları bana çok basite indirgemiş geliyor uzunca bir süredir. Tabi reklam konusunda ihtisası olmayan sade vatandaş biri olarak söylüyorum bunu. Keza reklam tüketiciye yani bana yapıldığına göre benimde bu konuda kendi fikrimi söylemem kadar doğal ne olabilir ki diyorum. Bu doğal kavramı mahallemizin kaldırımlarının yıllarca yeniliyoruz ayağına tekrar tekrar sök-tak yapılması kadar doğal. Doğal yani güzel kardeşim, makus talihin kadar doğal.

Adı lazım değil bir gazetenin reklamını gördüm bugün billboard'da. Eleman gazeteyi okuyor. Ama gazetenin adı dışında bir şey görünmüyor. Sana göre reklamın mesajı şeffaflık olabilir. Güzel bir şey tabi şeffaf olması medyanın. Erkek giyimi hariç herşeyin şefaf olmasından yanayım. 1900 yıllardan kalmış bir fransız merlot şarabı kadar yıllanmış fantezimdir bu.
Ama gelin görün ki benim billboard'a bakınca aklıma gelen ilk kelime boşluk oldu. kocaman bir BOŞ. Bizi okuyun, çünkü içimiz boş. (Keza mesaj şefaflıkta değil zaten.)

Sonbaharın yaşandığı şu günlerde, denize bakmak insanın içini burkuyor. Kocaman bir yaz geldi geçti diyorsun. Baharın başından beri yaz için planladığımız şeylerin nekadarını yapabildik. Bana bakma benim tuzum kuru, yamaç paraşütüne bile bindim olm daha napayım. Hatta bu hafta yine alıp başımızı yollara düşüyoruz. Bu sefer parola "Daha uzaklara".

Ama yinede boğazdan geçerken sadece deniz, kum, güneşle ilgili düşünceler geçmiyor aklımdan.

Bir martı görmüştüm. Suyun yüzeyinde süzülüyordu akıntıya karşı. Kendi evimdeki gibi bir huzur sezinledim ona bakınca. Denizi kendi evi gibi benimsemiş görünüyordu. Deniz onun hayatının bir parçasıydı. Tıpkı boğazdan geçen yükünü almış tekneler gibi. Onlarda denizsiz, okyanussuz olamazdılar. Onlarında hayatı bu sonsuz denizlerdi. Ve bu denizde bir yolculuk içindeydiler. Hepimizin hayatta yaptığı yolculuk gibi. Ve Denizde yolculuk eden her nesnenin yarattığı bir dalga vardı.

Ben bir tekne olabilirdim. Süzülürken arkamda yarattığım dalgaları ise anı sayardım. Ve bu dalgalar bir kıyı buluncaya kadar kaybolmazlardı. Deniz üzerinde güzel bir martıyla kesişirdi belki yolu. Altından usulca geçerdi ve kaybolup giderdi karşı kıyıya doğru.

Türkiye büyük memleket azizim. Bu kanıya nerden vardım diye soracak olursanız, sadece büyük memleketler büyük insanlar yaratıyor. Yok o aslında öyle değil deme, biliyorum ama öyle, ses çıkarma, çaktırma.

Hayri menkul abimi kızdırma...

POSTED BY Chopartypical
DISCUSSION 0 Comments

National Geographic POD