Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

İspatlar v.1

Hastalıklı Dünya'nın isminin Hastalıklı Dünya olmasının sebebi elbette benim Hasta olmamla alakalı. 

Ama dışarıdaki dünyada öyle güzel hastalıklar var ki, es geçmeye gönlüm razı olmuyor. İçimden geldi, böyle hastalıklı derecedeki büyük rahatsızlıkları arada böyle bir paylaşalım ve dünyamızın Hastalıklı olduğunu "ispatlayalım!" 

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Süper Cem'le Dev Röportaj!

Hastalıklı Dünya: Naaber lan yarraam?!
Süper Cem: Sanane lan yarraaam?!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Suffocation ve Sigara Kokulu Adana Şivesi...

Son birkaç haftadır Suffocation'ın, Suffocation'dan daha fazla sevdiğim gruplar olmasına rağmen, dünyanın en iyi grubu olduğunu düşünüyordum ve şu an bu perçinlendi.

Adanalılarla dolu bir O304 içinde mahsur kalmıştım. Otobüsün koltuklarında küllük vardı ve çevremde Adana şivesiyle, sigara kokan ağızlardan çıkan kötü espriler dönüyordu.

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Hastalıklı SK Sezon Öncesi Brifingi


(İnternetten oynadığımız bir menajerlik oyunu ve ben bu şekilde orada da kendimi eğlendirecek işlere imza atıyorum. Her sezon öncesi paylaştığım brifinglerden en sonuncusunu sizlerle de paylaşayım, değişiklik olsun :)

Efendim selamlar!

Bir sezona daha merhaba diyoruz ama içimiz bu sefer kasvetli çünkü kış geldi. Kışı sevmiyoruz takım olarak. Futbolcular özellikle kış aylarından çok muzdaripler ve kışın oynadığımız maçlarda genellikle kötü sonuçlar alıyoruz.

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

Sınav Sonuçları, Hissiyatlar, Yalan Olmuş Hayatlar...


Önceden güzeldi lan bu işler! Kanaat notuyla falan geçerdi insanlar. Geçme notu da 45 idi. Güzel zamanlardı ve o zamanlarda, gerçekten 40 ile 44 arasında aldığın notlar senin geçebilmene yeterdi. Bunun vermiş olduğu gönül rahatlığıyla girerdik sınava. Beş soru bilebilmekti amacımız ve gerisi bizi enterese etmezdi. GEÇER denilen o notu karnelerimizde gördüğümüzde göğsümüzü gererdik en kallavisinden. Umursamazdık takdir alan manyakları. Kapitalist dünyada yaşıyorduk hacı, cebine para girdiğinde takdir edilirdin bu ülkede. 

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Açıköğretim Sınavlarında Hiç Çalışmadan Geçme Teknikleri...

Şunu anladım ki, açık öğretim sınavlarında izlediğim taktikler gerçekten işe yarıyorlar. Çocukluğumuzdan beri test sınavlarında uyguladığımız "bilmiyorsan salla" taktiğini çeşitli reformlarla işe yarar hale getirdim. Her seferinde muhteşem bir başarı sağlayamasam da genel olarak baktığımda hakkında hiçbir fikrim olmayan derslerden, hiç çalışmadan geçebilmemi sağladı bu taktikler. Kimi derslerse ucu ucuna kaçtı.


Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 17 Comments

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.19

Olaydı Bir Yeteneğim....


Ohh bebeğim, saman kağıda yapılmış portre resmim...
Ne kadar şanssız olduğunu anlatamam sana ulan...
Bildiğin bir beceriksiz ile birliktesin, tatlım, kaymaklım, köle izauram...
Çok uğraştım, çok didindim ama beceremedim;
Cin Ali'den ötesi çıkmadı, çıkamadı...
Olaydı bir yeteneğim, natürmortlar yapardım sana...

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 5 Comments

Biz Ne Zaman Öldük?


Bilmiyorum, atınız mı gözlük kullanıyor yoksa o gözlükleri siz mi takıyorsunuz gözlerinize...

Çok saf ve insani iki haykırış geldi aklıma bugün. Milleti, dini, dili, ırkı olmayan iki haykırış. Sadece insani olan şeyleri hissettiren, insan olduğunu anımsatan...

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Napalm Death Konseri




Efendim selamlar! Nasılsınız?!

Beni soracak olursanız, yine sormadığınıza eminim aslında ama, olsun, yine de, bi ihtimal olsun soracak olursanız, ben de iyiyim. Gazlıyım. Hala gazlıyım.

Uzun zamandır heyecanla beklediğim, her aklıma geldiğinde heyecanla elimi yumruk yaptığım konsere nihayet kavuştum.

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Ramazan Geldiğinden Beri...


Ramazan geldiğinden beri;

* İşe gidiş gelişlerimizde sigara dumanı altında yürümek zorunda kalmıyoruz. İnsanlar oruçlu olduğundan sigara içemiyorlar ve biz, "dumansız hava sahası" denilen yasanın ne demek olduğunu sonunda anlayabildik. Gerçekten, kamuya açık alanlar derken neden sadece kapalı alanlar akla geliyor. Yürüdüğüm yol, dinlendiğim park kamuya açık alan değil mi? Sigara orada içilince rahatsız olmuyor mu insanlar? Neyse.

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Protex ve Onun Kafasını Yaşayan Hijyenik El Sabunları...


Efendim selamlar!

Protex ve onun kafasını yaşayacan hijyenik el sabunları reklamlarında kafama takılan bazı noktalar var. Reklamdaki açıklamalar biraz kafa karıştırıcı bence. Şimdi, bir abi çıkıyor reklamda, yani abi çıkmıyor da eli çıkıyor sadece, neyse işte, bir abinin elleri çıkıyor ve muhtelemen bir abi tarafından da o eller yıkanıyor ama bunlar aynı kişiler, burada bir kafa karışıklığı söz konusu değil. Sadece yüzü görünmüyor adamın. Sadece elleri görünüyor ama ben, yüzü görünmese de orada bir adam olduğunu biliyorum ve bunu vurgulamak istedim. Neyse, konumuz bu değil.

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 9 Comments

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.18


Feysbukundan Dürtmedin Beni, Dargınım Sana...


Ey sevgili, ey kurban etinin en güzel yeri!

Feysbukta arkadaşlık isteğimi kabul ettin edeli, uyku girmiyor gözüme...
Devamlı elim F5'te, yeniliyorum sayfaları,
Bekliyorum bir mesaj, bir yorum ya da bir beğeni...
Feysbukundan dürtmedin beni, dargınım sana...

Devamı »

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan...


Efendim selamlar!

Tüm yurt olarak, geçen hafta tüm barları tıka basa doldurup, biraları son damlasına kadar tüketene kadar içtik ve öyle girdik on bir ayın sultanı Ramazan ayına. Bir nevi kutlama yaptık, diyelim. Geçen hafta teknik takibe takılan görüşmelerin içeriğinde en çok "abi gel yarın içelim, ramazan gelmeden bi dağıtalım" cümlesi vardı ama tabi bunlar teknik takibe takılsa da problem yaratacak kadar mühim konular değiller.

Evet, her genç bünye, geçen haftasonu güzelce kafayı buldu, seksini, zinasını yaptı, gusül abdestini aldı ve Ramazan ayının da ilk günü olan Pazartesi gününe temiz, pak, arlanmış ve nurlanmış olarak girdi. Gün, dünyevi zevklerden arınma günüdür! Gün, her gün akşama kadar ağıza tek lokma koymadan durmak ve akşamları ibadet etmek günüdür! Gün, bayramlarda ve Ramazan ayında doldurduğumuz camilerde saf tutma günüdür!

Yurt olarak, yaz aylarında girmiş olduğumuz bu mübarek günler için, sevgili din kardeşlerimiz için bir dizi önlemler aldık;

* Zina yapılmayacak.
* Kesinlikle bir genç kızın kalçalarına yan gözle dahi bakılmayacak! (tanga giyenlere göz kayabilir, bu doğaldır, burada ağır tahrik söz konusudur, kendinizi suçlamayın)
* Ottur, günahı yoktur! Fazla söze gerek yok sanırım.
* Alkol alınmayacak, alkol alanlar kafirlikle suçlanacak, alkol satışı yapan yerler taciz edilecek!
* Şinorkel kullanarak denize girilebilir ama dikkat edin, yutmayın, karışmam, oruç sakata girebilir!
* Denize gidilirse plajda sırt üstü yatılacak. Böylece göze giren güneş sayesinde etraftaki bikini giymiş hatun kişilere bakılmaması ve orucun sağlam tutulması sağlanacak.
* Bikini giyenin orucu kabul olmaz, bikini giyilmeyecek! (yani yazılı olarak böyle bir şey yok elbette ama yazıldığı zamanlarda bikini de yoktu, kadınlar da evinde, erinin dizinin dibinde otururlardı, öyle denize falan gitmezlerdi, adaplı-edepli olurlardı. ki o zamanlar bikini olsa, kesin yasak diye yazılırdı kitaplarda. neyse, bence kabul olmaz!)
* Ticaretle uğraşan din kardeşlerimiz kazık atmaya ara verecek! ("Süper Ramazan indirimi!" gibi bir kampanya yapılabilir)

Bu 11 ayın sultanı olan Ramazan ayımızda bir ay boyunca sabrederek, yukarıda saydığım konularda sabırlı davranmanızı sizlerden rica ederiz! Zaten bu ay bitince önünüzde kocaman 11 ay olacak içmek, zina yapmak ve kazık atmak için! Üstelik su bile yutabilirsiniz! Üstelik denize üstsüz bile girebilirsiniz! Söz, o zaman bakarız! Haydi gençler, azıcık sabır...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Şimdi Daha Anlamlı...

Haklıyız, kazanacağız!


POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Hasta Adam: Çok Soğuktu...

Uzun ve yorucu ama eğlenceli bir yolculuktan sonra varmıştık şehre. Yine o kara ve kasvetli hava karşıladı bizi suratımıza vurduğu rüzgarla. Ayaz, taşşakların donma tehlikesinin gerçekçi bir tehtidiydi. Bıyıklarımızın ve sakallarımızın kristalleşmiş kılları titreşiyordu esen rüzgardan. Yine de keyifliydik ama. Sırtımızda hafif çantalar, kafalar geceden kalmanın mayhoşluğunda ve geride bırakılmış sorumluluklarla yol aldık şehrin merkezine doğru.

Her şey bıraktığımız gibiydi. Kaldırımlar, köşede oturan dilenci, hep aynı sokakta gösteri yapan devrimci gençler ve yüzü gözü boyanmış heykeller. Hepsi olduğu gibiydi. Askerler yine çarşı izninde şuursuzca dolaşıyor ve kadınları kokluyorlardı çaktırmadan. Güzel, çirkin ayırmadan tüm kalçalara bakıyorlardı. Keyifliydiler. Keyifli olmamaları için hiç bir sebep yoktu çünkü etraf kalça kaynıyordu. Kimisi güzel, kimisi çirkindi ama neticede kalçaydı. Onlar için asıl irdelenmesi gereken konu buydu ve düşüncelerinde haklıydılar.

Bir pastaneye girdik ve poğaça söyledik. Yanında, buharıyla bıyıklarımızdaki buzu kıran fincan çaylarımız da vardı. Sohbet ettik geceden, gündüzden, kızlardan. Pastane bir öğütücü gibiydi. Sürekli insanlar girip çıkıyorlardı. Devamlı bir koşturmaca hakimdi. Bir yandan paralar, bir yandan poğaçalar eksiliyordu. İyi iş vardı bu sektörde. Bunu konuştuk ve hemfikir olduk. Sonra vazgeçtik.

Zaman dilimi biraz daha insancıl saatleri gösterdiğinde o gece evinde kalacağım arkadaşımı aradım. Selamlaştık ve birbirimize gerçeklikten uzak edepsiz espriler yaptık. Her zaman yaptığımız şeydi bu ve bıkmadan, usanmadan yapıyorduk. Yine yaptık ve ne zaman buluşabileceğimizi konuştuk, anlaştık, küfürleşerek kapattık telefonu.

Zaman boldu. Bir bara gittik ve en büyük bardakla bira istedik. Birkaç arkadaşla buluştuk, birkaç grubun konserini izledik. Bolca muhabbet ve bolca ucuz bar birası vardı. Sulu ve boktandı biralar ama ucuz olması bu açıklarını kapatıyordu. Ucuz olduktan sonra sıcak bira bile içilebilir geliyordu ortamın ve kafamın güzelliğine göre. Fazla büyütmedim biraların sulu olmasını. Ucuzdu neticede.

Evinde kalacağımız arkadaşla buluştuk. Evinde kalamayacağımızı, başka bir yere gideceğimizi söyledi. Bizim için farketmiyordu.

Minibüsten indik ve taşşaklarımızı artık alenen tehdit eden dondurucu ayaza rağmen bir elektrik trafosunun dibine işedik. Biraz yürüdükten sonra eve varmıştık. İçeri girdiğimizde 5 metrekarelik bir oda ve içeride ikisi hatun olmak üzere beş kişi vardı. Üç kişi de biz geldik ve sekiz kişi, 5 metrekarelik bir odanın içinde, kapılar ve camlar kapalı halde boğulmamaya çalışıyorduk. Odaya girer girmez boğucu bir duman sardı bünyemizi. Herkesin kafası dumandan bir milyon olmuştu. Gülüşmeler, küfürleşmeler ve birbirlerini sikeceklerini söyleyen iki sevgilinin dumanlı oynaşmaları vardı. Biz dumandan etkilenmemeye çalışarak almış olduğumuz votkayı yudumlamaya başladık. Ortam umrumuzda değildi. Hatta arkadaşım da umrumda değildi ve ben de onun umrunda değildim. İki kederli dost gibi, konuşmadan ve dumandan etkilenmemeye çalışarak sessizce içiyorduk.

Birbirini sikeceklerini söyleyen sevgililer birbirlerine naz yapmaya devam ediyorlardı. Evinde kalacağım ancak evinde kalamayacağımızı söyleyip bizi buraya getiren arkadaşımız da diğer hatuna yazıyordu. İkisi de çirkindi. Birbirlerini sikeceklerini söyleyen sevgililerden hatun olanı bana sarmaya başladı. Laf atıyordu bana. Kısa ve kestirme cevaplar verip muhatap olmamaya çalıştım. Ben kaçtıkça onun kovalamaya başladığını hissediyordum ve bu beni biraz heyecanlandırdıysa da aslında midemi bulandırıyordu. Kız tipim değildi. Pek güzel sayılmazdı ve memeleri küçüktü. Kalçası iyi değildi. Sarışındı ve ufak gösteriyordu. Kısa boyluydu. Ve aslında bu saydıklarımın benim için belirleyici kıstaslar olmadığını bildiğim halde, aklımdan bunları geçiriyor ve uzak durmaya çalışıyordum beladan. Votkam ve ben mutluydum.

Evinde kalacağım ancak evinde kalamayacağımızı söyleyip bizi buraya getiren arkadaşla yazıldığı hatun odadan çıktılar. Birbirlerini sikeceklerini söyleyen sevgililerden benim de arkadaşım sayılabilecek olan eleman da tuvalete gitti. Diğer iki eleman dumanlanmaktan birbirlerine sürtünecek durumdaydılar. Ne dediklerini, sadece birbirlerine özel olan telepatik dil sayesinde, sadece birbirleri anlayabiliyorlardı. Bana laf atan hatun avını yakalamış bir panter gibi üzerime doğru atladı. Kenara kaydım, yanıma oturdu. Heyecanlanmıştım. Kulağıma yanaştı. "Yusuf'u bırakıp senle çıkıcam" dedi. Yusuf, sevgilisiydi, yani benim de arkadaşım sayılabilecek eleman. Gülümsedim. "Gerçekten mi?" dedim, kafasını salladı. Kulağına yanaştım, "sen orospu olabilirsin ama ben pek orospu çocuğu sayılmam" dedim. "Aptal!" dedi, yerine geçti. Sikecekmiş gibi bakan gözleri artık "bi siktir git" dermiş gibi bakıyordu.

Odanın diğer sakinleri de geldi ve herkes yaşantısına kaldığı yerden devam etti. Birbirlerini sikeceklerini söyleyen sevgililer, birbirlerini sikeceklerini söylemeye devam ettiler, biz votkamızı içtik, diğerleri dumanlarını savurdular üstlerimize. Herkesin kafası güzeldi.

Yatmak için yan odaya geçtik. Dışarıda işerken taşşaklarımızı tehdit eden rüzgar, tam olarak o an, oradaydı; battaniyemin altında. Donuyordum. Diğer çekyatta yatan arkadaşıma seslendim, "gel lan beraber yatalım" dedim, "ibne misin olm?!" dedi, "üşüyorum lan!" dedim, "nolcak gel sarılır yatarız" dedim, "korkma bir şey yapmam" dedim. "Siktir lan, yat uyu!" dedi.

Cenin haline gelip, sabahı görüp göremeyeceğimi düşünerek uyumaya çalıştım. Son nefesimi verirken "Keşke o kıza o kadar kötü davranmasaydım..." diye düşündüm...

Ertesi sabah kalktım, kızlar gitmişti. Ben donmak üzereydim ve sevgilisiyle birbirlerine, birbirlerini sikeceklerini söyleyen arkadaşıma sorduğumda gece sevişemediklerini söyledi. Üzüldüm onun adına.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

...And Justice For All!

Önce kupayı iade edip, sonra da tutuklu yönetici ve teknik direktörleri için imza kampanyası düzenlemeleri ironik ve bir o kadar komik. Bilmeyenler için; Beşiktaş JK divan kurulu üyesi Avukat Ali Rıza Dizdar, 26 Temmuz saat 12:00'dan 27 Temmuz 12:00'a kadar Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa Anıtının önünde imza kampanyası düzenleneceğini açıkladı. Açıklamasında futboldaki şikeyi ve şiddeti lanetlediklerini ve kınadıklarını söyleyen Avukat Ali Rıza Dizdar, tutuklu olarak yargılanmayı bekleyen Serdar Adalı, Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş'in suçsuz olduklarını ve dolayısıyla "esir ve tutsak" konumunda bulunduklarını belirtti.

Bu saçma süreç başladığı andan itibaren hala elle tutulur ve gözle görülür bir delil olmamasına rağmen tutuklu olarak yargılanmayı bekleyen onlarca insan var.

Fenerbahçe taraftarı, bu süreçte ortada deli saçması, ancak çocukları kandırabileceğiniz türden telefon konuşmaları ve fotoğraflarla suçlanmaya ve leke içersine sokulmaya çalışılan Aziz Yıldırım ve diğer yöneticilerin arkasında durduğu zaman "şikecileri koruyan bir güruh" olarak adlandırıldı.

Basının yanlı haber yaptığını gördüğü ve söylediği için, aylarca stadında tek bir küfür etmemiş ve sahaya tek bir yabancı madde atmamış olmasına rağmen haklı tepkisi sonucunda "yabani" ilan edildi.

Adalet istedikçe, adaletin önünde bir engelmiş gibi görüldü ve öyle lanse edildi.

Adalet isteği için yürüdüğü zaman polis şefleri tarafından "gerekirse mermi kullanabilirsiniz" denildi, biber gazıyla püskürtüldü.

Adalet istediği için susmadı, köşesine sinip kaderini beklemedi.

Adalet istediği için yalan yanlış iddiaları, gazeteciliğin esas temelini unutup, araştırmadan, muhatapları dinlemeden, sadece tiraj yapma gayesiyle gerçekmiş gibi gösteren satılmışlar ordusuna inanıp, camiasını yargılamadı.

Adalet istediği için her söylenene inanmadı, geçmişini bildiği tarihsel senaryoların bugün de gerçekleşebileceğini bildiği için önce kendi sordu hesabını, kendi kesti biletini.

Tüm bu süreçte birilerinin tekerine çomak soktuk, farkındayız.

Tüm Türkiye'nin esamesi okunduğunda daha iddianame bile hazır olmadan inandığı ve anti-Fenerbahçe cephesinde saf bulduğu bir ortamda yaptıklarımızın alkış almasını da beklemiyorduk elbette. Eski çamların hepsi bardak olmuş, hep bir elden çakıyorlar çivisini idam sehpasının. Biz, çok şey istemedik, bari önce yargılayın istedik...

İnanıyorum ki, Serdar Adalı, Tayfur Havutçu ve Ahmet Ateş'te masumdur. İnanıyorum ki, bahsi geçen ve teknik takibe takılan telefon konuşmaları, gerçekten de transfer görüşmesi içindir.

Biz, adalet istiyoruz. Sadece Aziz Yıldırım ve diğer yöneticilerimiz için değil, nedensiz yere içeride tutulan, nedensiz yere hapis yatmak zorunda bırakılan, nedensiz yere itibarı ile oynanan insanlar için de istiyoruz adaleti!

Biliyor ve görüyoruz ki, Aziz Yıldırım operasyonunda diğer isimler sadece kukladır. Tayfur'da, İbrahim Akın'da Aziz Yıldırım hakkında isnat edilen suçu daha da sabitleştirmek ve Fenerbahçe camiasındaki "bu operasyon sadece Fenerbahçe için yapılıyor" imajını kırmak ve taraftar ve camia baskısını azaltmak için içeri alınmıştır. Keza görüyoruz zaten son günlerde yandaş gazetelerde bol bol çıkan İbrahim Akın haberlerini. "Beşiktaş ile transfer" görüştüğü, "Fenerbahçe'den şike teklifi geldiğini ama kabul etmediği" söyleyerek renkleri biraz daha ortaya çıkartmış durumdalar. Yarın bir gün serbest kalacaklar. Ya da kurunun yanında bir de yaş yanar. Kim bilir.

Her gün, her değişen gündemin teorimi biraz daha kuvvetlendirdiğini görüyorum.

Üzücü olan bunu sadece çok az kişinin görmesi ve bu büyük planın, gözlerini bürüyen Fenerbahçe düşmanlığından dolayı, diğer camialar tarafından hiç görülememesi...

Sadece bizim için değil dostlar, yarın sizin de ihtiyacınızın olacağı için; Herkes için adalet!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Beşiktaşlılık Duruşu

Son günlerde, yine aynı terane, "Beşiktaşlılık Duruşu" yine ortaya çıktı.

Fenerbahçe yöneticilerinin içeri alınmasıyla birlikte, tüm spor camiası yine kutsal ittifakını oluşturmuş, Fenerbahçe'nin küme düşürülmesini, Aziz Yıldırım'ın idam edilmesini, hatta Fenerbahçe'nin aldığı tüm şampiyonlukların böyle olduğunu ve tüm şampiyonluklarının incelenmesini, asılmasını, stadının yakılmasını, sarı-lacivert renklerin yanyana kullanılmasının yasaklanmasını falan konuşur hale geldi.

Biz, Fenerbahçeliler olarak, şike iddialarına inanmıyoruz, inanmak istemiyoruz. Bunu gittiğimiz/izlediğimiz maçlarda futbolcuların yüzlerindeki inanca bakarak söylüyoruz. O emeğin gerçek olduğunu biliyoruz ve buna inanıyoruz.

İddialar ortaya atıldı, yöneticilerimiz gözaltına alındı ve tutuklandı. Biz, hala kulübümüzün arkasındayız. Çünkü henüz ortada ispatlanmış bir suç yok. Ortaya "müthiş iddialar, cevaplayamadılar bile, dili tutuldu Aziz Yıldırım'ın" gibisinden attıkları gazete başlıklarından da gördüğümüz üzere gerçekçi hiç bir iddia yok. Bir konuşmanın arasından iki cümle kesip ortaya çıkartalım, bir çoğumuzun telefon konuşmaları ya pornoya girer ya da terörizme. Bu bağlamda, o telefon konuşmalarının tamamını dinlemedikçe ya da sanık sandalyesinde oturanın dediklerinin yalan olduğu ispatlanmadıkça yöneticilerimiz ve takımımız suçsuzdur. Biz, böyle olduğuna inanıyoruz ve bu işin arkasında daha önce de bahsettiğim gibi, pis oyunlar döndüğüne inanıyoruz.

Ama, yazının başında da belirttiğim gibi, diğer bütün camialar ağız birliği etmişçesine ilk günden ortada ispat edilmiş bir suç olmamasına rağmen, takımımızı yerden yere vurmaya başladılar ve bizi çoktan şikeci ilan ettiler.

Önce Sadri Şener içeri alındı, tüm Trabzonspor taraftarları sustu.

Sonra Beşiktaş yöneticisi ve teknik direktörü içeri alındı, Beşiktaşlılar sustu.

Bu sefer meydanı boş bulan ve o ana kadar sesi çıkmayan Galatasaray başkanı konuşmaya başladı ehe.

Beşiktaş yöneticisi ve teknik direktörü şike suçlamasından içeri alındı ve o zamana kadar bize ve takımımıza "şerefsiz, şikeci" gibi ithamlarda bulunan Beşiktaş taraftarları bir anda farklı bir şarkı söylemeye başladılar. "Suçları ispat edilene kadar suçsuzdur" demeye başladılar. Ve bunun adına "Beşiktaşlılık duruşu" dediler.

Ben, tribünlerden gelen bir insan olarak "duruş" olarak bahsi geçen hal, tavır ve erdemler bütününün en az Beşiktaş camiasında olduğunu biliyor ve görüyorum. Bu, suçu ispat edilmemiş bir camiayı sırf yıllardır içlerinde biriktirdikleri ezikliği tatmin etmek amacıyla önce yerden yere vuran ve sonra, kendi başlarına geldiğinde "suçu ispatlanana kadar" geyiğini hatırlayan bir camianın 180 derecelik dönüşlerine "duruş" demesiyle zaten açıklık kazanıyor.

Duruş dediğiniz öyle olmaz beyler! Duruş dediğiniz, ispatlanmayan ve ortada doğru düzgün bir delili olmayan bir davada asılmaya ve lekelenmeye çalışan camiasının arkasında durmakla olur. Suçları kesinleşsin ve camiayı tatmin etsin, ilk önce cezasını biz keseriz suçluların; ona kimsenin şüphesi olmasın! Bizler, bizleri tatmin edecek delilleri görünceye ya da tutuklanmış yöneticilerin ağzından itiraf edilinceye kadar bu suça inanmayacak ve takımımızın arkasında duracağız! Bizler, Fenerbahçe taraftarıyız. Aramızdaki büyüklük ve "duruş" farkı buradan geliyor.

Siz, ne olur ne olmaz mantalitesiyle toplum gözünde prim yapmak için aldığınız kupayı iade edersiniz, taraftarlar olarak süper kupa finalini protesto edersiniz ve buna duruş dersiniz, biz, o suçun ispatlandığını görene kadar camiamızın arkasında durur ve gerekirse yürür, gerekirse kavga ederiz!

Biz, Kadıköy meydanında ikibin kişiyle birlikte kadın, kız, çocuk demeden saldıran camianız taraftarlarını gördüğümüzde Beşiktaşlılık duruşunun ne olduğunu anlamıştık, kupa falan iade etmenize gerek yoktu...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Yatış, İşte Buradayım!


Efendim selamlar!

İstanbul ve o yapışkan eden yazı kendini yavaştan göstermeye başladı ve biz, baharsever insanlar olarak bundan pek hoşlanmıyoruz. Yani, İstanbul'da yaşayıp yazı neden sever ki insan? Çalıştığın yer burası. Kafana göre oturup bira içemiyorsun öğlen vakti. Ya da denize atlayamıyorsun fazla ısınınca. Şortla gezmek çeşitli iş merciilerince göze pek hoş gelen davranışlar arasında değil ve gömlek bir çoğumuzun olmazsa olmazı. Yani, neden yazı İstanbul'da yaşadığın halde seviyorsun ki?! Anlamsız. Şöyle olsan bir dağın yaylasında ya da olsan fazla insan tarafından keşfedilmemiş, ya da keşfedilsin amına koyim, ne farkeder; bir sahilde yaşasan, dilediğin zaman atsan kendini sulara ya da hiç atmasan, sadece hissetsen üzerinde sadece şort olduğunu ve pipin rahat rahat sallansa bacaklarının arasında?... O zaman pek güzel olurdu ve sabah başlayıp, akşamın bir saatine kadar yan yana dizsen soğuk biraları. Tüm günlerin bu ahenkte geçse? O zaman tamam, bana uyar. Ama İstanbul sınırları içersindeyim, yapış yapışım ve çalışıyorum. O halde yazı sevmem için hiç bir sebep yok.

Bu sene tatil planlarını dağlarda, bayırlarda gezerek geçirmek isteyen insanlar olarak balayı denen çılgınlığı Bodrum'da; ve hatta Türkbükü denen asortik mekanda geçirmiş olmamız tezatın önde gidenidir. Yakıştıramıyorum aslında kendime ama ucuz bir tatil olduğu için çok fazla da salladığım söylenemez bu yakıştıramama olayını. Biz insanlar olarak, mutlaka kendimizi avutacak bir yalan, mutlaka prensiplerimize aykırı olarak yaptığımız şeylere de bir kılıf buluruz. Bu da benim kendi özeleştirim olsun
.

Neyse. Bu sene kendimizi ilk olarak Ordu'ya atacağız. Bir haftalık bir Vona tatilimiz var. Tüm haftayı orada geçirmeyebiliriz. Kendimizi vuracağımız yollar olacaktır. Ama benim tembel kişiliğimi göz önüne alırsak, tüm haftamız yatarak geçebilir de... Bayılıyorum tembelliğe. Yaşasın ben. Neyse. Her ne olursa olsun, Topaloğlu Piknik denen yerde birkaç kilo et ve birkaç bira tüketeceğimden eminim. Tadından yenmez!

Sonrasında ikinci tatil haftamızı güney taraflarında sürterek geçirmeyi planlıyoruz. Nerelerde sürteceğimiz belli, ancak daha tam rotayı belirleyebildiğim söylenemez. Bu seneki atraksiyon planlarımız arasında "Likya Yolunu" yürümek var. Yıllardır bir fantazi olarak şekillendi ama bu sene sona yaklaştık. Bu sene kesin. Götümden terler akmasını ve taşşaklarımın pişik olmasını istiyorum! Ayaklarıma kara sular insin ve ben bunların aslında kara olmadığını görerek mutlu olayım istiyorum! Çok pis yürüyesim var. (şimdi şirkettekiler okusa, servise giderken yürümeye bu kadar muhalefet olan adam, dağlar sözkonusu olunca nasıl da döndü 180 derece diyorlardır, desinler! sallamam)




Mevzu Fethiye'den başlayıp, Antalya'ya kadar giden, yaklaşık 509 kilometrelik bir yol. Yer yer normal otoban yolundan, yer yer dağlardan, patikalardan, dağ köylerinden gidiyor. Büyük kısmını into the wild kafasında yaşayacağınız muazzam bir haz. Tabi biz bunun tamamını yürüyemeyeceğiz tek seferde. Tek seferde yürümek için en az 30 gün gerekliymiş okuduğumuz üzere ve malüm, bizim o kadar iznimiz yok ehehe Zira daha az zamanda yürüsen de bi bok anlamazsın mevzudan. Olsun. Biz kendimize şimdiden bir hedef seçtik, oraya kadar gidelim, sonrasına bakarız. Bakarsın orada bırakır, bir dahaki seneye havale ederiz geri kalan hakkımızı. Her yıl bir parçasını yürüdüğümüz, bizi hayata bağlayan bir Kemalettin Tuğcu hikayesi olur bakarsın. Hedefimize ulaştıktan sonra yan-gel-yat stayla da devam edebiliriz tatil hayatımıza. Boş bir koy bulup, çadırı kurar ve keyfimize bakarız. Falan filan!


Bu sene de güzel olacak bu tatil mevzuları. Ama İstanbul sınırları içinde yaşayıp hala yazı severseniz kızarım. Ne alaka lan?! derim. Üzülür ve ağlarım bir köşede gizli gizli. Adımı seslendiğinizde çaktırmadan silerim gözyaşımı ve yüzümden o hüznü kovmaya çalışırım alelacele ve döndüğümde gülümsemeye çalışan yüzümü görürsün. Sen de gülümsersin belki. Ama sonra yine de İstanbul sınırları içinde olduğun halde, yazı sevdiğini söylersen bebeğim, hiç kızma, hiç gücenme bana; acaip döverim seni; üzülsem de yaparım bunu, ah bebeğim, bilirsin yaparım, acımam hiç... (
Seyfi abi kafasında bitireyim istedim sdfsmıos)

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

Aziz Yıldırım Operasyonu

Efendim selamlar!

Nasılsınız bir yaz/bahar çakması akşamında?

Efendim, bizim keyifler pek iyi sayılmaz. Malum, Fenerbahçe merkezinde toplanmış bir "şike" soruşturması mevcut şu an gündemde. İddialara göre bir çok maçta rakip takımı satın almış, bir çok maçta en yakın rakibimizin rakibine teşvik primi vermişiz. Üstüne bu işi çok sevmiş olacaklar ki, olayı silahlı örgüt kıvamına sokup, kendimize haksız avantajlar yaratmışız.

Türk futbolunda şike ve teşvik primi yıllardır var. Bunu kimse inkar edemez. Bunu yapmamış, özellikle teşvik primini vermemiş kulüp olduğuna inanmıyorum. Kimi silkeleseniz, eteğinden dökülür bitler. Ve bu düzene en çok çomak sokmuş, en çok adaletsizlikleri dile getirmiş olan kişi olan Aziz Yıldırım, şu an "şike" soruşturmasının hedef adamı oldu.

Olayın "şike" soruşturması olarak yola çıkmasını baz alarak söylememiz gereken çok şey var. Bu ülkedeki "şike" soruşturması yapan adli makamların teknik takipleri neden sadece Fenerbahçe'nin söylediklerini kapsamış?

Bildiğimiz üzere 8 aydır delil toplama aşaması sürmüş bu soruşturmanın. Yani aylar öncesinde oynanmış maçların, maçlar daha oynanmadan önce "teknik takibe" takılan konuşmalardan şaibeli olacağı biliniyordu iddia makamına göre. Neden maçlar daha oynanmadan ya da maçtan hemen sonra soruşturma başlatılmadı? Neden ligin bitmesi, neden federasyonun değişmesi ve neden seçimlerin bitmesi beklenildi?

Neden aylar öncesinden "şike" olduğunu bildikleri halde müdehale etmediler?

Neden hükümete yakın çevrelerde ve gazetelerde, sonucu belli olmamış bir soruşturmanın sonucu belli olmuş gibi açıklamalar var? Neden bu gazetelerde sürekli toplum bilincini manipüle edebilecek "olmuş/bitmiş/ispatlanmış" nitelikte haberler yayınlanarak, toplumda kesin bir yargı oluşmasının altyapısı yaratılmaya çalışılıyor?

Neden suçu kanıtladığı iddia edilen deliller, şüpheli avukatlarından önce bu yandaş basına veriliyor, neden önce onların haberi oluyor?

Neden Emenike'nin Fenerbahçe maçında oynamaması suç unsuru olarak göz önüne alınıyor da, bir sonraki maç olan Trabzonspor maçında da oynamaması göz önüne alınmıyor?

Neden Sezer Öztürk'ün Trabzonspor maçında iyi oynadığı ve bunun karşılığında Fenerbahçe'ye transfer edilmesi gözaltı sebebi oluyor da, Hurşut Meriç'in Gençlerbirliği - Fenerbahçe maçında alenen, kameralar karşısında "Trabzonspor için oynadık" demesi "teknik takibe" takılmıyor?

Neden maçın son dakikalarında durum 2-1 Fenerbahçe lehineyken Batuhan Karadeniz'in vurduğu kafa vuruşunun direkten dönmese maç 2-2'ye geleceği halde, Eskişehir maçının satılmış olduğu iddia ediliyor? O top direkten dönmese bu maç "teknik takipten" çıkartılır mıydı?

Neden Galatasaray - Trabzonspor maçında Pino'nun kaleye gitmek varken geri dönmesi konuşulmuyor?

Neden Bucaspor - Trabzonspor maçından önce, Bucaspor'un 8 tane altyapı oyuncusuyla maça çıkacağını açıklaması ve bununla birlikte son dakikalara girilirken Bucaspor'un beraberliği yakalamasından sonra santra vuruşunu kullanan 2 Trabzonsporlu oyuncunun, elini kolunu sallayarak tüm Bucaspor defansını geçmeleri, son adam olan stoperin kendini yere atmasını ve sonucunda pozisyonun, golü yemelerinin hemen ardından golle sonuçlanması araştırılmıyor?

(Dikkatle izleyin ve izletin: http://www.youtube.com/watch?v=SEZxbdeSOUA)

Sorular çoğaltılabilir. Daha çok soru yazabilirim ve cevabını mantık çerçevesinde veremezsiniz.

Çünkü bu operasyon "şike" değil, Aziz Yıldırım operasyonudur.

Bilindiği üzere Aziz Yıldırım, yıllardır Fenerbahçe'nin başkanı ve tek adamıdır. Kendisi bırakmadığı sürece, kendisini zorlayacak bir aday da yoktur. Hatta kendisi bırakmak istediği dönemlerde taraftarlardan ve kongre üyelerinden büyük bir talep doğmuş ve yeniden başkan olmuştur. İyi yanları vardır, sevenleri vardır, sövenleri vardır ama adayı yoktur. Hal böyle iken, Aziz Yıldırım'ı seçim yoluyla indirilebilmesi mümkün değildi ve bu operasyon tamamen uydurma iddialarla, bu nedenle çıkmıştır.

Olayın siyasi boyutları olduğu hükümet yanlısı gazetelerin manşetlerinden rahatlıkla anlayabiliyoruz zaten. Aykut Kocaman'ın "Alnımız Ak" temalı röportajının içeriğini görmezden gelip "Suçlular Cezalandırılmalı" manşetiyle yayınlamak bunun en basit örneği. Kaldı ki, bu gazeteler tarafından, daha ortada elle tutulur bir iddia bile olmadan Aziz Yıldırım suçlu ilan edildi ve yaptıkları anketlerle "yeni başkan kim olsun"u bile tartışmaya başladılar.

Bana sorsanız, yani bundan iki hafta önce sorsanız, Aziz Yıldırım'dan sonra kim başkan olsun, bana on tane adam say, deseniz, 30 tane adam sayardım ama "Murat Ülker" gelmezdi aklıma. Bunu bin tane Fenerbahçeliye sorun, bin tanesi 20bin tane farklı isim söylerdi ama onların da aklına gelmezdi Murat Ülker.

Şimdi bu gazetelerde yapılan anketlere baktığımızda listenin kıyısında köşesinde hep bir Murat Ülker görüyoruz? Neden?

Hükümet yanlısı gazeteler, hükümet yandaşı bir şahsı yavaş yavaş bünyelerimize empoze ediyorlar. Tıpkı Aziz Yıldırım'ı asmaları gibi. Her başlıkta asıyorlar Aziz Yıldırım'ı. Her başlıkta bir 10 yıl yiyor, her başlıkta biraz daha "şikeci" gösteriliyor. Ve her ankette Murat Ülker gözümüze çarpıyor, hiç aklımızda olmamasına rağmen. Neden?

Fenerbahçe ve Galatasaray bu ülkenin en büyük iki kulübüdür ve daha önemlisi, en büyük iki sivil toplum örgütüdür. Hiç bir beklentisi olmadan, sadece renklere aşık olan milyonlarca destekçisi vardır. Tek galibiyetiyle işsizliğini unutacak fakirleri, tek malubiyetiyle iflas etmiş gibi kederlenecek zenginleri aynı çatı altında buluşturabilen, sınıf gözetmeyen bir sivil toplum örgütüdür. Giriş kartı tektir; formanın rengi!...

Bu sivil toplum örgütünün başında kim olmak istemez ki?! İşte, görüyorsunuz! Üzerine atılabilecek en büyük leke atılmış, üzerine pisliğin kocamanı sürülmüş, "şerefsiz!" diye yazıyor gazeteler onun hakkında üstü kapalı olarak! "Şikeci azize" diyor üç yaşın zekasını taşıyan bünyeler! Pislik, bok, şerefsiz, ibne, mafya!

Ama işte, görüyorsunuz ki, bu sivil toplum örgütü öyle bir güç ki; o adama inanıyor. Tüm bu iğrenç yaftalamalara rağmen, herşeyin doğru olabilme ihtimaline rağmen o adama inanıyor ve o adam için yürüyüşler tertip ediyor, yazılar yazıyor, kavgalar ediyor!

İşte, bu büyük sivil toplum örgütünün başındaki adamın erişebileceği güç! Bu gücü kim istemez ki?!

Herkes ister.

Özellikle toplumun tamamına hükmetmeye meyleden siyasi güruhlar ister. 1984 romanını yaşıyorum sanki! İnanın buna, sadece Fenerbahçe'li olduğunu söylediği için Tayyip Erdoğan'a oy veren adamlar var. Sadece Fenerbahçeli olduğunu söylediği için "adam gibi adam, recep tayyip erdoğan" pankartı açmışlığı var tribünlerimizin.

Ve bu imamın askerlerinin şimdiki hedefi, alçaklıkla, şerefsizlikle bile suçlanabilen bir adamın arkasında durabilen Türkiyenin en büyük sivil toplum örgütünün başına geçmek.

Bu işin hükümet kanalıyla yapıldığını anlamak için operasyonun seçim sonrası yapıldığını kabul etmek bile yeter. Çünkü hiç kimse bu büyük sivil toplum örgütünü karşısına almak istemezdi. İnsanlar bu ülkede takım tutar gibi parti tutabilir ama takım bilinci, siyaset bilincinden her zaman yüksektedir. İnsanlar hayatındaki her şeyi değiştirebilir, eşini, işini, siyasi görüşünü bile; ama takımını değiştirmezler. Ve hükümet bunu bildiği için ve Türk insanının kolay unuttuğunu da bildiği için seçimden hemen sonra start verdiler operasyona. Aylar öncesinden bilindiği halde, bir çok kulübün emeğini çaldılar, bir çok futbolcunun alın terini çaldılar, bir çok emekçinin parasını çaldılar, bir çok insanın duygularıyla oynadılar. Sekiz ay öncesinden bilmelerine rağmen, hiç bir şey yapmadılar. Neden? Somut deliller o zaman toplanmamış mıydı? Aziz Yıldırım, Eskişehirspor soyunma odasına girip o zaman dememiş miydi "böyle oynarsanız sizi yeneriz" diye? Neden sustunuz? Neden seçimin bitmesini beklediniz?

Ki ayrıca, bu soyunma odası olayı da bir komedi. Somut delil diye gösterdikleri delil bu. Aziz Yıldırım, maçtan önce Eskişehirspor tesislerine ziyarete gider, yanında Eskişehirspor yöneticileri ve Fenerbahçe yöneticileri vardır. Bülent Uygun o sırada soyunma odasındadır ve Aziz Yıldırım soyunma odasına girer, tahtadaki taktiğe bakar, yanında yirmi kişi varken gülerek; "böyle oynarsanız sizi yeneriz, böyle oynamayın" der ve yirmi kişi birden güler, sonra soyunma odasından çıkarlar, hayatlarına devam ederler. "Şikenin" somut delili bu. "Aziz Yıldırım, "böyle oynarsanız sizi yeneriz" deyip, tahtada taktiği değiştirmiş, bizim yenebileceğimiz şekline getirmiş". Şaka mısınız lan? sdmfas

Bu zamana kadar yaptıkları eylemlere bakarsanız, hangi yolları, hangi yöntemlerle aştıklarını biliyorsanız bugün bu olanlara da bir cevap bulacaksınız. İmamın ordusu, Fenerbahçe Cumhuriyetini kuşatmış durumda! Kendi çıkarları için kalemi kırdılar, yüksek ihtimalle davalar aleyhimizde sonuçlanacak. Hem de hiç bir mantıklı kanıt olmamasına rağmen... Fenerbahçemiz bir alt lige düşecek, hayatlarında bir daha şampiyonluğun Ş'sine erişemeyecek olan Trabzonspor şampiyon ilan edilecek, Aziz Yıldırım gidecek, bakalım kim gelecek?

Tabi maymun gözünü çoktan açmış durumda. Bu sene yukarıda yazdığım son cümle gerçekleşse dahi biz takımımızın arkasında duracak ve bunları yapanlardan hesabımızı soracağız. Yıllar önce açılan "sandıkta görüşürüz mesut bey" pankartını gerekirse yine asar, gerekirse yine harekete geçiririz Türkiyenin en büyük sivil toplum örgütünü. İmamın ordusu varsa, Fenerbahçe'nin Cumhuriyeti var!

Yarın -bir çok taraftar grubunun satmasına rağmen- Bağdat Caddesinde görüşürüz canlar!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

Dualarınızla Daha da Büyüyeceğiz!

Tanrı Teayyibi korusun!

Sağolsun sayesinde muasır medeniyetler seviyesine ulaşıyoruz. Ömrüm boyunca bu seviyeye ulaşmak ve gayri safi milli hasılanın kişi başına düşen gelirinin 10binlerce dolar olmasını istedim. Nihayet 11bin dolar seviyesine yükseldi gayri safi milli hasılamız. Mutluyuz, sevinçliyiz, kıvançlıyız.

Benim başıma 10bin liradan biraz fazla düşüyor. Sevdiceğimin başına da öyle. Türk lirası bazında baktığımızda gayri safi milli hasılamız 19bin lira civarında ve tabi biz hedefi tam olarak tutturamıyoruz. Elbetteki bu bizim suçumuz. Yeterince çalışmıyoruz. Mesailerimizden sonra çıkıp su, simit ya da arabalar için şarj adaptörü satmamız gerek. Akşamları evlere pazarlamaya gitmemiz, cumartesi pazar günleri ek iş bulmamız gerek. Geceleri de internet üzerinden ilanlar verilebilir misal. Bir şekilde tutturabilme ihtimalimiz var işte! Sorun bizde. Suç bizde.

Hele şu sokaklarda dilenenler! Aman allahım. Bu nasıl bir işgüzarlık?! Aklım almıyor bu insanları! Gayri safi milli hasıla haklarının bu kadar çokken, sokaklarda el açıp 5-10 kuruşa tenezzül etmeleri kabul edilebilir değil gerçekten. Ayağa kalkıp silkelenmeli ve düzgün bir işe girmeliler. Eğer dilenmeyi gerçekten seviyorlarsa, mesai saatleri dışında ek iş olarak devam edebilirler. Kopuk bacaklı olabilirler, nedir yani? Kocaman devlet bakanlarından biraz örnek alsınlar! Adamların beyinleri bile yokken, onlar çalışıp alınlarının aklarıyla kazanabiliyorlarsa, o da bacaksız, kolsuz bir şekilde kazanabilir! Hiç bahane üretmemeleri gerek. Gerçekçi değiller.

Ama asıl alkışlamamız ve gururla söylememiz gereken müdürlerimiz, genel müdürlerimiz ve patronlarımız. Gayri safi milli hasıla tutarının, tutturulması bu kadar zor bir hedef olmasına rağmen adamlar gerçekten bir başarı abidesi gibi yükseliyorlar önümüzde; çalıştıkları plazalar gibi...

Ayda 4bin-10bin lira maaşlarla gayri safi milli hasılaların dibine vuruyorlar. Öyle çok çalışıyorlar ki! Hayranlık duymamak elde değil.

Ya daha büyük patronlar, fabrikatörler? Onların hakkını vermeden geçemeyiz. Yılda gayri safi milli hasılanın ancak 9bin lirasını tutturabilen tembel insanlarla çalışmalarına rağmen, onların bu tembelliklerine rağmen, onlara gayri safi milli hasılanın 9bin lirasını gözü kapalı veren patronlar! Tüm bu açık yürekliliklerine rağmen, tüm bu altında çalışan binlerce insanın gayri safi milli hasılanın altında kalmaması için gecesine gündüzüne katmalarına rağmen hala yılda milyonlarca lira kazanabiliyorlar!


İşte ülkemizin yüz akları, işte ülkemizin bayrak yarışında en önce koşan yüce mücahitleri! Ve hala, onlar sayesinde gayri safi milli hasılanın yarısını kazandıkları halde, sokaklara çıkıp isyan edebiliyor şu işçiler! İnsan ekmek yediği tasa işer mi? O adam zengin olmasa sana kim çıkıp o parayı verecek! Bunu hiç sorgulamaz mısın ey sefil bünye...

Tanrı sizleri korusun ve biz tembellere katlanabilmeniz için sabır versin...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Olmaz Hacı. Öyle Manita Yapamazsın...

Yıllardır öğrenemediler şu boku. Yani değil abileri, babaları bile aynı taktikleri uyguluyordu ama aradan yıllar geçti, gram ilerleme yok şu yurdum "don juan"larında. Hala aynı taktiklerle manita ayıklama peşindeler. İşe yarar taktik çok, onları daha sonra irdeleyebiliriz belki ama asıl işe yaramayan ve hatta sizleri komik duruma düşürenleri gözler önüne sermeliyiz öncelikle. Olmaz, bu şekilde manita ayıklayamazsınız...

* Yol kenarında durup, yoldan geçen otobüsleri, arabaları kesen tipler. Bildiğin köşede durmuş, otobüs kesiyor adamlar. Hani şu öküz - tren hikayesi gibi. Kollarını birbirlerine kenetlemiş, vücudu geriye atmış hafiften, karizmatik olduğunu düşündüğü bir duruş ve kısık gözlerle uygulanan alımlı bakışlar.. Amacı, camdan bakan güzel bir manita görüp, onu etkilemektir. Hatunu görürler, gülümserler ya da sigaralarından derin nefes çekip bir gözü hatunda, ağzı yanındaki arkadaşıyla muhabbette sallamaz havaları ile etkileyici bir an yakalamak isterler. Ancak idrak edemedikleri mevzu; camdaki güzel manitaya kendilerini beğendirebilseler dahi, hiç bir manitanın o an arabadan inip, koşar adımlarla yanlarına gelip üstünü parçalayarak "BECER BENİ" demeyeceği... Olmaz, yok böyle bir şey...


* Genellikle modifiye edilmiş Şahin marka araçların, sonuna kadar çık camlarından, yüksek sesli dıp-tıs müziği eşliğinde uzattıkları jöleli kafalarıyla, dışarıda duran/dolaşan/otudan/hoplayan/zıplayan/uçan/vs, bilimum hatun kişileri kesen tipler. Genellikle son gaz gidip zaten milyonda bir olan bir kızla kesişme ihtimallerini sıfıra sabitlerler. Zaten genellikle 4 kişi gezerler. Her cama bir jöleli kafa. Hatun ayıklama ihtimallerinin olmadığını bilirler aslında ama o misyon üstlenmeli ve o jöleli kafa camdan çıkmalıdır.

Dediğim gibi, zaten (en az) dört kişiler. Bir hatun gelse, aralarında kavga çıkar; keza tek bir hatun da milyonda bir görülen ağır travmatik bir rahatsızlığa sahip değilse 4 jöle kafanın yanına binmez. İki kişi olsalar belki binme ihtimalleri var ama kavga çıkma potansiyeli çok yüksek. Böyle bir durumda daha şanslı, yani daha yakışıklı olduğunu düşünen jöle kafa durup hatunlarla muhabbet etmeyi teklif ederken, kendini diğerlerine göre daha şanssız, yani daha tipsiz, çekilmez, muhabbet etmekten anlamayan, vs. hisseden eleman ortam bozar. Boşverin abi!, ayakları yapar ve o işi yatırmak için her hileye başvurur. Arkadaşlığını atar ortaya; ki onun ayıklayamayacağı manitayı, arkadaşı da ayıklayamasın.

3-4 hatun denk gelse bu sefer de o kadar kişi arabaya sığmaz. Derdi büyük.

Yani bilmiyorum, aranızda böyle gençleri mutlu etmiş milyonda bir görülen ağır travmatik rahatsızlığa sahip olan bir kişi; ama ben etmezdim şahsen. Yani mutlu etmezdim. Olmaz.

* Sayısı çok önemli değil, bir kaç erkek kişisi yanyana yürürler ve aralarında şakalaşırlar. Geyik ve testesteron had safhadadır. Erkeklik tavandır. Bunun gazıyla, normalde tek başına yürürken başını önünden kaldıramayan, utangaç, bir kızla konuşurken kızaran ya da iki lafı bir araya getiremeyen, ancak bu gibi geyiğin ve testesteronun tavan yaptığı fazla erkekli anlarda; karşıdan gelen (güzel ya da çirkin olması farketmez) hatuna sözlü tacizde bulunan tipler.

Duruma ve yaratıcılığa göre "yavrum, çok güzelsin, kainat güzeliyle akrabalığın var mı?" gibisinden ön sulanma (ön sevişmemsi) sözleriyle ya da direkt "anam, dişlerim, yalarım, pantolonun olayım giy beni" tadında doğa üstü fantazilerle hatuna yazılmayı hedeflerler. Normalde belki hatunla aynı kafada olan, aynı müziği seven, aynı aduket çektireceğine sahip olmanın hayallerini kuran; yani birbirlerini tanısalar belki birbirlerinden hoşlanıp, pembe panjurlu ev hayali kurma ihtimalleri olan gençler, anlık testesteron gazıyla tamiri güç yaralar açarlar özgeçmişlerinde.. Ve muhtemel bir küfür ya da gözmezden gelinme ile biter bu arkadaşlara yapılan "erkek şovu". Neticede o da olmaz. Kaçar hatunlar bunlardan. Etkilenmezler.

* Bilimum toplu taşıma araçlarında fortçuluk yapan abiler. Olmaz. Bu şekilde de olmaz. Avına yaklaşır, en ufak otobüs sallantısında değdirir utanmadan arlanmadan. Hiç bir hatun, "ne güzel değdirdin, bu gece beraber takılabilir miyiz" demez sana. Yapmaz bunu. Diyeceği en fazla "OROSPU ÇOCUĞU" olur. Silkelen kendine gel. Anlık hazlar için harcama gençliğini. Tarihte örneği yok lan. Aptal.

* Daha bir çok şehir efsanesi niteliğinde hatun kesme ve umutlanma modeli var elbet. Hele otobüsteki boş koltuk hikayesi. Yanına hep bir manita oturacak ve yolda bir şekilde onunla muhabbete geçecek, tanışacak, aynı durakta inmeyecek olsa bile onunla ineceki evine bırakacak, sevinecekler falan? O koltuğa oturacak kişiliğin hayallerinin kadını olması, bıyıklı bir teyzenin kocaman kıçı tarafından taciz edilmenden elbetteki daha düşük bir ihtimal. Ve o koca kıçın pastadaki payı inanamayacağın kadar büyük...

* 300 Spartalı'dan, filmin sonunda sadece bir tanesinin hayatta kaldığı gerçeğini göze aldığımızda, 300 tane denemeden birkaç tanesinde başarılı olabilmiştir belki kitapçıda aynı kitabı tutan tipler. Bi' ihtimal yani. Onlar da romantik komedi filmlerinin etkisinde kalmıştır muhtemelen. Hayat bir film değil midir zaten? Ya...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Kamonbengyorheds!

Geçenlerde otobüste gidiyorum ve bir gerçekle yüzleştim. Kulaklığın iyisini nasıl anlarsın?!

İyi kulaklık, otobüste ağlayan bir çocuk varsa gösterir kendisini. Ağlayan bir çocuğun sesini duymamak elbetteki mümkün değil. Yani iyi kulaklık değil, über kulaklık, altın kaplama kulaklık olsa yine duyarsın o çocuğun sesini. Teknoloji henüz o kadar ilerleyemedi ve ilerleyebileceğini de sanmıyorum açıkçası. Neyse! Ağlayan çocuğun sesini ne kadar az duyuyorsan, yani kulaklık ve müzik ne kadar az duymanı sağlıyorsa; işte o kadar teşekkür etmeli ve mutlu olmalısın! Çünkü sen müzik açısından da, kulaklık açısından da iyi seçim yapmışsın! Aferim, böyle devam et.

Müzik deyince, ben her zaman şöyle düşünmüşümdür -desem yalan olur çünkü her zaman böyle düşünmedim- bir parça en fazla 3 ila 5 rifften ve de araya serpiştirilmiş hastalıklı bir solodan oluşmalıdır. Bence en temizi, en güzeli, en hası, en heyecan vericisi bu'dur! Asphyx solisti Martin amca da böyle söylemiş yanlış hatırlamıyorsam. Koca adam, yalan söyleyecek değil ya?!

bknz 1:


bknz 2:


bknz 3:


Diskmanime tekrardan kavuşmanın vermiş olduğu gazla ve hazla, tekrardan kendime oluşturmuş olduğum devasa çekme CD arşivimi dinlemeye başladım. İlk haftada seçimlerim oldukça muazzam oldu. Yani, seçim derken "ne dinlesem" tribinde değil, aradan üç CD çekerek yapıyorum seçimleri. Tamamen şans işi yani. Neyse, şu ana kadar çektiğim CD ler gerçekten zamanında severek dinlediğim gruplar ve albümlerden çıktı. Misal bir Dark Tranquillity, benim en sevdiğim grup olma özelliğini korumuş ve uzun süre liderliği kimseciklere kaptırmayarak kırılması güç bir rekora imza atan bir üç sayı şampiyonu gibi karizma yapmıştır.



Aralardan çektiğim altı CD'den iki tanesi Dark Tranquillity'nin en taşşaklı albümleri olan The Mind's Eye ve The Gallery albümü çıktı. Ve iddia ediyorum, ki bu konuda ciddiyim ve ısrar eder, ikna olmazsanız kafanızın etini yerim; yeryüzüne gelmiş en iyi iki melodik death metal parçası bu iki albümden çıkmıştır. Birincisi The Gallery albümündeki "Lethe"dir, bir diğeri ise The Mind's Eye albümündeki "Hedon"dur. Diğer grupların, diğer albümlerindeki diğer efsane parçaları sıralayabilirsiniz ama ilk iki kesinlikle belli. Tartışmak yersiz. (Tartışma esnasında çirkinleşebiliyorum)

Bir de, müzik dinlemek için hala diskman kullandığımı gören insanlar neden şaşırıyorlar, anlayabilmiş değilim. Keza ben gayet seviyorum diskman aletini?! Piller uzun süre gidiyor, müzik kaliteli, zıplamaz ya da uçaktan atlamazsan takılma falan yapmıyor. Gayet kullanışlı alet. Hem ben hala yurtdışından CD sipariş eden bir adamım. O kadar CD'yi mp3 formatına çevirmek için mi sipariş ediyorum ben hacı?! Ha, param olsa alırım o eski tip 160 GB'lık iPod'lardan, o ayrı. Onu da kullanırım, bunu da kullanırım. Diskmanden vazgeçmem ama orası kesin.

Yine geçenlerde, aralardan çektiğim CD'lerden bir tanesi My Dying Bride albümü çıktı. Hala bazı parçalarını severim, rastlarsam dinlerim, asla "hayır, olmaz, çıkarın şunu hayatımdan!" şeklinde bir tribe girmem! Ama arkadaş, harbiden, zaman geçtikten sonra bir geçmişe bakınca, geçmişten bir demet musiki salınca beyin hücrelerine, diyorsun ki; harbiden, nasıl dinliyormuşum lan ben bunu?! Belki bir My Dying Bride kafası oluştu bende yaş ilerledikçe. Hani ara ara dinlersin, modu vardır o tarz müziğin, o zamanlarda o kafa gelir sana ve dinlersin ve OH lan! dersin, ne güzel geldi! dersin. Sanırım öyle bir mod oluştu bende artık. Dinleyemedim. Yapamadım. Ki önceden gün aşırı dinlediğim zamanlar vardı. Devir değişti tabi.



Sanırım bu değişimin nedeni, konserlerini izlemiş olmam. Yıl kaçtı bilmiyorum, konsere geldi bunlar (sanırım 2006 olabilir), memleket ilk kez görecek My Dying Bride'ı (daha sonra geldiler mi bilemiyorum tabi). Konser başladı, sevdiğimiz parçalardan girdiler, eğleniyoruz falan ama bir terslik var. Söyleyen abi (Aaron'du galiba ismi, şimdi metal-archives'tan bakmaya üşendim bariz) başına İsa'nın kafasına takılan dikenli dalgadan takmış falan, triplerde. Neyse, konser devam ediyor, melodilerin en vurucu olduğu yerde bu attı kendini yere, başladı debelenmeye, ağlamaya falan. Bildiğin transa girmiş din sömürücüsü. Titriyor falan. Duramadım yerimde, çıktım sahneye, verdim ağzına tokadı, verdim sırtına depiği. Utanmıyor musun lan rol kesmeye dedim, hepimiz ellamdürüllah müslümanız şurada dedim, gelmişin böyle İsa'nın çilesi stayla, oluyor mu lan böyle dedim, verdim tokadı. Yani yapmadım tabi ama isterdim yapmak. O hisleri uyandırdı bende. Sonra böyle ufaktan soğudum, Ahmet Kaya'ya yapılan "ben adamı değil, müziğini seviyorum olm!" muamelesine giriştim falan ama sonra gördüğünüz üzere, benim için artık pek bir şey ifade etmez olmuş. Yine de She Is The Dark bir de Snow In My Hand iyi parçalardı. Yine dinlesem, yine severim ama her zaman değil, kırk yılda bir. Iron Maiden, Gun's N Roses ve o kafada müzik yapan gruplara uyguladığım muamele gibi. Arada bir. Altı ayda bir. Ama My Dying Bride arayı biraz daha uzatabilir. Özlemem.

Haydi görüşürüz. Bu aralar çok müzikliyim, paso müzikli yazıyorum. Bu yazımı müziksever olan ve sonisferde güvenlikçilerle göğüs göğüse birlikte çarpıştığımız metalkafalara armağan ediyorum. S.klerinde olursa tabi sdmfosa

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

Haydar Baş, Guns N Roses ve Saadet Partili Yalçın...

* Korkulacak bir şey kalmadı, tehlike geçti, artık herkes derin bir nefes alıp rahatça koltuğuna yayılabilir. İş Aş Haydar BAŞ, bu seçimlerde Demokrat Parti'den millet vekili adayı olmuş. Yani hala hayatımızda ve ülkeyi kurtarma planlarıyla uğraşıyor. Hayırlı olsun! OH.

* Tamam, bir çok heavy metal fanı bana kazabilir ama elbetteki umrumda değil. Şimdi bu Guns N Roses kafasında gruplar var ya, bence bunlar böyle altı ayda bir falan dinlenirse gerçekten keyifli olabiliyor, o zaman eğlendirebiliyor adamlar. Bak, tamam, adamları sevmiyor değilim ama sürekli Guns N Roses ve o kafada müzik yapan grupları dinlesem yeminle cozuturum. Garip sesler çıkartır ve sümüğümü yemeye başlarım. Ki bunları Guns N Roses ve o kafada müzik yapan grupları sevmeyen biri olarak değil, dinleyince gayette mutlu olan bir adam olarak söylüyorum. Ama altı ayda bir. En erken.

Bugün Guns N Roses dinledim misal. Yedinci şarkıdan sonra kapattım. Ayların vermiş olduğu ayrılık rüzgarını yedi parça kapattı. Mutlu oldum, eğlendim, bilmediğim şarkılara eşlik ettim ve yedinci şarkı son durağımdı. Sonrasında Sinister taktım diskmane. Dedim, hayat budur. Elveda Guns N Roses ve o kafada müzik yapan gruplar, en az altı ay sonra görüşürüz! Sinister'dan sonra taktım bi Ulcerate. Dedim, hayat budur.

* Uzun zamandır şöyle oturup bir film izleyemedim. Yani izledim ama istediğim ayarda olmuyor. Televizyondan izliyoruz ve altyazısız oluyor mecburen ama güzel de filmler hani, sittiret diyemiyorsun ama Türkçe seslendirme. Hayattan bezdiriyor beni şu duygusuz, vurgusuz, hissiyatsız bir eylem adamı olan seslendirici insanı. Adam orada sevişiyor, çılgınlar gibi, nirvanaya varmış, hayatındaki en büyük hazzı yaşıyor belki, yani görüntü öyle diyor ama konuşan adam gayet plajda şortunu göbeğine kadar çekmiş ve kızlara elleriyle su sıçratan adam kafasında yaşıyor olayı. Abicim yapma, şu oyuncu arkadaşın performansına acı biraz.

Belki de kıskanıyor ibne. Benim niye bir püskevitim yok hesabı, "ben seslendiriyorum ama adam götürüyor malı, seslendiremeyeyim de görsün gününü" şeklinde bir düşünceyle sabotaj mı ediyor, ne yapıyor...

Üzülüyorum. Soğuyorum film izlemekten.

Yani şimdi yıllar önce bu divx, avi bokları olmadan önce TV'de Rambo falan gidiyordu, seviyorduk onları, hatta Ramboyu farklı biri seslendirdiğinde kızıyorduk, üzülüyorduk ve ertesi günün okul öncesi muhabbeti bu olabiliyordu ama şimdi devir değişti. Artık gerçek sesleri duyduk bi kere. Önüne geçilemez bir gerçek ses sevdası var yüreğimizde pır pır eden! Kandıramazsınız beni, bizi, bizleri... Yani şimdi düşün Shining'i Türkçe. Olmaz ki. Olamaz ki...


* Bi de, yaşlılar ve çocuklar hariç, "ay altyazılı film izlemeyelim, takip edemiyorum ben yea" diyen arkadaşları sevmiyorum. Hoşlanmıyorum, içimden çok kızıyorum onlara. Tüm duyguyu kaçırıyorlar. Neler kaçırıyorlar behey. Adam orada sevişiyor, seslendiren adam plajda. Behey.

* Geçen gün bir mekanda Yalçın (a.k.a Eşşekçi) ile beraber siyasi saçmalıyoruz. Karşımızda oturan adam "noldu devleti mi kurtarıyorsunuz ehe" geyiği ile girdi olayımıza. Dedim, bu Yalçın Saadet partisine oy verecekmiş. Bu kadar. Bunu yazmam bile yeter. Ben hala eğleniyorum Yalçın'ı oy pusulası başında Saadet partisi logosunu arayan, bulan ve mühürü yuvarlağın dışına taşırmadan basan halini düşününce. Komik bence. Saadet partisi.

* Haydi hep beraber ellerimizi birleştirelim ve üç kere, ciğerlerimizi patlatırcasına bağıralım: İŞ AŞ HAYDAR BAŞ! Bu sologondan (eski patronum, "bir sologon bulmamız lazım" demişti samıfs) sonra hep "yaşasın kötülük" diyesim geliyor. İş, aş, Haydar Baş, Yaşasın Kötülük! Uymuyor mu? Bence uyuyor. Bu, yaşasın kötülük muhabbeti de bir çizgi filmdendi ama hangisi olduğunu hatırlamadım. Biraz sonra yatacağım ve ertesi gün uyandığımda umrumda olmayacak. Hatırlatırsanız sevinirim ama.

Sevgiler efendim, eyleyin kendinize dikkat!

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 7 Comments

Morbid Angel - Illud Divinum Insanus Albümü Üzerine...

Morbid Angel... Zamanın en fenomen death metal gruplarından bir tanesi. Hani Death metal fanlarının ağzıyla, "en taşşaklılarından"...

En sevdiğin Death Metal grubu, diye sorulan sorulara verilen cevaplarda ilk beşte her daim yerini korumuştur Morbid Angel. Tabi koruyacaktır da, buna şüphe yok... Biliyorum ki Death Metal fanları arasında Morbid Angel'ı sevmeyen pek adam da yoktur. O Covenant albümündeki inanılmaz atmosferi yaratabilecek, o melodileri ve o hayvani brutal vokali yakalayabilecek nadir sayıda grup vardır.

Gel gelelim, yıllardır albüm beklentisi içinde olduğumuz ve ha çıktı, ha çıkacak diye beklediğimiz, aylar öncesinden Nevermore isimli parçasını internette dinlediğimiz (yasaklanır mı lan Morbid kelimesi falan?! smdıaf) albüm sonunda çıktı.

Yukarıdan az çok anlayabildiğiniz gibi, birazcık oturttu bizi yerimize. Nitekim, Nevermore parçasını ne kadar beğendiysek, bu albümü o kadar az sevdik. He, bana sorarsanız Nevermore parçası da tam olarak Morbid Angel çizgisini ve ağırlığını taşımıyor. Ben, o Covenant albümünün atmosferini, vokallerini arıyorum dinlediğim her Morbid Angel parçasında; elimde değil! O tadı, o World Of Shit (Promised Land) parçasındaki melodileri, God Of Emptiness'teki ağır havayı, Lions Den'deki (Kill'em ALL and mute their ways!) agresifliği arıyorum ister istemez. Eh, tabii ki bir grup tüm aktif hayatı boyunca iyi şeyler yapamayabilir, o eskiden hayranı olduğunuz, her notayı beceremeseniz bile elinizdeki hayali gitarlarda çaldığınız albümlerin yanından geçemeyebilir. Olabilir bunlar. Ama bu sefer durum farklı be hacı..

Bu sefer, albüm başladığı andan itibaren ters giden bir şeyler olduğunu hissediyor insan. İlk intro parçaya bir şey demeyeceğim hadi, olur böyle şeyler, intro'dur, geyiğin, abartının dibine vurabilirsin, hoşgörür, "tamam lan, hadi sen de eğlen birazcık" diyebiliriz. Ama peşinden giren parçanın seni afallatmaması gerek! Hadi, "dersin, ilk parçadır, olur böyle şeyler", ama olmaz. Ters giden bir şeyler var lan?! Müzik güzel olsa bile vokal rahatsız ediyor bi şekilde... Altars of Madness?...

Bildiğin club metal? gibi bir durum söz konusu. Anlamlandırmak ve tanımlamak pek mümkün değil. Aylar önce sikkosal bir Electro-Goth mu ne skimse, öyle bir tarzı olan bir grubun konserini izlemiştim tamamen rastlantısal bir şekilde, işte onun brutal versiyonunu dinliyormuşum gibi geldi bana.

Çizgi bozulabilir, kötü albüm yapılabilir ama bu kadar ileri gidilmesi üzücü oldu eski fanlar adına. Bu albümü XYZ isimli bir grup yapsa dinlerdik, belki sever, belki söverdik, kolayca ve hiç bir şey hissetmeden her şeyi gözardı edebilirdik ama Morbid Angel yapınca biraz buruk olduk. Bir türlü toparlayamamamdan belli oluyordur belki ehehe

Albümde 3 yanlışın 1 doğruyu götürmesini göz önüne alırsak, tarz serçimi, vokal ve tek düze jınjınlı müzik, arada kaynamış sağlam gibi görünen parçaları götürüp ortaya nötr bir durum çıkartıyor. Diğer parçalara konsantre olamadan albümden soğuyorsunuz. Elbette dediğim gibi, ilk kez Morbid Angel dinleyecek olanlar belki sevip, hastası bile olabilir; o sizin ruh sağlığınıza kalmış! (msdıafa) Hani yıllar önce The Jester Race albümünü yapmış klas bir Melodic Death Metal grubu olan In Flames'in, yıllar sonra alternatif rock gibi albümler yaparak ünlenmesi gibi. Eski fanlarının şu an hala December Flower dinleyip mutlu olurken, yeni çıkan albümleri indirmeye bile tenezzül etmemesi gibi.

Morbid Angel'in In Flames'in seviyesine düşmesi şu an için zor tabi ehehe. Yani hala indirilip, dinlenir, şans verilir ehhe Ama azıcık daha kassaydınız be Trey abi?! Fena mı olurdu yani?! Sizin yüzünüzden iki cümleyi toparlayıp içimi dökemedim lan. Düş kırıklığı bu değilse nedir ki?...

Bir sitede yapılan kritikte "Extreme Justin Bieber!" olarak nitelendirilen bir albüm işte... Haksız sayılsa mutlu olurdum...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 1 Comment

Seyfi Abi ve Onun Fantastik Düşleri v.17 - Seçimler Yaklaşınca...

Seçimler Yaklaşınca...

Bayılıyorum seçimlere, acaip güzel oluyorlar!
Her yanı rengarenk bayraklar kaplıyor,
Acaip acaip flamalar ve risaleler, broşürler...
Ekonomiye can geliyor, seçimler yaklaşınca...

Parklar yeniden yapılıyor, yollar yeniden,
Ağaçlar sökülüyor, yenileri dikiliyor,
Kaldırımlar sökülüyor, okullar yıkılıp yenileniyor,
Her yer yeşilleniyor, seçimler yaklaşınca...

Bir sürü tünel açılıyor, bir sürü viyadük,
Dünyayı titretecek adalet saraylarımız oluyor!
Köprüler, kanallar, elektronik kitaplar;
Teknolojimiz çağ atlıyor, seçimler yaklaşınca...

Her eve aş giriyor, her eve kömür,
Taşeronlar iş buluyor otoban kenarında..
Mahallemiz ne güzel, her gün süpürüyorlar,
Hayat bir başka güzel, seçimler yaklaşınca...

Gayri safi milli hasılamız yine tavan yapmış,
Faizler düşmüş, ekonomimiz dünya zirvesinde...
Duyduğuma göre işsizlik bitmiş, ihracatta rekor üstüne rekor!
Çok güzel şeyler oluyor, seçimler yaklaşınca...

Der ki Aşık Seyfi; keşke hep olsa erken seçim!
Bir sürü insana ekmek kapısı açıldı lan resmen!
550 gariban daha trilyoner olsun, gayri safi milli hasılamız güzelleşsin!
Biz hasıladan anlamasak da en azından mahallemiz güzel oluyor
Bi de süpersonik vaatler dinliyor, eğleniyoruz hani,
Acaip seviyorum ben seçimi, en azından il il oy oranlarını izliyoruz.
Hayat bir acaip oluyor lan, seçimler yaklaşınca...

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN ,
DISCUSSION 4 Comments

Hep O Baggio Yüzünden...


Küçüktüm ufacıktım, top oynar acıkırdım ve dış dünyadaki gelişmeler beni pek ilgilendirmezdi. Beni en çok ilgilendiren konu, o maçta kaç tane gol attığım, bir dahaki maçta kaç tane atacağım ve bir de kötü bir şut sonrasında top sahasından yokuş aşağı yuvarlanan topu yakalama süremdi. Atan alır, kural böyle. Atanın almasından ziyade, topun sahibi ben olduğum için o aşağı doğru süzüle süzüle yuvarlanan topun alınması benim için ayrı bir önem ifade ediyordu.


Her top oynayan genç bünyenin bir topu olmalıdır. Daha doğrusu her genç bünyenin bir top sahibi olma hayali vardır. Zira bu büyük bir ayrıcalıktır ve çocuk zihinlerindeki en tehditkar cümle olan "top benim, oynamıyorum!" cümlesini kurma ve maçı yarıda bırakma ve hatta top sahibi insanın yetişme koşullarındaki kibir oranına göre hiç başlatmama gibi ekstra özelliklere sahip olunabilir bu sayede.

Ama topun da top gibi olmalıdır. Misal cılız bacaklarımızla topa vurduğumuz zaman o top Hami Mandıralı'nın çektiği şutlar gibi uçup gitmemelidir. Gitse daha iyi olur tabi ama o topun vurduğun zaman uçmayanı, bilakis vurduğun zaman kayaya tekme atmış hissi yaratanı makbuldür. O zaman daha bi şekilli olur top sahibinin forsu. Çünkü "büyük adam topu" vardır onda. Klasa gel. Mikasa topları efsaneydi bu konuda. Mikasa topun varsa sahaların efendisisindir hacı. Her maçta banko forvetsindir. Paslar sende buluşur. İstemediğin adam oynamaz. Sevmediğin adamı kaleye sokabilirsin ki her çocuk bilir, kale en kötülerin yeridir. Bir boktan anlamaz, beceriksiz bir adamsan kalecisindir.

Ama (ama ile başlayan cümleler ve paragraflar benim olayım mıdır lan amısına koyim?! "Başka yerde yok" gibi bişiy.) kalecilik aslında özeldir lan. İyi kaleciysen her maçta banko varsın. Bir iyi kaleciler, bir de top sahibi olanlar bankodur maçlarda ama biz bunu çocukken anlayamadık, algılayamadık. Hep o kodumun Maradonası yüzünden falan bunlar. O ibne Del Piero ve Roberto Baggio yüzünden. Son dakikada atılan golün ve son dakikada kaçırılan penaltının yüzünden.

İzlerdik ve hayal ederdik. O ışıkların altında, flaşların patlamasında, her adımında gerilen ve heyecanlanan, ayağa kalkıp sesinin desibelini biraz daha artıran seyircilerin önünde, her adımında yaklaştığın kalecinin yüz ifadesinde, pozisyonu okuyuşunda, seni durdurmak için tüm bedeninin önüne seren ama bir çalımınla tüm mal varlığını kaybetmiş hissine kapılan defans oyuncusunda, titreyen filede, ezdiğin çimde.. Hepsinde kendimizi hayal ederdik ağır çekimde, o topun arkasında ve karşımızda bu sahnelerle, golü attığında yıkılan hayalleri, doğacak güneşleri ve maç sonu röportajlarımızı hayal ederdik ve hep başroldeydik.

Şimdi bile hala hissederim o hisleri, yaşarım Fener formasıyla maça çıktığımız ya da kaderin ağlarını ördüğünü ve Galatasaray'da oynadığımı ve Fener maçında neler yapacağımı. Terlerim, hislenirim ve en sonunda küfrederim derinlerden gelen bir düş kırıklığıyla...

Hep o Baggio yüzünden, hep o Kostadinov yüzünden...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 0 Comments

Devlet mi?

Devlet mi? Bu da ne? Hadi! Kulaklarınızı açın, halkların ölümü ile ilgili sözlerimi söyleyeceğim size şimdi.

Devlet, soğuk canavarların en soğuğudur. Kılı kıpırdamadan yalan söyler; şu yalan dökülür ağzından: "Ben, Devlet, halkın kendisiyim."

Yalan!

Devlet iyi ile kötüyü anlatan tüm dillerde yalan söyler; söylediği her şey yalandır -ve elindeki her şeyi çalmıştır.

Devlet ya da örgütlenmiş ahlâksızlık içeride: Polis, mahkemeler, sınıflar, ticaret, aile; dışarıda: savaş, fetih, öç alma.

Friedrich Nietzsche

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 0 Comments

"Tırnak Makası" was here

Bu tırnak makası kadar lazım olan ama, lazım olduğunda da ortada olmayan başka kaç tane ev araç gereci vardır acaba?


2 tane de olsa 3 tane de olsa yoktur orada.

Hep bildiğiniz, kaldırıp koyduğunuz bir yeri vardır, oradan kaldırıldı mı, o iş biter arkadaş. Yok oğlu yok.

POSTED BY Darkohl
POSTED IN
DISCUSSION 4 Comments

Az Sonra!


Az sonra, biraz sonra, çok az sonra;


Öhm! Abi tekrardan geliyorum, merak etmeyin.

Verdiğimiz geçici aradan sonra pompalamaya devam, canlar!

POSTED BY (Süper)Cem
POSTED IN
DISCUSSION 2 Comments
Bu gadget'ta bir hata oluştu