Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Biz Ne Zaman Öldük?


Bilmiyorum, atınız mı gözlük kullanıyor yoksa o gözlükleri siz mi takıyorsunuz gözlerinize...

Çok saf ve insani iki haykırış geldi aklıma bugün. Milleti, dini, dili, ırkı olmayan iki haykırış. Sadece insani olan şeyleri hissettiren, insan olduğunu anımsatan...


Bakışlarımızın özünde ayrımcılık var, biliyorum bunu. Baktığınız her insan, "diğer partiden", "diğer ırktan", "diğer köyden", "diğer takımı tutuyor", "diğer firmadan", "diğer mahallede oturuyor", "diğer okula gidiyor". Hep bir ayrımcılık, hep bir dışlama bilinci hakim bünyelerimizde. Özümüze yerleşmiş bu çünkü. İlkokulda, bizlere ahlak ve kutsal bilgileri öğretmesi gereken din derslerinde bile diğer dine mensup olanları kılıçtan geçirmemizin şanlı hikayeleri anlatıldı. Lise hayatımız savaş meydanında kazandığımız destanlarla, kurtuluş savaşlarıyla ve yapılan "barış" antlaşmalarında neler "kopardıklarımızla" ve ya bizi nasıl "böldükleriyle" alakalıydı. Koparmak ile bölmenin aynı şey olduğunu bize kimse anlatmadı ama. Bizim kopardığımızın başkasını böldüğünü kimse bize göstermedi..

Hep beraber ufak çocuklardık ve çocukken bile bize ilk öğrettikleri şey "uyanık" olmamızdı. Diğer çocukların önüne geçebilmemiz için uyanık olmalıydık. Hakkımızı yedirmemek için gerekirse haklarını yiyebilirdik.

Hayatlarımızın anlamı, kazandığımız misketlerdi. Ya da mahalle maçlarında attığımız gollerdi ama büyükler bizi hiçbir zaman o çocuk halimizle görmek istemedi. Hep kafamızı katliamlarla, şövenist hikayelerle, olmayan hayali varlıklarla, korkularla doldurdu. Ve çocukken göremediğimiz için her şeyi, bugün büyüdüğümüzde "önceden böyle değildi" diyoruz. Aslında böyleydi. Babalarımızın ve dedelerimizin yaşadığı dünya farklı değildi. Biz sadece teknoloji sayesinde daha fazlasını öğrenebiliyoruz. Tüm çağlar boktan ve birbirini düzmeye çalışan toplumlardan oluşuyordu. Hırsızlık her zaman vardı misal. Cinayetler bizim aklımızın ermediği tarihlerde bile işleniyordu.

Ama baktığınız zaman geçmişinize ve bize verilen eğitime, hiçbir zaman bize bunların yanlış olduğu öğretilmedi. Savaşların "özgür yaşam" için gerekli olduğu anlatıldı. Düşmanı yenmezsek esaret altında, eziyetlerle yaşardık falan... Ama çoğumuzun ecdadının can verdiği ve bir çok ailenin tamamen ortadan kalktığı savaşlar sonrasında kazanılan statü, bizlerin birey olmasını bile sağlayamadı. Dedelerimizin tırnaklarıyla savaşarak kazandığı bu topraklarda hakim rejimin çıkarlarına uymayan fikirlere sahip olmak bile suç sayılabiliyor, apar topar evinizden götürülüp, hapishanelerde yıllar geçirebiliyorsunuz. Hiç kimseye ait olmayan bu topraklarda yaşayabilmek için sayılıyor, vergi ödemek zorunda bırakılıyor ve hatta verginizi ödemezseniz o hiç kimseye ait olmayan topraklardan atılabiliyorsunuz.

Din olgusunun asıl amacı hiçbir zaman size düzgün anlatılmadı. İyi bir insan olmanın gerekliliğini bize, bizi korkutarak göstermek istediler her zaman. Ticarette kazık atarak zengin olanlardan dürüstlük hikayeleri ve dersleri dinledik.

Hep içimizde birilerine karşı nefret tohumları ekildi. Hep haklının ve güçlünün yanında olmak öğretildi bizlere. Ve tüm bunlar olurken çocuk olduğumuzu unuttuk. Misketlerden koptuk, birbirimizin hatasını kollayan kocaman adamlar olduk. Din için, ırk için adam öldürür hale geldik. Ve yarın çocuğumuz olduğunda, onun bizim gibi olmaması için hiç birşey yap-a-mayacağız.

Çok saf ve insani iki haykırış diyordum... Okuyun ve düşünün. Atlarınızın mı o gözlükler, sizin mi, bilemiyorum ama, her kiminse bi süre kenara koyun ve düşünün.Dilinizi, dininizi, ırkınızı, sizi siz yapan her şeyi unutun ve kendinizi saf bir insan halinde, üç yaşındaki saf halinizde düşünün...

Rakel Dink: "Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim"

Ece Temelkuran: "Siz nasıl bu kadar zalim oldunuz?"(ilgili video yazının sonunda)
Ve bir çocuk, 8-10 yaşlarında.. Elinde taş, polis arabalarını taşlıyor. Bu çocuk nasıl bu hale geldi? Bu çocuğu kimler bu hale getirdi? Sadece sorumsuz ve "orospu çocuğu" olan onun ebeveynleri mi, onun dini mi kötü, onun dili mi kötü, yoksa ırkı mı, yaşadığı toplum mu? O çocuğu nasıl bu hale getirebildik? Ve o çocuğu bu hale getirdikten, insanlıktan çıkardıktan sonra onu nasıl suçlayabiliriz? Elimizi vicdanımızın kenarına sürtmeden o çocuğa nasıl işkence yapabiliriz? Biz ne zaman bu kadar zalim olduk?...

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

2 Responses to : Biz Ne Zaman Öldük?

  1. bu videoya, ece temelkuran'ın mimiklerine, olayı sunuşuna bayılıyorum, bunu baştan belirteyim. İnsanları güdüleme/ istediğin amaca yöneltme korkutarak yapılıyor bu ülkede. Bu yüzden alt kültürüz zaten. Bu yüzden yönetilmeye ve sömürülmeye mahkumuz.

  2. boba says:

    Başkalaştırmalar ve bölünmeyle, ayırımcılık yolları filizlenir değil mi ? Bu da yeni rejimlerin olmazsa olmazlarıdır. Yeni birşeyler yapmak istiyorsan birşeyleri değiştirmen gerekir. Bu da o "masum" yoldan çıkılarak yapılır birçok şey gibi. Sen şimdi o çocuğa gitsen niye taş atıyorsun diye sorsan, çocuk ihtimalen cevap bile veremeyebilir. Çünkü bilinçaltına çoktan işlemiştir. Ekin nasıl ekildiyse, öyle biçimlenmiştir ürün de, bu da o misal. Sadece kafasını çalıştıranlar düşünerek koyunluktan çıkabilir.

    Aslında uyanıklık aşılanma konusunda, halk; her zaman iyi ve saf zihniyetiyle konumunu hep korumuştur: düzülen (!) Çakallıkları hep "kötü" diye tabir ettiğimiz kişiler, çevrelerden görmüşüzdür. Ve onlar bu yüzden son bilmem kaç yıldır her gün tanık olduğumuz, hak hukuk ve adaletin şamaroğluna dönen vakitlerinde hep "yiyici" konumunda olmuşlardır. Gerçekler hapishanelere tıkılıyor, karanlıklar içinde haklarını arayıp, mücadele ediyorlar, yılmıyorlarsa, annelerimiz bize keşke biraz "çakal, uyanık" olmayı öğretseymiş be demekten alıkoyamıyorum kendimi...

National Geographic POD