Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Bir Metalciğin Bisiklet Turu Macerası v.Şile Falan İşte...


Selamlar Canlar.

Nasılsınız? Ben? İyi olmaya gayret gösteriyoruz. Bu aşağıda detaylarını anlatacağım turun bana geri dönüşü olan kısmi ağrıları hala yaşamaya devam ettiğimi söyleyebilirim. Peki bu umurumda mı? Elbette değil. Mazoşistim ben. Kırbaç besliyorum evde. Hell yeaağh!

O zaman hadi başlayalım!




Bir pazar sabahı tüm hazırlıklarımı geceden yapmış bir şekilde, haftaiçi günlerinde küfrederek kapattığım alarmı, bir kere bile ertelemeden sabahın 06:30'unda uyandım. Sevgili sevdiceğimin bana hazırladığı sandviçlerden bir tanesini mideye indirirken, bir yandan da götünüzde bir bez bağlı hissiyatı yaşatan taytımı giyiyordum. Sanırım ucuz taytın etkisi bu. Neyse. Ucuz etin yahnisi de olsa, baya işe yaradığını tekrarlayalım.

Tüm hazırlıklar ve malzeme kontrolleri sonrasında saat 07:15'te kapının önünde ilk pedalımı basmak için hazırdım. Eh, dedim, madem hazırım neden böyle yarrak gibi bekliyorum ki burada?

Hızlı bir şekilde Rasathane tarafından sahil yoluna indim ve fazla eğlenmeden Beykoz'a ulaştım. Sabah saatlerinde yolların boş olmasıyla beraber, çok kasmadan ortalama 20 - 25km/s hızla Beykoz'a varmıştım. Hiç durmadan her zaman kullandığımız rutin yoldan Dereseki köyüne ve oradan da Riva otobanına ulaştım. Riva otobanından aşağıya yağ gibi akarken, ilk yalnız ve parasız çıkmış olduğum turda bana saldıran orospu çocuğu köpek yine iş başındaydı ve yine atladı önüme şerefsiz. Yavaş giderken gelseler sıkıntı değil de, hızlı giderken hoş olmuyor. Buradan bütün köpek camiasına sesleniyorum: HOŞT AMK! sdhıfsa. Neyse. Gerçekten hızlı giderken köpeğin ısırmasından değil de, bilinçsizce üzerine atlamasından/tekere çarpmasından ya da senin ona çarpmandan ve dolayısıyla o hızla düşmekten tırsıyor insan. Yoksa o beni ısırana kadar ben onu beş yerinden ısırırım, köpek gidip göbekten kuduz aşısı olmak zorunda kalır. Öyle de arsız bir insanımdır.

Neyse!

O şerefsizi geçtikten sonra, otobandan sağ yanımda Ali Bahadır köyünün kırlarının vermiş olduğu huzurla giderken bir şangırtıyla kendime geldim. En son böyle bir şangırtı duyduğumda lastiğim patlamıştı. Saatte 45km/s hızla giderken, bir anda durmak ve sağı solu kontrol etmek zorunda kaldım. Bir önceki Barış ve Özkan'la çıktığımız turdan dolayı hala içimde patlak lastiklere karşı bir önyargı, bir korku, bir Son Durak filmi final sahnesi vardı. Neyse bir problem çıkmadı ama bunu da Ali Bahadır köyünün sınırları içersinde olmama bağladım. O köy bizi psikolojik olarak etkiliyor. Üzüyor o köy bizi. Tehlikeye atıyor. Zorluyor. "Gençler üç saattir beceremediniz mi bi lastiği" diyor. Korkularımızla yüzleşmemiz gerektiğini ve ibreti alem olsun, tüm köy lastik yapmayı öğrendiğimizi artık anlasın ve bu kabus sona ersin diye düşünüp Ali Bahadır köyüne saptım, kahvenin önüne geldim ve lastiğimi bıçaklamaya başladım. Bir seri katildim o an, bir vahşi, avına saldıran bir kaplan!

Şaka. Değildim. Götüm götüm uzaklaştım köyden ve onun lanetinden.

İlerdeki Riva - Şile yol ayrımından Şile'ye doğru saparak Paşamandıra yoluna girdim. Normalde buralarda bir kahvede mola verip dinlenmeyi planlıyordum ama saatime baktığımda daha yola çıkalı 1,5 saat olduğunu görünce biraz daha devam etmek istedim. Buraya kadar hiç zorlamamama rağmen baya performanslı gelmiş olduğumu görünce götüm kalkmadı değil tabi. Ama güç bana lazımdı, güç bana gerekliydi. Kendimi zorlamak, bugün yapacağım son şeydi! Hell yeah!

Köyler geçtim, kahveler geçtim, kahve önü abilerine selam verip ortam kesiyordum. Ortam sıcak görünürse duracaktım hesapta ama ben ibnenin teki, soğuk ve duyarsız bir insan olduğumdan hiçbir köyde duramadım. En son artık Bozhane'ye gelmek üzereyken ve önümde bir Kılıçlı bayırı gerçeği varken daha fazla devam etmeden dinlenmek için son köyde durmaya karar verdim. Öğümce köyüne vardığımda 02:30 saat geçmiş ve 42km yol aşmıştım. Yol kenarında çay içen abileri görünce durup, orada sandviç çay kombinasyonu ve yarım saatlik bir mola vermeye karar verdim. Abilerime hemen bir selamun aleyküm çaktım, kaskı, eldiveni bir kenara bırakıp kahveci abiden çay istedim. Bu sırada mis gibi yanan odun sobasının başına geçip terden sırılsıklam olmuş olan eşyalarımı bir nebze olsun kurutmaya çalıştım. Kahve abilerinden bir tanesiyle hafiften sohbet, muhabbet eylemlerine başladık. Nereden gelir, nereye gidersin ey yolcu! Sualine, du bakalım, yollar ne gösterirse ona göre karar vericem,  bilgiçliğiyle cevap verdim. O ana kadar zaten kafamda net bir rota yoktu. Yani iki yol vardı düşündüğüm ve buna yorgunluğuma bağlı olarak karar vermeyi düşünüyordum. Kılıçlı'ya çıktıktan sonra kararımı verecektim. Kılıçlı bayırından sonraki saat ve enerjime bağlı olarak Şile'ye doğru devam etme ya da Cumhuriyet köyüne sapıp, Polonezköy üzerinden dönüşe geçmeyi planlıyordum. Hedef olarak Kılıçlı köyüne saat 12:00 gibi gidersem devam ederim diye belirlemiştim ama saat daha 09:30'du ve muhtemelen devam edecektim.

Kahve abisiyle yollar, köpekler ve işler güçler konseptli bir muhabbet eşliğinde çayımı ve sandviçimi mideye indirdim. Pek kuruyamamıştım ama olsundu, zaten yol uzundu, daha çok ıslanılacaktı.

Çay bitti, vücut dinlendi, sandviç yenildi ve yola düşüp önümdeki Kılıçlı bayırını tırmanmak üzere kahve halkına veda edip, yola devam ettim. Kahveci abinin çay parasını almama jestini de kulak arkasından, bol teşekkürlerle iletelim.



Pek zorlamadan, sakin bir tempoda 4-5 km'lik Kılıçlı bayırını 20dk civarında bir sürede tırmanıp köyün içinden Karakiraz köyüne doğru genel olarak düz ve inişli bir yoldan ulaşıp, hiç durmadan Kurna'ya doğru devam ettim. Bu köy yollarında bir edebi kompozisyondan araklanmış bir "giriş - gelişme - sonuç" kombinasyonunu anımsatan tümsekler konusunda da konuşmak lazım. Zaten götümüzden kan çıkmış, terden vıcık vıcık olmuşuz, tırmanmaktan valide sultan halay çekiyor ve bir iniş görüyorsun, yüzün gülüyor, "ne akarım buradan beee" çekiyorsun içinden en hınzır halinle ve sikko bir şekilde hızını almış giderken köyün girişindeki KOCAMAN, SANKİ BİR DAĞMIŞ gibi önüne dikilen -evet gerçekten dikiliyor, sanırsın birazdan YOU SHALL NOT PASS diye bağıracak değneğini yere vurarak- tümseği görüyorsun. Eti Tutku'nun akışkan çikolatalarının buzdolabında unutularak sertleşmesinin reklamlarda oynayan hatunda yaratacağı duygusal çöküntü, direkt olarak sana işliyor, yollarda akarken, hızın 50km/s vurmuşken, dazırt diye kökleniyorsun frenlere. AMINA KODUMUN GANDALF'I diyorsun içinden, ümitsiz ve çaresiz. Tümseği geçiyorsun, tam tekrar hızlanacaksın bir tane daha. Onu da aşıyorsun, bakıyorsun ilerde yokuş çıkmaya başlayacaksın, düz yoldan faydalanıp hızlanayım da, bari yokuşun bir kısmını zorlanmadan çıkarım, diyorsun ama oradan Gandalf bir nah çekiyor sana. Köyün çıkışında da çıkıyor karşına hayvan gibi bir tümsek. Giriş, gelişme ve sonuç kullanılarak hazırlanmış bu kompozisyonu okuyan edebiyat hocan, sadece kocaman bir küfür okuyor. Sınıfta kalıyorsun.

Karakirazdan inişli çıkışlı ve bol virajlı yollardan Kurna'ya varıyorum, çeşmeden su takviyesi yaptıktan sonra yine inişli çıkışlı yollardan Sahilköy'e varıyorum. Sahilköy'de marketten enerji içeceği ve çikolata takviyesi yaptıktan sonra sakin bir şekilde sürerek, sevgili köyüm Alacalı'ya kadar varıyorum.

Sevdiceğime söz verdiğim ne idüğü belirsiz ama benim kum kirpisi ismini takmış olduğum, sahilde kumlar arasında bulunan, dikenli garip malzemelerden toplamak için sahile yöneldim. Hem biraz dinlenir, üstümü değiştirir ve karnımı doyururum diye düşünerek sahil yoluna saptım. Kumsala vardığımda henüz dumanı üstünde bir ateş görünce önce birileri var sandım ama kimse yoktu. İlahi bir güç tarafından benim için ateş yakılmış ve gelmem beklenmişti. Ve belki biraz daha geç gelsem yemek bile hazırlanmış olabilirdi sdhfıs. Hemen ateşin kenarına çöreklendim, çevreden biraz daha yakacak bir şeyler bularak ateşi güçlendirdim. Üstümü değiştirip, artık sıksan ufak bir şehirin 3 günlük su ihtiyacını karşılayacak kadar ıslanmış olan eşyalarımı çıkartıp, yenileriyle değiştirdim. Eski eşyaları ateşin başında is kokulu bir kurumaya bırakıp dinlenme moduna geçtim. Köye vardığımda 66km yol gitmiş ve toplamda 4 saat 10 dakikalık bir zaman harcamıştım. Yani 12'de Kılıçlı'da olmayı hesap ederken, saat 12'de köye ulaşmıştım. Oldukça başarılı bir performanstı ve bunu ödüllendirmek için kendime söz verdim.



1 saat civarı orada zaman geçirdikten sonra tekrar yola çıkıp Sofular köyünün virajlı yollarını aştım ve otobana doğru çıkan acımasız yokuşu tırmanmaya başladım. Arabayla giderken pek fark etmiyor insan geçtiği yokuşları. Bisikletle çıkarken bir yokuşun her santimini hissediyorsun, her santimi ayrı bir yoruyor insanı, her santiminde belki küfür ediyorsun ama o yokuş bittikten sonra arkana bakma hazzı da başka bir şeyde yok. Yokuşları çıkmak bazen saatler sürer ve o yokuşla bütünleşir insan. Yorar ama samimidir yokuş. Bebeğin gibidir yani. Gece uykusundan mahrum bırakır ama güldüğünde mutlu olursun. Tabi bunların hiç birini yokuşu çıkarken düşünmezsin sdıjfsd. Yokuşu çıkarken tek yapabildiğin dayanmak, kaşına gözüne bulaşan terleri silmek, "ne zaman bitecek bu amk yokuşu yaa" demektir ama yokuşu bitirdiğinde başkadır işte. Bu hislerle 4km'lik yokuşu 20 dakikada bitirdim ve otobana ulaştım. Yolun direkt karşı tarafına geçip Yeşilvadi yoluna saptım. Yola girer girmez yol çalışmasıyla karşılaşınca biraz ürktüm açıkçası. Çünkü tüm yolun bozuk olduğu anlamına gelir bu genelde. Yolun 500 metre civarı bir bölümünü hendekler, tümsekler, asfalt kazıma makinesi tarafından açılmış tuzaklarla aştıktan sonra güzel ve uzun bir inişe geçerek Yeşilvadi'ye ulaştım.


"Yeşilvadi bizimdir!" kötü şakasını yapmadan, sakince Üvezli sapağına doğru yola devam ettim. Oradaki yol ve doğa iç huzurun resmiydi sanki. Doğayla başbaşa olmanın dayanılmaz hazzını yaşıyor insan böyle yollarda. Arabayla gitsen asla alamayacağın hazzı alıyorsun, çünkü doğayı gezmiyorsun, doğada geziyorsun: doğanın tam da içindesin sürekli. Garip gülümsemeler ve çevre analizleriyle Üvezli yol ayrımından tekrar otobana ulaştım ve yol kenarındaki gözlemeci güruhundan gelen amansız kokular tarafından aşırı tahrik edildim! Pek aç sayılmazdım ama kokuya alerjim var. Yemek kokusunun gelmesiyle midesine gurultu gelen, yani tahriklere gelemeyen bir adamım. Son ana kadar dayandım ama telefonumun şarjının da bitmeye yakın olmasını bahane ederek son anda saptım gözlemecilerin şefkatli kollarına. Hemen bir tanesine oturdum, telefonumu şarja taktım, bacakları uzattım ve bir gözleme, iki kocaman çayı mideye indirip sırtıma yapışmış terin, derin hazzını yaşadım.

Yarım saat civarı dinlendikten sonra tekrar yola çıktım ve otobandan tırmanışa başladım. Bu zamana kadar pek etkili olmayan kamyon trafiği artık kendini göstermeye başlamış, yanımdan sürekli Formula 1 pilotluğuna özenmiş ama imkansızlıktan bu özlemini kamyonlarla giderme gayretinde olan kamyonlar geçmeye başlamıştı. Ömerli'den Sırapınar ve Hüseyinli köyüne saptım. Bir yandan kötüden de kötü bir şekilde bozuk yollarla, bir yandan aniden ensemde biten kamyonlarla mücadele halinde Cumhuriyet köyü sapağına vardım. Cumhuriyet köyünden Polonez köye doğru devam ettim. Bir süre yol güzel gitti, yani düzlük açısından; ama sonra acımasız bir yokuş daha başladı. Önce hafif bir eğim ve sonrasında sürekli dikleşen bir eğimle toplamda 7km civarı süren, 8 rakımdan 219 rakıma çıkan bir yokuşu yaklaşık 50 dakikada aştım. Yokuşun sonuna doğru beni karşılayan Polonez köy ve onun zengin misafirlerinin bakışları arasında ilk gördüğüm tekele girip bir bira ve bir enerji içeceği daha aldım. Polonez köy yokuşunu bitirip, ilk gördüğüm düz alanda bisikleti sağa çektim ve birayı afiyetle mideye indirdim.  İçmekten en zevk aldığım biralardan biriydi. Çiş molası falan verip bir süre orada dinlendim ve taşşak uyuşmasının geçmesini bekledim. sadhfa.



Uzun süre bisiklete binince, bilmiyorum başkasında oluyor mu ama benim bütün takım uyuşuyor selede oturmaktan. ashıf. Neyse.

Tekrar yola çıktığımda sağ taraftan çıkan yolu gördüğümde içime bir anlık korku yerleşti. Yoksa dedim yine aynı şey mi olacak ve yine köpekli yoldan mı geçmek zorunda kalacağım?! Tek başıma ve parasız çıkmış olduğum ilk turda yüzlerce köpek arasından geçmiştim. Yolları kafamda tarttım, navigasyondan yine sola girmem gerektiğini gördüm ve aynı yol olduğuna karar verdim. Seçenek fazla yoktu, ya yolu uzatacaktım ya da yine köpekler arasından geçecektim ve ben yine köpekler arasından geçmeyi tercih ettim. Bir kere yaptım, bir kere daha yapardım! Velhasıl kelam, bir süre sonra sola dönüp köpeklerle karşılaşmayı beklerken sola döndüm ve hiçbir şeyle karşılaşmadım. Yanlış tahmin etmişim amk sdahfıas. Bu yanlışlığa şükürler ederek -yalnız köpeklerle karşılaşmayacak olduğum için sevinmiyorum, o yol olsa yol çok uzayacak, ona seviniyorum- artık şehir içine yaklaştığımın göstergesi olan sokaklardan aşağıya doğru Elmalı barajına doğru iniyorum. Burada ufak bir yol sapması yaşadıktan ve 3 km civarı fazladan yol yaptıktan sonra rutin yoluma giriyor ve Küçüksu caddesine tırmanışımı yapıyorum. Buraya ulaştığımda yoldaki 10. saatime girmiş ve 123.km'mi de aşmış oluyorum.

Bundan sonrasında çok zorlayacak yokuş olmadığından ve hava da artık kararmış olduğundan sakin bir sürüşle, toplamda 130.5 km ve 10:37 saatlik sürüşten ve molalarla birlikte 12 - 13 saat sonra evime varmış oluyorum. Ortalama sürüş hızım 16 km/s ve en yüksek hızım 56.9 km/s olarak kayıtlara geçsin lütfen.


Evde küveti dolduruyor, biramı açıyor ve iki saat boyunca sadece içiyor ve yatıyorum.

130 km sonrasında bacak kasları fazlasıyla kasıldı ve zorlandı haliyle. Benimki gibi bir dağ bisikletiyle yapılması biraz uçuk bir turdu, bunu kabul etmek gerekiyor. Zaten turun sonlarına doğru kafamda iyice yol bisikleti alma hayalleri dönmeye başlamıştı. Nitekim maddi olarak uygun olabileceğim ilk fırsatta bir yol bisikleti alma gayem var. O zamana kadar bir daha 130km civarında bir tur yapacağımı sanmıyorum. Çok zevkli ve çok güzeldi ama bir şekilde, bir yerden sonra bünyeye zarar vermeye başlıyor. İnce bir yol lastiği ile daha çekilebilir ve daha hızlı bir yolculuk olabilirdi.

Durum bundan ibaret beyler. Şimdi sessizce dağılabilirsiniz.

Sevgiler, öpüyorum hepinizi.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 3 Comments

3 Responses to : Bir Metalciğin Bisiklet Turu Macerası v.Şile Falan İşte...

  1. edebiyat hocasının sınıfta bıraktığına bakma, o paragrafı çoook kıskanmış bence, çok güzel paragraf olm o, çok güldürdü beni akşamımı şenlendirdi yeminle :D

    ne güzel ya, ben 2005 yılında babamdan kopardığım pisiklet parasını fotoğraf makinesi ve yeme içmeye ayırmış biri olarak... yok lan kıskanmıyorum kıçın ağrımış işte, o ne biçim spor öyle. otur evinde biranı iç göbeğini sev!

  2. bu turu sırf buraya yazmak için yaptın dimi itiraf et? ben olsam o sebeple yapardım çünkü sdkfjdfjd kendimi fiziken perişan ettiğim aktiviteleri sırf anlatmak için yaşıyorum yoksa hiçbir eğlencesi olmuyor:(

  3. geç gelen cevap v1:
    sevgili mimi, göbeği sevmek harika ama göbeği 80 km gittikten ve götten terleri akıttıktan sonra ulaştığın bir dağ başında, çimenliğin ıssızlığında ve bacakları uzatmanın huzurunda yudumladığın bir biranın ardından sevmek paha biçilemez. gel göbeklerimizi dağların başında sevelim. bir de çukur not; malum sakatlık vesilesi ile bisiklete bayadır binemiyorum, bisiklete bindiğim dönemlere göre daha fazla kilo vermiş bulunmaktayım, hell yeaa!

    geç gelen cevap v2:
    sevgili tansu; ben aslında ultra uber aptallıklarımı anlatmanın tadına varamıyorum. misal fırsatım olsa ingiltere tatilimizin bir gününde tırmanmaya gidip, 1,5 metre tırmanamadan işi bıraktığımı anlatmak için sabırsızlanıyorum. sdafıasdlk. bileğimin sakatlığı bunda etken tabi ama olsun, yine de çok komik ve trajikti. herkes tırmanırken ben oturdum. güzel manitalar tersten kaya tırmanışı yapıyor, filinta abiler ipsiz tırmanışlar yapıyor, ben orada oturmuş çıkanların götüne bakıyorum. ağır trajediydi ve anlatılmaması çok ayıp oluyor. tabi dediğin gibi kendini perişan ettiğin aktivitenin ekmeğini yemek de ayrı bi keyif sdahfasd. karia yolunu yürüdük, bir haftada mala bağladık misal ama hala yazıcam behey. hanım dövecek beni hala yazmadığım için.

National Geographic POD