Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Bir Metalciğin Mersin Yolculuğu v.1


Aman efendim sabahlar olmasın.

İki hafta önce sevgili zevcemin iş için yurt dışına çıkışını fırsat bilerek bir hışımla plan yaptık ve bisikletlerimizle birlikte Mersin'e gitmeye karar verdik. Tabi bisikletlerimizle derken, buradan oraya bisiklet sürmedik sdafuas. Henüz öyle bir yol arkadaşım olamadı! Ha keza zaten benim de asla o kadar zamanım olmadı. Amaaan boşverin işte, otobüsle gittik sonuç olarak. 

İşte size yine heyecan dolu bir gezi saçmalaması. Okuyun da boyunuz uzasın, okuyun da sevin beni, yorum atın, takdir edin!



Efendim neyse, maceramız İstanbul'da Kamil Koç turizmin sayın yolcuları olmak için bisikletlerimize atlayıp, Ataşehir durağına ilerlememizle başladı. Normal şartlarda sevgili brom ve yol arkadaşım Barış insanıyla 19:00 sıralarında Ümraniye civarlarında buluşacaktık ancak her daim olduğu gibi sevgili brom ve yol arkadaşım Barış insanı evden çıkamadı. 19:30 gibiydi paşayı evden aldığımda ve böylece yola koyulma eyleminin ilk pedalını çevirmeye başlayabildik. Aslında pek zaman sıkıntımız olmamasına ve hatta günlerden cuma olup, otobüsün zamanında gelebilme ihtimali olmamasına rağmen -İstanbullu piçler hemen İstanbul ve Cuma trafiği kompozisyonunu kafalarından yazmaya başlamışlar ve bana hak vermişlerdir-, benim yolculuk konusunda işkilli bir piç olmam sebebiyle en kısa yoldan, en kısa sürede Ataşehir durağına varmamız gerekiyordu. Bir kısmı otobandan, bir kısmı teksas-vari (ve hatta belki ilk kez bisiklete binen insanlar görüyor olabilirlerdi) mahallelerden geçen yolumuz, pek bir sorunla karşılaşmadan otobüs garında sonlanıyordu. (ahan gar sürüşü kaydı)

Garda atıştırıp, saatlerce otobüsün gelmesini bekleyerek geçen zamanımızın neşesiz sohbetinin konsepti, otobüsün iki tane bisikleti alıp almama konusunda yaşatacağı problem ihtimaliydi. Kamil Koç turizmin sayın yolcuları olmak için Kamil Koç ile alakalı özel bir sevdamızın olmadığını, sadece iki bisiklete kadar taşıma konusunda sıkıntı yaşatmadıkları için kendilerini tercih ettiğimizi ileterek; ilgili durumun sitelerinde yazmasına rağmen Türkiye topraklarında yaşamamız ve Türk tipi muavin kişisiyle muhatap olacağımız gerçekliği bizi geriyordu. Velhasıl kelam, yaklaşık 1,5 saatlik gecikme sonrasında otobüsümüz geldiğinde, götüm götüm otobüse yanaşmaya başladık. Yüzümüzdeki eda "biz her seferinde bisikletimizle gidip geliyoruz, bu işte bir uzmanız ve hatta bu konuda bir dünya markası olduğumuzu iddia etseniz asla hayır demeyiz" olgunluğundaydı. Nitekim ilk karşılaştığımız muavin aynı fikirde değildi. Bir bisikletlere bir bize baktı sdfads. Kararsız kalıp, KAPTAN'a sordu, o da bizi artık bu işten nefret etme arefesinde olan diğer muavine yönlendirdi. Bagaj kapağını açtı, benim ön lastiği sökük bisikletimi kendisine teslim edip sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'a yardım etmek için döndüğümde adam bisikleti yüklendiği gibi HÖŞÜRT diye tıkıverdi içeriye. Peşinden sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ın bisikletini de benimkinin üstüne HÖŞÜRDETTİ. Biz gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kala kaldık, LAN BİSİKLETİN AMINA KOYDUN PEZEVENK bile diyemedik. Akıttık göz yaşlarımızı içimize. Bir yanımız sorun çıkmadığı için sevinirken, diğer yanımız, hiç de haksız olmayan bir edayla LAN DAHA NASIL SORUN ÇIKSIN MALDIRAŞANU diye bize çemkiriyordu. 

İçimdeki lanetli huzursuzlukla otobüsteki yerimizi aldık, KAPTAN'ın debriyajdan ayağını çekerken hafif hafif gaza yüklenmesiyle harekete geçen motorun, lastiklere vermiş olduğu kudretle yola koyulmuş olduk. Yola 1-0 yenik başladık.

Yolda uyuduk ve uyurken osurduk. Bu kısımda heyecanlı bir şey yok, tabi osuruk konusunda sizin de benim gibi içinizi kırpıştıran bir heyecan oluşmuyorsa..

Neyse!

Mersin'e vardığımızda ilk olarak bisikletin ne kadar çiziliğini kontrol ettim. Bisiklet çizilmemişti, bisiklete harita çizmişlerdi, bisikleti kazımışlardı, bisikleti ağlatmışlardı. Durun diyordu bisiklet, yapmayın diyordu, ağlıyordu... Ama durmuyordu hain muavin, maşasına vuruyordu, gidonunu ısıyordu, vurmayın diyordu bisiklet, ağlıyordu.... :(




Neyse, dedim yine biraz içimden, biraz dışımdan söverek. Yapacak bir şey yoktu artık. Bastık pedala ve sevgili anne babamızın evine doğru yollanmaya başladık. Ufak çaplı bir sahil yolunu bulamama polemiği yaşasam da (ki bunu Mersin gibi boylu boyunca sahil şeridine sahip bir şehirde nasıl başarabildiğim üniversitelerde tez olarak okutulabilir) bir şekilde sahil yoluna ulaşıp, bomboş ve dümdüz yollarda yardıra yardıra eve vardık. O günü ağır miskinlik yaparak ve sahilde balık tutmaya çalışarak geçirdik. Akşam rakımızı içtik (ben yine çaktırmadan midemi bozdurabilecek kadar içmişim tabi), orijinal olan ama bizim hiç sevmediğimiz şalgamlardan içtik (bu şalgam muhabbetine ileride tekrar geleceğim), muhabbetimizi ettik. Misler gibi uyuduk. (Otogardan eve sürüş kaydı)

İlk günün sakinliğine, ikinci günün hengovır kafası ayak uydurdu ve öğlen saatlerine kadar mutsuz bir gün geçirdim. Tantuni bile yiyemedim, daha kötü ne olabilir ki?! Öğleden sonra TV başında Giro d'italia izlerken yüzyılın akşamcı dostu icadı olan Alka Seltzer'i de içtikten sonra artık kendime gelmiş ve günün ilk birasını yudumlamaya başlamıştım; ki beni tanıyan herkes iyi bilir, süper cem birasını yudumlamaya başlamışsa artık iyidir.

Planlarımıza göre Pazartesi günü erkenden kalkarak Silifke yollarına doğru pedallamaya başlayacaktık. Önümüzde yaklaşık 80 ila 90km'lik bir yol vardı. Yaylana yayıla gidersen bile çok rahat aşılabilecek bir yol olmasının yanı sıra, yolun hemen hemen tamamının dümdüz olması da bizi sevindiren ve "erkenden basıp gidelim, keyfimize bakalım" hissiyatını yaşatan etkendi. O yüzden sabah 05:00 civarında kalkıp 06:00'da yola koyulmuştuk. Hava ısınmaya başlamadan, yollar kalabalık olmadan, rüzgar çıkmadan alabildiğimizce yol alıp öğlen sıcağına kalmadan Taşucu'na varmayı planlıyorduk. Yol boyunca pek bir aksiyon olmadı. Yolun heyecan verici olan tek kısmı, yolun sonunda ulaşacağımız Yengeç + Bira kombinasyonu ve bizden bir hafta önce bu yolda uzunca; ki uzunca dediysem sadece uzunca da değil, aynı zamanda çılgınca bir tur düzenleyen Osman ve Serhat abilerin yol üstünde bana bıraktığı sürpriz paketi alacak olmamızdı. (Osman ve Serhat abi İstanbul'dan yola çıkıp 7 günde Konya üzerinden Antalya'ya ulaştılar. Torosları aştılar, rüzgarları yendiler, 1200km civarı yol yaptılar ve koca bir RESPECT!i hakettiler. Siz de RESPECT'leyin.)



Velhasıl kelam, yolun hemen hemen dümdüz olmasının etkisiyle çok kasmadan, saatte 20km ortalama hızla 11:00 gibi Taşucu'na varmış olduk. İlk olarak Osman abinin bıraktığı pakede ulaşmak ve gece için bir kamp yeri bulmak gerekiyordu. Tarif ettiği yere ulaştığımda jandarma olay yeri inceleme ekiplerinin bölgeyi kordonla çevirdiği ve arama köpekleriyle civarı kolaçan ettiğini görünce orada durmadan devam ettik ve göt korkusundan Anamur'a kadar hiç durmadık sduıfsadhufas. Şaka lan, kimse yoktu. Hemen tarif ettiği yere girdim, çalıların arasında parlayan altın külçeleri gözümüzü aldshufıdshf Of, bi anlattırmadınız ama ya! Neyse işte, girdim çalıların arasına, oradan kocaman bir köpeksdıufdshfs Tamam, sövme amına koyim, bi eğlendirmedin. Çalıların arasına girdik ve siyah poşeti gördüm. Aman da dedim, ne güzel BİR HAFTADIR GÜNEŞİN BEYNİNDE BEKLEYEN SİDİK GİBİ İKİ KUTU BİRAMIZ VAR sdfısaıfas. Olsundu, onlar bizim biralarımızdı. Biraların yanında tezat oluştursun diye özenle yerleştirilmiş "ne veriyim abime" dermiş gibi duran MEVLANA magnetini de hemen çantalara zulaladık. Yolun karşı tarafına geçip yamaçtan aşağı baktığımızda gece için konaklanacak yer karşımızda duruyordu. Osman abi sayesinde kalacak yer de ayağımıza gelmişti. Sakin, minik, taşlı bir koy. YALARIM, dedim, ISTIRIRIM O KOYU BEN dedim. O sevinçle sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'la beraber tekrar Taşucu'na doğru yollandık. (bu da o yolun kaydı)



Taşucunda yengeç + bira kombinasyonunu lüpletmek için her zaman gittiğimiz mekana gidip, buz gibi biraları ve üç porsiyon yengecin siparişini verip, dinlenmeç ve muhabbet organizasyonuna başladık. Buz gibi biranın vücuda verdiği o mis gibi mayhoşluk hissiyle mideyi doldururken, mekanın çalışanı ultra brutal motorcu Rüzgar'ın yutuptaki motor şovlarını izledik (antepli çılgın motorcu hız testi), yöre hakkında dedikodu yapıp, muhabbetin koyuluğunu fırsat bilip bizim sidik biralarımızı dolaba itekledik. Bira eşliğinde muhabbete devam ederken, önümüzden kalkan feribotla şöyle bir kendimize geldik. Lan, dedik Rüzgar, bu nedir? "abi o Kıbrıs'a gidiyor" diyince bizim gözlerimizde dolar işaretleri dönmeye başladı. Oysa ne kadar masum hislerle çıkmıştık yola. Kamp yerini bulmuştuk, ISTIRIRIM BEN O KOYU demiştim, YALARIM demiştim ve şimdi tüm bu romantik düşler dağılmış, kollu makinede 3 FİŞNEnin yanyana gelmesini hayal eder olmuştuk. Birbirimize söz verdik, VEGASTA OLAN VEGASTA KALIR HACI dedik. Kollu makineler falan hayalleri kurarken, yanında alkolün ucuz olmasının tatlı hissi de böğrümüzü ısıtmaya başlamıştı. Tüm tur ve tatil planları değişmiş, olay sadece Kıbrıs'a gitmeye odaklanmıştı. Hızlı çocuk Rüzgar'dan gerekli bilgileri aldık ve internetten yaptığımız ufak bir araştırmayla ilk feribotun bu gece kalktığını görmüştük. Heyecan dalgası bünyeyi sarmıştı. Üzerimizde sadece TER kokulu tişörtler ve artık terden ve deniz tuzundan beyaz beyaz gölgeler oluşmuş şortlarımız olduğu gerçeğini bile görmezden gelmiştik. Olsundu, biz de böyle insanlardık. Parasıynan değil mi gardaş?




Yengeççi abiden çıktık. Biraz dolaştık, yemek yedik (yine tantuni yedik), haydi gel madem şu Kıbrıs biletlerini de alalım dedik. Yemek yediğimiz abiye Kıbrıs biletlerini nereden alabileceğimizi sorduk, hemen kapının önünde kızıyla 5 liranın kavgasını yapan abiye seslenerek, arkadaşlara yardımcı ol, deyiverdi. Şahsen ben, bu arkadaşın kızıyla yaptığı 5 lira kavgası sırasında bizi alıp biletlerin satıldığı yere götürebilecek kapasiteyi aşabilecek birisi olamayacağını düşünürken, abi döndü, "en erken yarın gece yollayabilirim abi sizi" deyiverdi. Sen mi yollayacaksın lan, daha az önce kızınla 5 liranın kavgasını yapan sen mi yollayacaksın bizi? Olayın bu kısımda patlayacağı belliydi zaten. Bunu söylerken gözlerimizin önündeki kollu makineleri görmüyordu, ucuz viskileri görmüyordu, kayıp giden VEGASTA OLAN VEGASTA KALIR HACI sözünü görmüyordu. Ansızın, kalbe sıkılan kurşun kadar net bir şekilde SİKİP ATTI HAYALLERİMİZİ YAVUŞAK. Ne, efendim, ha, hu, derken ertesi günün 19 mayıs olduğunu ve Kıbrıs'ın tatil günlerinde kabul etmediğini falan anlattı. Biz tabi buna inanmadık haliyle. 5 lira yüzünden kızının üstüne yürüyen bir adamdan bahsediyoruz!! sdufıds. Neyse, biz feribotların kalktığı tarafa doğru yürüyerek, güvenlik görevlisine doğru yanaştık ve sanki ilk kez görüyormuş gibi feribotun ne zaman kalktığını sorduk. O götelenk de aynısını söyleyince kollu makineden üç farklı meyveyi bulduğumuzu anladım. Nalet olsun dedim içimdeki Kıbrıs sevgisine. Zaten bizim koyumuz güzeldi, ıstırırdık onu...



Tekrar tilki misali kürkçü dükkanına geri dönüp yıkılan hayallerimizi, içilen biralarla beraber sindirmeye çalıştık. Havanın hafif kararmasına yakın, kalktık. Sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ın -şu an bu ısrarını kafasının güzel olmasına bağlıyorum- olta alıp balık tutarak, karnımızı DOYURMA iddialarına daha fazla karşı koyamadım. Gidip oltasını aldı. Yem almadığını söylediğimde hak verdi ve yemini de almaya karar verdi sdfasd. Ben de bu esnada şarapları ve ufak tefek çerezleri aldım ve kamp yerine doğru yollandık. Hava hemen hemen kararmış ve fazla zaman kalmamıştı. Hemen çadırı kurup keyif olayına geçmemiz lazımdı, çünkü kalpler kırıktı, zengin olma hayalleri başka baharlara kalmıştı, kollu makineler karşı kıyıdaydı ve bunu atlatmamız lazımdı...

Matlarımızı serip, yıldızların altında şaraplarımızı yudumlamaya başladığımızda dünya daha yaşanır bir hale gelmedi değil tabi. Ara ara arkamızdan geçen araçlar -ve hatta durup bir yarım saat kadar bir şey arayanlar- bazen huzurumuzu gölgeleseler de Kıbrıs'ın kıyısından dönmüş olan insanlar için bize koymazdı. Zaten bir süre sonra gelen giden tamamen kesildi. 

Sonra yine kafasının  güzel olmasının etkisiyle olduğuna tamamen emin olduğum bir şekilde sevgili brom ve yol arkadaşım Barış, balık tutup karnımızı doyurmamız gerektiğinin altını çizdi. Yapma etme derken kendimizi elimizde iğnelerin üstüne takılmış minik bir mantarla kayaların üstünde bulduk. Adam öyle profeyşınıl ki, olta aldığı yetmemiş, yem olarak karides almış ve bir de gece karanlığında göremeyiz diye fosforlu zamkinos almış. vammısına koyim dedim, o ne biçim büyük bir balıkçı dedim ve az sonra yiyeceğimiz balıkların hayalini kurmaya başladım. sduıfhuıasf. Hadi işin tutma kısmını geçtim de, balıkları tutsak ayıklayamayacağız; hadi ayıkladık diyelim, pişirmek için telimiz yok, kızartmak için tavamız yok. Tam bir deli işi sdhufısıufs. Velhasıl kelam, birbirimize çarpsan yarım balıkçı etmeyiz, sallayıp atmaya çalışıyoruz, bir buçuk metre gitmiyor çapari. O bir buçuk metrelik (onun için uzun) yolculuğunda ise taktığımız karidesin yarısı dökülüyor. E bunun kurşunu yok mu ya, diyorum, aa onu unuttum diyor sevgili brom ve yol arkadaşım Barış. sdhuıfsf. Taş falan bağlıyoruz, o da mantarı dibe çökertiyor sadhufsıduf. Of, tam sinir bozucu. Tam cahillik, tam ayıbediyoğsun ama şu cağnım balıklara, durumu.

Bir de sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ın, balık vursa bile balığın gelmediğine dair derin bir inancı var. İlk gün sahilde balık tutarken bunun sinyallerini görmüştüm. Oltanın eğildiğini görüyorum, balık geldi, diyorum; yok abi rüzgardan o diyor sdhuıfsd. Netekim çektiğimizde yem kalmamış oluyor. Bu akşamda da mantar dibe girip çıkıyor ama sevgili brom ve yol arkadaşım Barış daha büyük bir mucize bekliyormuş gibi bakıyor öylece. sdhuıfshuıadf. Lan çeksene diyorum, bir şey yok diyor. Nihayetinde ben aldım elime oltayı ve yine bir buçuk, yani toplasan bir hobbit boyunda uzağa attım oltayı. Bir iki deneme sonunda bir tane yakaladım ama bebek çükü kadar bir şey. Bir de hiç aşina olduğum bir balık değil. Keza ben aşina olmadığım balıklara karşı hep mesafeliyimdir. Zira yıllar önce Özkan, zevcesi Özlem, sevdiceğim canımın içi Pelinciğim ve benim beraber çıktığım bir gezi sırasında Özkan'la şişme botla açılmış ve hiç görmediğimiz türden bir balık tutmuştuk. Balık şişme botun içine düştüğü anda iç kısmı ısırdı ve patlattı sdahuıfsıhufs. Denizin ortasında kısmi patlak bir botla kaldık. Ama kenarlar iyi durumda olduğu için balık tutma işine devam etmeye karar verdik. Bir süre sonra, oltayı kırabilecek kadar geren bir şey tuttuk. Bir kaç sefer bu kadar sert vurduktan sonra oltayı koparmıştı ama bu sefer sanırım başaracaktım. Bir şekilde balığı su üstüne çıkarttığımda hayatımda hiç görmediğim, çirkinlikte oscar alabilecek türden bir balık çıktı. Bu sefer tecrübeli olduğumuzdan onu botun içine almadık. Küreklere asılıp kenara geldik ve nihayetinde o balığı tipine aldanmadan yedi bizimkiler. Ben yemedim. Denizden babam çıksa yemem. Babam yiyorsa tadına bakarım. Burada da aynı kuralı geçerli kıldım ve işte o balık hakkında birkaç link. (ahan ve ahan ve de en güzeli ahan

Neyse işte, ben tipini beğenmediğim ve cücük kadar olduğunu gördüğüm için geri itekledim denize. Küçük dahi olsa balık tutabilmiş olmanın vermiş olduğu doygunlukla oltayı sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'a teslim edip onun bütün karides stoğunu eritişini izleyerek eğlendim. Nihayetinde beni utandırdı ve iki tane büyükçe Çupra tuttu :( 

Şaka lan sdfusadfs Bi bok tutamadı ahuıdashd

Neyse, şaraplar bitmeye yakındı, öğlenden içilmiş bir dolu biranın üstüne şarap yuvarlanmıştı ve kafaların güzelliği, hemen ayağımızın dibindeki tertemiz, berrak denizle buluşunca elbetteki soyunup dal daşşak denize daldık sdhfısdıfsd. Abi, hayatımda yaşadığım en güzel hislerden biri denize çıplak girmek. Böyle bir keyif çok az şeyde var gerçekten. Fırsatınız olsa da olmasa da bence bir şekilde dene bunu okuyucu. O taşşakların  (kuku da olabilir tabi, neden olmasın?) efilliği, rahatlığı, o başına buyrukluğun hazzını yaşayan çük.... 

Yok böyle bir keyif. Çükün o anki halini, evde yaşamaya mahkum edilmiş Golden cinsi köpeklerin parklarda serbest bırakıldığında heyecanla sağa sola koşturma telaşına benzetiyorum. Öylesine güzel, öylesine özgür. Öylesine nereye koşacağına şaşırmış.

Tabi yanyana iki göbekli erkeğin çıbıl çıbıl denize girmesi dışarıdan bakıldığında çok hoş bir görüntü oluşturmasa da (bknz: asansörde yiyişen amcalar) bazen gecenin karanlığına güvenmek ve gözleri olur olmaz uzuvlardan uzak tutmak sorunu çözebiliyor.

Deniz faslını bitirip, şarapları gömdükten sonra ayılıp yeniden şarap almak istedim. Sevgili brom ve yol arkadaşım Barış pek istekli olmasa da ben tekrar atladım bisiklete ve Taşucu'na döndüm. Şarap ve birkaç ıvır zıvır daha alıp geri döndüğümde sevgili brom ve yol arkadaşım Barış hemen hemen uyuklama faslındaydı. Öyle ufak minik sohbetler falan derken şarabı açamadan uyuyakaldık taşların üstünde, yıldızların altında. Evli barklı bir adamın böyle aslında içeriğinde romantizm olması gereken bir ortamı kıllı ve göbekli bir insanla paylaşıyor olması üzücüydü elbet ama yapacak bir şey yok sdfsadıh Bir şekilde kalkıp çadıra attık kendimizi. Sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ın horlamalarının haricinde gece pek uyanmadım diyebilirim. Sadece bisikletleri kilitlemediğimizi hatırlayıp gecenin bir yarısı onları kilitleyip geri yattım.

Sabah güneşin kendini göstermeden yeryüzünü aydınlatmaya başladığı anlarda uyandım. Sahilde oturdum. Uzaklara baktım, kollu makineler sdhıfshdfs. Bu sefer giyinik olarak denize girdim. Sakin suların tadına varıp, yeni yol arkadaşım olarak bir tutam daha deniz tuzunu saçlarıma kattım.

Bir süre sonra sevgili brom ve yol arkadaşım Barış uyandı ve o da denize girip çıktıktan sonra toparlanıp, kahvaltı için tekrar Taşucu'na geçtik. Çorbacıya uğrayıp çorbalarımızı içtikten sonra fazla beklemeden saat 08:00 gibi yola çıktık. Geri dönüş yolunu ikiye böldüğümüzden pek acele etmeden, sakin bir tempoyla sürmeye başladık. O bölgelerin lanetli bir özelliği olacak ki, saat 09:00 sonrasında kendisini gösteren hayvan gibi, çirkin ve mutsuzluk verici bir rüzgar çıktı ve yolculuğun dertli kısımları başladı dsfıhads. Bu rüzgar denen efilti de zaten biz hangi yöne gidiyorsak o yönden esme konusunda evrim geçirmiş. Adeta bir piç. Adeta bir orospu çocuğu. Silifke istikametine giderken karşımızdan esiyordu, eh dedik, en azından dönüşte enseden eser de bizi yormaz. Yok arkadaş, yine tam alnımızın çatına çatına esti rüzgar bir hain gibi. Bir süre sonra rüzgarın yorgunluğu vurunca, kenardaki kanalın güzelliği ve etrafındaki çimenliklerin çekiciliğinin de etkisiyle içecek bir şeyler alıp kanal kenarında oturalım dedik ama bir market bulana kadar kanal çöplüğe döndü, kenarlarında çimenlik kalmadı sdfısafs. Hay dedim, bahtımızı sikeydim. Velhasıl kelam, en son çaresizlikten duble yolun ortasındaki minik ağaçların dibine oturduk dsfıudsa.



Bir süre daha rüzgara karşı sürme gayretimizden sonra saat 12:00ye yaklaşmış, karınlar acıkmış ve hava iyice büyüklerimizin o pis müstehcenliğiyle "gavur kukusu gibi yanmaya" başlamıştı. Susanoğlu'nda durduk ve önce sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ı denize soktuk, sonra o sıcağın beyninde hayvan gibi acılı tas kebabı yedik sdfhısdas.  Vay arkadaş. Sonra bu sıcakta bisiklet sürmenin mantıksızlığında hem fikir olup, sahil kenarındaki kafelerden en şanslı olanına oturduk. Şanslıydı çünkü biz gelmiştik sdhufasdhuf. Onlar ellerinde bisiklet, amele yanıkları, pis saçları ve ter kokularıyla bizi gördüklerinde muhtemelen öyle düşünmemişlerdi ama 4 saat sonrasında 12 masanın ödemediği hesabı ödediğimizde şanslı olduklarına onlar da karar vermiştir sdıufashfs. Biralar, dondurmalar, patates kızartmalarıyla geçen saatler sonrasında havanın yumuşamasıyla beraber tekrar yola koyulduk. Hedefimiz Cennet ve Cehennem mağaralarıydı.



Bundan gerisini sonra yazarım amına koyim, yoruldum.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 4 Comments

4 Responses to : Bir Metalciğin Mersin Yolculuğu v.1

  1. Adsız says:

    İlk olarak brom ne diye sormak istiyorum. İkincisi ne güzel okuyordum küt diye bitti. Devamını bekleriz :) Eline sağlık.

  2. Böylesine eğlenceli bi road trip hikayesi olmasına rağmen, 40 ülke gezdikten sonra Marmaris'te emniyet şeridinde araba çarpması sonucu hayatını kaybeden bisiklet sürücüsünü düşünüp, "geçmiş olsun" diyebiliyorum sadece. Sevgili Süper Cem ve sevgili brosu ve yol arkadaşı Barış'ın hala hayatta olduğuna seviniyor ve içinde bulunduğum anlamsız psikolojiden sıyrılmaya gidiyorum ben.

  3. sevgili adsız, adın yok mu senin evladım? sahıfsda. brom, west bromwich albion takımının eski oyun kurucusu olduğu için ona takmış olduğum bir lakap, demek isterdim ama şaka tabi. ah bu şakacı halim yok mu.. neyse, bro, brother, GARDAŞIM gibi bir şeyin kendimizce kısaltılmışı işte. Küt diye bitince güzel oluyor, seviyorum öyle küt diye bitmesini. Devamı gelecek efendim, sevgiler.

    sevgili aslı, nasılsın uzun zamandır görüşemiyoruz? :) o acı olaya yazının sonunda değinecektim. gerçekten çok acı. zaytung'un "yolu bir şekilde türkiyeden geçipte hayatta kalmayı başarabilen gezginler" trajikomedisinin gerçek olması ne kadar da acı.. her gün bisiklet üzerindeyim ve maalesef her gün mutlaka bir kaza tehlikesi atlatıyorum irili ufaklı. bu ülkenin insanının genel bencilliği ve savrukluğuyla alakalı. sevgiler..

  4. ecem s. says:

    Okurken sesli güldüm Cemo. Bana 5 çupra tuttum demişti sevgili bron fsddffsf. Şaka şaka.
    Devamını bekliyoruz

Bu gadget'ta bir hata oluştu