Say No to Fur!

Say No to Fur!
Fur is for animals.

Bir Metalciğin Mersin Yolculuğu v.2



Efendim selamlar,

İkinci bölümünü, üçüncü bölüme sarkıtmadan bitirmeyi hedefliyorum ama bitirebilir miyim bilmiyorum. Zira uzun olabilir, zira sıkılabilirim, zira neler yaptığımızı unutmuş da olabilirim, zira yoğunluktan bir türlü bitiremeyebilirim; boş beleş bir adam mı sandın lan sen beni, çekomastik!

Neyse, nerede kalmıştık? Hedefimiz Cennet ve Cehennem mağaralarıydı.

Şanslı kafeden çıktık, kafamız hafif iyi sayılabilirdi. Öğlen sıcağında sanırım 4 ya da 5'er tane bira içmiştik. Hafif çakır keyif sayılabilirdik ama bolca keyifliydik. Susanoğlu'ndan Narlıkuyu'ya pek bir mesafe yoktu, birkaç iniş çıkış sonrasında çok zorlanmadan Cennet - Cehennem mağaralarına varmış bulunduk. Ana yoldan mağaraların olduğu bölüme çıkan müthiş bir yokuş var. Ay lav yokuş yahu! Turun büyük kısmı düz yolda geçtiği için, böyle bir yokuş görünce adeta heyecan yaptım, sevinçlendim. Sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ı beklemeden abandım pedallara ve tatlı tatlı tırmandım yokuşu. Yukarı çıktığımda Susanoğlu plajında içmiş olduğum biralar ve yol boyunca içmiş olduğum tüm sular ter olarak üzerimden fışkırmıştı. Ayaklı bir bira fıçısı gibiydim. Terimi yaladım, mis gibi biraydı. Yanımda tuzlu fıstık falan da olsa kendimi yalayarak bir çakırkeyifliğin çeyreğine ulaşabilecek kadar kafamı güzelleştirebilirdim. sdıhfdsa.


Neyse. Yukarı çıktıktan sonra sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ın gelmesini bekledim bir ağaç gölgesinde. Yaklaşık 2,5 saat sonra geldiği için uyuya kalmışım oradsdfsad. Şaka lan, bir süre sonra geldi ve ufak çaplı bir yiyecek, içecek takviyesi yaptıktan sonra giriş için bilet gişesine aktık. Benim banka sağolsun, yılda bir ay boyunca müze kart vazifesi görüyormuş, aşırı beleş bir şekilde girdim içeri. İlk önce cehennemin dibini görelim dedik. 



Cehennem kısmı harbi cehennemin dibini aratmayacak kadar yüksek. Uçurumun kenarına bir balkon yapılmış, oradan aşağı bakıyorsun. Öyle aman aman bir esprisi yok ama ürkütücü işte. Kocaman çukur işte. Cehennemin dibi. Daha ne olsun. İlla içerden ateş mi çıksın, illa birileri arkadan sana "tutmasaydım düşüyordun" şakası mı yapsın, içerden mızraklı zebaniler mi çıksın amına koyim, ne olsun yani?! Cehennem işte. Yüksekliği ne kadar bilmiyorum ama (vıdı vıdı etme, hazreti goğgıla sor işte) orada şöyle bir bungee jumping aksiyonu yapsalar fena olmazmış. Bu kısımda sevgili brom ve yol arkadaşım Barış periscope denilen bir uygulamayla canlı yayında yörenin güzelliklerini (yani cehennemin dibini) 4bin kişiye birden izletti sdıhfds. Ya da 4 kişiydi, neyse. dsufas. Canlı yayın korkum olduğundan biraz tutuk kaldım ve ortamın tadını çıkaramadım. Tatilden bu yüzden yeterince tad alamadığım için, döner dönmez avukatlarım aracılığıyla periscope uygulamasını yapanlara dava açtım hell yeaahh dsfadssdfa.



Neyse, oradan çıkıp Cennet kısmına girdik. Cennet kısmısı pek güzel orman içinden, old school merdivenlerden Cennet'in dibine iniyor. Kaya düşe bir sürü merdiveni bitirip sonuna ulaştık. Sonuna ulaştığında bir yer altı nehrinin ürkütücü gürültüsünü duyuyorsunuz. Kendisini göremiyorsunuz ama sadece sesini duyuyorsunuz. Zaten orada kendisini de görürseniz büyük bir sıkıntı var demektir ve muhtemelen bu herhangi bir şeyi son görüşünüz olabilir sfıuadf 



Geri dönüş ışığa doğru baktığınızda yukarıda Meryem Ana kilisesi olduğunu hatırladığım kilise ile birlikte müthiş bir görsel oluşuyor. Norveçli Black Metal grupları burayı keşfetse 5 albümlük klip çekerlerdi. Öylesine atmosferik, öylesine black metal. Hatta sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'la, Norveçli gruplar için bir klip turizmi işine girmeyi bile tasarladık, beş dakika içinde hayata geçirdik, paraya para demedik.sadıufds. 





Biz o atmosferin ve serinliğin tadını çıkarırken ortama gelen bol civiltili kızlar Cennet'i bir anda Cehennem'e çevirdi dasufds. O kadar indiğimiz merdiveni geri çıkmanın yanında bir de ergen kız civiltisi çekmek çıkışı daha zor bir hale getirmedi değil sadfdds. Kilise yanında biraz metal klibi çektikten sonra, o zamanda yaşamış adamların bu kadar incelikli işleri, böylesine ulaşılmaz bir yerde yapabilmesinin takdirini sunduk ve o duvarlara adını yazan sevgili Türk gençlerinin sıfatına söverek olay yerinden ayrıldık. Bizim laz müteahhitlerin milenyum çağında yaptıkları işlere bakıyorsun bir de adamların tarih öncesinde yaptıkları işlere bakıyorsun sdaufasd Yorum bile yapamıyorsun lan. Ne zevksiz, ne biçimsiz bir halkız biz böyle sdfıdsa. Bari fethettiğin yerdeki adamların kültüründen az buçuk etkilen, hadi onu geçtim bari geçmişindeki büyük mimarlardan etkilen sdfıas. Of, neyse.


Mağara ziyaretlerimizi bitirdikten sonra havanın ufaktan kararmaya yakın olduğunu fark edip, artık daha fazla ilerlemeden kalacak yer ayarlamamız gerektiğine karar verdik.

Boş bir koy bulup kampı çökertecektik ama önce o boş koyu bulmak gerekiyordu. Cennet Cehennem mağarasının çıkışının tam karşısında da bir iniş var, oradan bir şansımızı denemeye karar verdik ve az biraz iner inmez ışıklı bir neon tabelayla "BU GECE RAKI İÇECEKSİNİZ" yazısı karşımıza çıktı. sadfhsd. Aslında öyle bir tabela çıkmadı ama koy öyle bir koy ki, etrafı öyle güzel restoranlarla donatılmış ki, orayı görünce aklına ilk rakı içmek geliyor. Hemen koyda şöyle ufak bir tur attıktan sonra, hava kararmadan geceyi geçireceğimiz yeri bulup geri dönüp, cebimizdeki son paraları da içkiye yatırmaya karar verdik sdıfudsa. Narlıkuyu koyunu geçtikten hemen sonra bir karavan kampı ve kenarında boş bir koy bulduk. Yeri mimledikten sonra hemen geri dönüp hangi mekana girebileceğimiz konusunda gez-göz arpacık yaparken, çok ilerlemeden bisikletleri bıraktığımız yerden görülebilecek bir yere girelim dedik.



Mekana girerken tabelada fiyatlara göz attık, rakı fiyatı falan idealdi ama kalamar için 50TL yazmaları benim derin düşüncelere dalmamı sağladı. En son sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ın tekmesiyle kendime gelebildim. sdıufdas. O nasıl bir kalamardı, söylemeye korktuğumuzdan bilemiyoruz. Ya çok büyük porsiyondu, ya da aşırı kazıktı safıhads. Bu riske giremezdik. Biz fakir gezginlerdik. Parayı sokakta bulmamıştık. Bulsak da burada harcamazdık safıhasd. O fiyat bizi korkuttuğundan, mekana biraz çekimser girmiştik. Ve yine amele yanıklı, terden doğal rastaya dönmüş saçlı, ter kokulu ve renkleri değişmiş şortlarımızla girdiğimiz ilk mekanda boydan bir süzüldük. "Şöyle deniz kenarı bir masa alalım abi" dediğimde, bomboş sahil masalarına bakıyordum ama abinin gözü hala üstümüzde olacak ki, bizim burası şu an rezerve/müsait değil tadında bir şeyler söyleyerek yandaki mekana itekledi bizi sdafadsıfdas. Resmen sıfatımızı beğenmedi yavuşak. Çokta sikimizde olmadığı için yandaki mekana geçtik, denize sıfır güzel bir masaya oturduk.

Garson abinin çocuğu hemen yanımıza geldi ve sipariş olayına girişti. Bi 35'lik bir de menü istedik ama menü yok dediler sdıufadsf. Menüsüz restoran mı olur lan deyip, yakasından tuttuğum gibi attım bunu denize sdfs. Şaka, atmadım. Ne var abi o zaman, diye sordum ama sorarken ben de, sevgili brom ve yol arkadaşım Barış da o saydıklarının fiyatını görmeden asla onları sipariş etmeyeceğimizi biliyorduk dsfıadsf. Kapıda bir kalamara 50 lira yazdıklarını görmüştük, böyle bir riske giremezdik, asla kredi kartı limitleri o kadar geniş olan insanlar olamamıştık sdfıhsddfa. Nihayetinde ortaya bir salata, süzme yoğurt ve peynirde karar verdik ama garson abi bununla yetinmeye niyetli değildi. Adama tane tane salata, peynir ve yoğurt istediğimizi söyledim, o oğluna salata, kalamar, peynir ve yoğurt istediğimizi söyledi dsafıhdsa. Lan dur dedim, yok kalamar falan, istemiyorum kalamar. Mideme oturur o benim sdfıhads. FAKİRİZ OĞLUM BİZ, KILIK KIYAFETİMİZE Bİ BAKSANA sdıufshfads. Neyse! Fiyatlarının maksimumunu düşünüp, ödeyebileceğimiz türden, fakir işi siparişlerimizi verdik ve kafamız rahat bir şekilde BOL EKMEK eşliğinde ortamın müthiş ambiyansına, damağımıza bıraktığı tatlı aromayla rakımızı yudumlamaya başladık.

Bundan sonrasının aslında gayet keyifli geçmesi gerekirdi, zira ortam güzel, ambiyans güzel, garsonları ne yiyeceğimiz konusunda ikna etmişiz, muhabbetimiz güzel, şalgam da söylememişiz, o açıdan da sorunumuz yok sdfıuads. Gelgelelim yan masadaki; ki insanları böyle yaftalamak, yargılamak ya da dışlamak istemem aslında ama ÖKÜZ bir abiye kilitlendik. Adam tam bir öküz. Hanım arkadaşıyla gelmiş. Ortamda hanımına şekil yapmak için sürekli garsonu çağıran, bir şeyler isteyen ve gürültülü ve de sürekli konuşan adamlar vardır ya, işte o adamlar bile bu adamla yarışamaz dsfıushfuds. Masalar yan yana olduğu için sürekli adamın konuşmaları, garsona "canım, bi bakar mısın"ları kulağımıza geliyor ve bir süre sonra biz buna tamamen kilitlendik, muhabbet edemez olduk asdfaıusdf. Şimdi ben burada bu adamı ne kadar kötülesem, ne kadar anlatsam da anlatamayacağım. O kadar rahatsız edici kelime grubu benim literatürümde yok. Sevgili brom ve yol arkadaşım Barış bu yazıyı okuduğunda bu kısımda kesinlikle "olmamış" diyecek, "eksik anlatmışsın" diyecek. Yani bu öküzlüğü anlatabilecek kapasite bende yok.

Nihayetinde rakımızı bitirip, hesabı ödemeye gittiğimizde sihirli bir şekilde bu öküz de arkamızdan geldi, hesaba itiraz falan etti sanki sürekli "canım, bana ne yap biliyor musun?" tripleriyle bir şeyler isteyen kendisi değilmiş gibi adsfdsy. Neyse işte, ben buna uyuz olduğum ve sürekli bir şekilde acaba takışmak için bir sebep bulabilir miyim diye kendimce düşündüğüm için, bu herif yanımda dururken döndüm, baktım herife şöyle bi; "tişörtün çok güzelmiş" dedim neden olmadığını bilmediğim bir şekilde sdıufadhfd. Bundan kavga çıkmaz biliyorum ama yine de bir şeyler söylemek istedim, bir şekilde bir diyalog kurmam gerekiyordu. Adama "tişörtün çok güzelmiş" dedim ve adamın bana cevabı hafif gülerek ve müthiş bir özgüvenle "BUGÜN SEKİZİNCİ" oldu. Anlamadım tabi ben ne demek istediğini, "ne sekizinci?" dedim, "Bugün bunu söyleyen sekizinci kişisiniz" dedi aahıuadsfaıufsdfsaufsdfsadlsadf. Of o an bile dövmek için yeterli bir sebep çıkmış aslında ya dsaıufsdfdsa. Nasıl bir özgüven var abi sende sdafıusadfa. "Ben de çok seviyorum bu tişörtü, sabahtan beri herkes tişörtü çok beğendiğini söylüyor" falan diye devam etti ama ben artık dediklerini çok fazla anlayamıyordum. Şok olmuştum, gülmem ya da bu adamı dövmem gerekiyordu ve ikisini de yapamıyordum sdıufdsa.

Neyse. Narlıkuyu o bölgeye gittiğinizde mutlaka uğramanız gereken bir yer. Mekanlar çok güzel ama iğrenç bir amatörlükle işletiliyorlar. Menü olmayan mekan mı olur arkadaş?! Sorulara doğru düzgün cevaplar alamıyorsun falan filan. Ambiyans efsane ama mekanlar TIRT. Yine de bir uğrayıp biranızı, rakınızı içmenizi tavsiye ederim.

Oradan çıktıktan sonra hala daha kafamızın güzel olmadığını fark edip, köşedeki tekelden ikişer bira daha alıp, cilalamak üzere daha önceden gördüğümüz koya gittik. Biralarımızı açtık, taşların üzerine matlarımızı serdik ve çadırı kurma ihtiyacı bile hissetmeden muhabbet eşliğinde uyuya kaldık. Sabah kalktığımızda her yerimiz böcekler ve sinekler tarafından yenmiş, çeşitli haşareler tarafından üzerimizde bildiğin krallar sofrası kurulmuştu. dshıufds. Olsundu, yine de çadır kurmaktan daha kolaydı, daha güzeldi. (Buraya kadar olan kısmın sürüş kaydı)


Toparlandık ve hemen yola koyulduk. Bugün bir hedefimiz yoktu. Kastırmadan, hızlı bir şekilde eve varmak ve duş alıp, dinlenmekti artık hedef. Ama karşımızda yine düşman ateş etmeye devam ediyordu. Rüzgar yine hayvanlar gibi esiyordu. Eşşekler gibi geri püskürtüyordu bizi. İlk gördüğümüz yerde durup, yine çorbamızı içtik ve yola koyulduk. Bu yolun büyük kısmını hızlı bir şekilde geçtik. Erdemli'nin çıkışında bir yerde durup enerji takviyesi yaptık, dondurma YALADIK. Biraz dinlendikten sonra tekrar yapıştırdık pedala. Sevgili brom ve yol arkadaşım Barış, bir şekilde hep geri kaldığından (ki bu bisikletlerin farkları ve yükler açısından bakıldığında normaldi) ben bu kısımda bisikletin biraz hakkını vermeye çalıştım ve uzunca bir süre hiç durmadan depar şeklinde sürdüm. Keyifliydi. Bisiklete bindiğini hissettiriyordu insana. Sevdim o hissi. Dağ bisikleti üzerinde aştığım asfalt yollarda kaybettiğim zamana sövdüm. Daha önce böyle bir canavar almadığım için kendime de sövdüm. Oldukça hızlı bir şekilde Mezitli'ye vardım ve bir süre sevgili brom ve yol arkadaşım Barış'ı bekledim. Bir şeyler atıştırdıktan sonra (evet, yine tantuni) eve girdik ve güzel bir uyuklama, miskinlik ve duş hali içinde akşam ettik. (narlıkuyu - mezitli arası kaydı)



O akşamı anne ve babayla sahilde yürüyüş, bir mekanda birer bira ve adını görünce merak ettiğimizden dolayı BİCİ BİCİ yiyerek geçirdik sadıufds. BİCİ BİCİ ne ya dasfısd. Şöyle minik bir tarif yapmaya çalışayım. Kase içine gül lokumu, meyve parçaları ve gül şerbeti (sanırım) konuluyor ve buzla birlikte servis ediliyor. Dünyadaki en saçma işlerden biri tabi dsfıudsa. Olsun, onun da seveni vardır diyip, sevenleri ayırmamak gerektiğini kamu spotu edasıyla ileterek, bu bici bici muhabbetine son noktayı koyuyorum. Ama BİCİ BİCİ ne ya dsaıhfdsf

Yolun ve iki günlük yarı kamp kafasının yorgunluğuyla, o akşam dışarıda bira içmeyi bile beceremeyip eve dönüyoruz. 

Ertesi gün, Erdemli yaylalarına çıkıp piknik yapacağız. Sabahın güzel vakitleriyle erkenden kalkıp, kahvaltıları hazırlamakta annemize yardım ediyor ve yola çıkıyoruz. İlk amacımız çok övülen Şelale restoran. Oraya gidene kadar nasıl bir yer olduğunu bilmiyoruz ama kafamızda şelale kenarında kurulmuş bir restoran var. Tariflere doğru ilerliyoruz. Bir köyün ortasına geliyoruz ve dayının tekine şelaleyi soruyoruz, "burası işte" diyor ama ortada şelaleye benzer bir şey yok sdhfsdfds. Şelaleye benzer bir şey olmamasının yanı sıra, köyün orta yerinde olduğumuzdan dolayı, orada şelale olabilmesinin de ihtimali yok. Oraya gidiyoruz yok, buraya gidiyoruz yok. Gözümüze takılan ancak pek ihtimal vermediğimizden sürekli dışladığımız bir tabela ise bir süre sonra mecburen yanına çekiyor bizi: ŞELALE LAHMACUN. sdıfds. Dükkana giriyoruz, sağ tarafta abiler lahmacun açıyorlar, gayretli bir hazırlık söz konusu. Bir garson geliyor, Şelale burası mı diyoruz ve yukarıyı gösteriyor. Bir merdivenle üst tarafa geçiyoruz ve bahçe sulama kanallarına yön verdirilerek, elle şelale haline getirilmiş bir yapay şelale görüyoruz. Yapay da olsa güzel ama sabahın bir vakti lahmacun yiyemeyeceğimiz için oradan ayrılıyoruz dsıfsad.

Yaylalara doğru çıkalım, bir piknik alanında duralım diyoruz. Yaylalara çıktıkça hava efil efil olmaya başlıyor. Doğa gülümsüyor, ağaçlar "gel altımda uyu kardeş, burası vatan sana!" diyor. Yol kenarında bulunan bir restoranın geniş bahçesinde bulunan masalara soframızı kuruyor ve güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Mersin'e gittiği günden, döndüğü güne kadar sürekli yiyen bir adam olarak, burada da hakkını veriyorum tabi sdfıuasd. Şubat ayının ortasından beri yapılan spor, yenmeyen döner, kebap, şekerli muhteviyat ve içilmeyen bira, kola hepsi orada kendini koyveriyor. Salondaki hocalar beni orada görse üyeliğimi iptal ederlerdi amk sfusafsd.

Yaylaların güzelliğini görünce, "lan", diyorum kendime, "oğlum neden yatıştasın? yaylalara doğru neden bisiklet sürmüyorsun?". O saatten kelli akşamları kısa da olsa biraz bisiklet sürmeye sözleşiyorum kendimle. 


Güzel bir kahvaltı ve gezinti sonrası eve dönüp yine miskinliğe vurduk. Sevgili brom ve yol arkadaşım Barış çalıştı, ben Giro d'italia izledim. Giro bitince (ki bu Giro ne diye soranlara, İtalya bisiklet turu olarak özet geçeyim) ve akşam serinliğini görünce şöyle bir mini yayla turu yapayım geleyim diye çıktım evden. Haritadan kafama göre bir yol seçip, oraya doğru sürmeye başladım. Mersin'de yokuş çıkmak istiyorsanız çok fazla zorlanmıyorsunuz. Ana yolda sırtınızı Mersin'e verdiğinizde sola dönerseniz denize, sağa dönerseniz dağa çıkıyorsunuz. Hiçbir yere sapmazsanız da 90 km yokuş görmeden sürersiniz, öyle bir yer amk sadfıusfas. Neyse, ben belirlediğim güzergaha doğru sapıp durmaksızın 6-7km boyunca sürekli tırmandım. 1 km sonra evler sonlandı ve yavaş yavaş orman havası bünyeye nüfuz etmeye başladı. Kafa güzelleşti. Oksijen kafası IIHHHMMMM mis. Anam çıkarken, tam bir anne edasıyla "yemek hazırlıyorum, geç kalma sakın!" dediği için bugünlük turu uzatmadım. Hafif bir soluklandıktan sonra çıkarken götümü ıslatan yokuştan, inerken saçlarımı efildeten rüzgara teslim ettim kendimi. Merkeze indikten sonra da, sahil tarafındaki trafiği genel olarak sakin olan caddede, rüzgarın mümkün kıldığı sürece biraz hız yaptım ve eve dönüm. Tadını almıştım ama tam olarak tatmin olmamıştım. Yarın son günümüzdü ve yarın yine aynı yolu, biraz daha uzatarak aşmaya and içmiştim, önüme çıkana bir tekme atacaktım, kafasını ısıracaktım, götünü elleyecektim! Yokuş çıkmak candı, canandı, çok tatlıydı. Öperdin, sarardın o yokuşu. (bu turun kaydı)

Velhasıl kelam.

Ertesi günü balık tutmaya çalışarak ve tutamayarak geçirdik. Sakin ve huzurlu, miskinliği yüksek oranda yüksek bir gündü. Akşam vakti bu sefer Giro'nun sonunu beklemeden; çünkü sprint finişi vardı ve çok sevmiyorum sprint finişlerini, çıktım. Biraz daha zaman kalsın, anneden fırça yemeyelim, güzel güzel gidip gelelim istedim.



Yine aynı yoldan başladım tırmanmaya. Dünkü döndüğüm yere çok çabuk ulaşmıştım. Hiç durmadan devam ettim. Her dönemeçten sonra yol sanki biraz düzleşiyormuş gibi görünüyordu ama her dönüşün sonunda yokuşun daha sertleştiğini görüyordum. Bundan memnuniyetsiz de değildim aslında. Gidiyorduk işte bir halde. Dedim ya, yokuşu seviyordum. İyi bir tırmanışçı olmasam da, segmentlerde iyi işler çıkaramasam da, belli bir temponun üstüne çıktığımda götümden nefes almaya başlasam, kusacak gibi olsam da, nefes alamasam da seviyordum yokuş çıkmayı. Sırtımda biriken terin, göt çatalımdan aşağı akışını seviyordum. Ama o yokuşun en sert yerinde, artık dizler dur, kalp ise devam et derken çalan o telefonu sevmiyordum. Amına koyim öyle telefonun. Piç telefon. Bok var çalıyorsun telefon. Enerjimin iyice azaldığı bir yerde mola verdim. 11 km'dir hiç durmadan tırmanıyordum. 5 dakika soluklanıp, sırtımdaki terin, yayla havasının efiltisiyle beni üşütmesine aldırmadan, arkamdaki manzaranın tadını çıkarttım. 



Biraz daha devam etmeye karar verdim. Yola koyuldum ama çok fazla ilerleyemeden o amcık telefon yine kendini gösterdi. Yarrak var dedim amına koyim, ne var?! Soluk soluğa, 100 metre gidemeden telefonun da gelmesiyle iyice dağılan konsantrasyonum, enerjimi iyice emdi, sömürdü, yaladı, ıstırdı enerjimi. Sonra mecburen kenarda durdum ve telefona cevap verdim. Ne var, dedim, amına koyim, ne var! Sikicem bilgisayarınızı dedim, bilmiyorum amına koyim, bıraktım ben bilgisayar işlerini, dedim. Tam yokuşun en sert yerinde nasıl tutturuyorsunuz, sensör mü taktılar size; ki o sihirli ses "evet, cem en sıkıntılı bölümde, en iyi küfürleri duymak istiyorsanız adının yanında bulunan arama butonuna basabilirsiniz" uyarısını yapıyor, dedim. Karşımdaki sevgili arkadaşımı aradığına, benim ise açtığıma pişman edildiği bir görüşmenin sonrasında benim psikolojik enerjim de stoklarını eritmeye başlamıştı. Ama yine de durmak niyetinde değildim. Bir gayret tekrar hareketlenip, yokuşun en sert olduğu yerde tekrar sürmeye devam ettim. 



İlerde bir köy vardı, en azından oraya kadar gitmek istiyordum. Sürerken gücüm ve psikolojim tekrar yerine geldi tabi, "daha giderim amına koyim" düşünceleriyle keyifli pedallamalarıma devam ettim. Bir km sonra köydeki bakkalın yanında durdum. Şıpıyan terlerimi tişörtüme sildim, enerjilik birkaç şey aldıktan sonra havanın üstüme 2cm'lik katman yapan ter tabakasını deşip, tüylerimi diken diken edebilecek seviyede serinlediğini fark ettim. Atıştırmalarımı yaptıktan sonra 12,5 km civarı tırmanışın sonunda serinliğin etkisiyle dönmeye karar verdim. Yeterdi, bu kadar çıkmak da tatmin etmişti. Bir dahaki sefere daha fazlasına niyetlenerek, 12 km boyunca ölüm inişi yaptım. Bi ara yoldan çıkıyordum ama idare ettik bi şekilde sdufsd. (yayla sürüşü kaydı)



Akşam evde toparlandık. Yarın yola çıkış günüydü. Yarın ADANALIYDIK, ALLAHIN ADAMIYDIK. Çantaları ve son kontrolleri yaptık. Son bir kez dışarı çıkıp yemek yedik (TANTUNİ TABİ, SORMA ARTIK AMK). Sahilde oturup son günümüzün şerefine birer bira içtik ve ertesi sabah sabah 5'te kalkmak üzere yatış moduna geçtik.

Adana kısmısı da başka bahara artık. Hadi şimdi gidin buradan.

POSTED BY (Süper)Cem
DISCUSSION 2 Comments

2 Responses to : Bir Metalciğin Mersin Yolculuğu v.2

  1. Ercan ÖZ says:

    Yav sen pisliksin.

    Yetmezmiş gibi bir de paylaşıyorsun ya.

    Neyse ulu manitu bize de nasip eder birgün.

National Geographic POD